Sedat SEZGİN


Özgürlük hissi hoştur, güzeldir, cezbedicidir de; hele sonsuz ufka bakarken ya da bir arabanın koltuğunda oturmuş gözünün alabildiği kadar engin bozkırı seyrederken. Bu durumdayken bozkırın büyüsüne kendini kaptırmamak elde değil. Hatta Çehov’un Baba Yurdunda öyküsünün kahramanı Vera Kardina da bu sonsuz özgürlüğün kucağına düşmüş gibi bir hisle dolmuştu, ama sadece dönüşünün başında. Fakat yıllarca memleketinden (doğup çocukluğunu geçirdiği yerden) uzak kalmış birinin dönüş yolunda değil belki, muhtemelen sonrasında bu özgürlük hissini tutsak ya da rehin olma hissiyle yer değiştirme ihtimalini içinde barındırabilir, zaten Vera’ya olan şey biraz da buydu.

“Halka hizmet etmek, halkın acılarını dindirmek ne soylu, ne kutsal ne hoşa gidecek bir çaba olurdu! Gelgelelim Vera halkı tanımıyordu. Tanımadığına töre bir yolunu bulup onlara yaklaşmalıydı. Ama nasıl? Halk tümüyle yabancıydı kendisine, ayrıca ilgisini çekmiyordu. İzbelerinin ağır kokusuna, meyhane küfürlerine, pislik içindeki çocuklara, köylü kadınların sürekli hastalıktan söz etmelerine katlanamıyordu. Kar yığınlarını tepeleye tepeleye köy sokaklarında yürürken soğuktan donmak, izbelerin boğucu havasını ciğerlerine çekmek, sevmediği çocuklara ders vermek ona göre değildi. Bunları yapmaktansa ölsün daha iyiydi! Halası meyhaneden büyük gelir elde ederken, köylülere ceza verirken onların çocuklarını eğitmeye gülünç kaçmaz mıydı? Herkes okullarla, köy kitaplıklarıyla, genel eğitimle ilgili bol bol gevezelik ediyordu, ama tanıdığı bütün para babası mühendisler, fabrika sahipleri, ikiyüzlülük etmeyip gerçekten eğitimin yararına inansalardı öğretmenlere ayda 15 ruble ödeyerek zavallıları açlıktan kırmazlardı. Okullarla, halkın cahilliğiyle ilgili konuşmalar yalnız vicdanlarının susturmak içindi, çünkü 5-10 bin dönüm toprağa sahip olup da halkın gereksinimlerine kayıtsız kalmak onları utandırıyor olmalıydı. Kadınlar doktor Neşçapov’un, fabrikasının yanına okul yaptırdığı için iyi bir adam olduğundan söz ediyordu. Okulu kaça çıkardığına gelince… İşte bunu hiç sormayın. Eski fabrikaların taşlarını kullanıp topu toğu 800 ruble harcamıştı, hepsi o kadar. Sonra da okulun kutsanması amacıyla dualar okunmuş, ayrıca kendisine bir sürü hayır dua edilmişti. Kim bilir, bundan böyle okula beş kuruş harcamaz; köylülerin insan olduğu, onların çocuklarının da fabrika okulundan sonra üniversite okumaları gerektiği aklının köşesinden geçmezdi.”

Çehov’un anlatıcısı okura Vera’yla ve çevresindekilerle ilgili bu bilgileri verirken kahramanımızla ilgili beslediğimiz iyi duygularımızda da bir tür gerilik/hoşnutsuzluk belirebilir doğal olarak. Ancak Vera’nın içine düştüğü durumu göz önünde bulundurduğumuzda onu yine de anlayabiliriz, hatta onun için iç bile geçiririz. Annesiz ve babasız kalmış olan kahramanımız sonuncu dönüşünde 10 yaşındayken gördüğü köyüne, çiftliğine (akrabalarından halası ve dedesi kalmıştır geriye) vardığında üniversiteyi bitirmiş, üç dil öğrenmiş biridir artık. Aydınlanmış, başka birine dönüşmüş, geleceğiyle ve çocukluğunun geçtiği bu yerlerle ilgili sadece güzel şeyler hayal edip düşünür.

Vera’yı hapseden bu çaresizlik, içinde debelendiğimiz coğrafyayı da hesaba kattığımızda çoğumuza da yabancı gelmeyecektir. Vera eğitimi/okumaları (tüm gününü kitap okuyarak geçirir, gerçi burada başka da yapabilecek bir şeyi kalmamıştır) onu başka birine dönüştürmüşken, kökleriyle (içinde bulunduğu toplum) olan bağları buna şiddetle karşı çıkar. Bu nedenle dönüş yolundaki engin bozkırların verdiği özgürlük hissi kısa süre içinde tutsaklıkla yer değiştirir. Öyle ki Vera’nın geleceği bile halası tarafından çoktandır rehin alınmıştır. Umutsuzluk içinde debelenen Vera’nın elinde tek bir seçenek kalmıştır (Çehov ona başka bir seçenek sunmaz maalesef), onlar gibi olmak. Belki dedesinin gençlik hâli gibi gaddar, halası gibi çalışanlarını azarlamak ve kovmakla tehdit etmek, köylüler gibi kaba ve diğerleri gibi ikiyüzlü olmak.

Velhasıl istediğimiz kadar özgürlük hissiyle dolup taşalım, ister üç üniversite bitirip üç dil bilelim ve hatta kütüphanelerce kitap okuyup aydınlanalım, içinde yaşadığımız toplum (iktidarı da buraya eklemeliyim) tarafından rehin alınmış olma ihtimalimiz de vardır. Bu durumda özgürlük hissimizi daima canlı tutmak ve hayallerimizi gerçekleştirmek için Vera’nınkinden daha güçlü bir iradeye sahip olmamız gerektiğini anımsatmalıyım, Çehov’un öyküsünden çıkardığım sonuç biraz da budur.   

Anton Çehov, Bütün Öyküleri 8, Çev: Mehmet Özgül, Cem Yayınları