Josef H. KILÇIKSIZ


1983 darbenin ardından üç yıl geçmiştir. Ankara’nın Küçükesat semtinde kalan bir grup öğrenci dumanı tüten peynirli poğaçaları çayla yeme telaşındadır. Çünkü Beytepe’ye kalkan mavi Man otobüsü öğrenci servisini kaçırmak o günün sınavlarından mahrum kalmakla eş anlamlıdır.

Ankara Emniyeti polisleri kapıyı kırarak evi basar. Kılçıksız kardeşleri gözaltına alırlar. Fakülteden arkadaşları Ayhan daha önce gözaltına alınmış ve DAL’daki işkenceli sorgu sırasında kardeşlerin adlarını vermiştir. Gerisini artık siz tahmin edin.

İnsanın hayatında şeylerin Niçin’ini bulduğu gün çok önemli. Bu bir aydınlanma anıdır. Mevzuyu, “bu dünyaya neden geldik?” şeklinde varoluşsal anlamda sorgulayanlar ermişlik mertebesine bile yükselebilirler. Benim amacım asla ermişlik değil, sadece Ekonomi Bakanı ile Evren’in niyetlerini anlamaya çalışıyorum. 

Ekonomiyi ilgilendiren konularda ülke neredeyse bir stand-up gösterisine sahne oluyor.

Ekonomi Bakanı, duayen ekonomi profesörlerinin her uyarısını, ormanda yeni yakalanıp getirilen genç bir aslanı seyreden kıdemli sirk aslanının küçümseyici heybetiyle, elinin tersiyle itiyor.

Oysa yerinde söz etkili olabilir ama hiçbir söz yerinde susmak kadar etkili değildir. Bakan susarsa liranın dolar karşısındaki erimesi durabilir.

Vatandaşa bir “süt ve bal diyarı” vadeden iktidar, komplo teorilerini asıl olgular olarak pazarlamayı sürdürüyor. Komploculuk aslında “canlı yayın bir revizyonizmdir.” Ânın içinde yalan söyleyip gerçekleri bükme becerisidir. 

Bakanın ekonomi hakkında söyledikleri kurgu bile değil, çünkü kurgu olabilirlikleri gözetmek durumundadır. 

Fakat teslim edelim ki Bakan’ın demeçlerinde “büyüleyici” bir şey var: Ufacık bir olgu yatırımından öylesine büyük varsayımsal sonuçlar çıkarabiliyor.

“Büyüleyici” bulduğum iki tane olgu var:

Liranın rekabetçi hale gelmesinin bir başarı olarak lanse edilmesi ile kurun yükselişini baskılamak için piyasaya sürülen doksan milyon dolar paradoksu.

Faizlerin yükselmesi ile enflasyonun yükselmesi arasındaki saçma ideolojik savdan vazgeçilmesi ve şimdilerde faizlerin yüzde on beşlere kadar tırmanmış olmasının normal karşılanması.

Her iki çelişkili tutumun arkasında İslamcı bir ajanda bulunuyor.

Ancak kahvehaneler, baca uçuran meşhur lodoslarda Sirkeci iskelesine yanaşamayan müflis gemi kaptanlarıyla” dolup taştı. Bu metaforik benzetmeyle kastım ülkedeki yatırım ikliminin hükümetin uygulamaları sayesinde giderek zehirlenmesidir.

Hükümet Korona meselesinde sorumluluğu tamamen vatandaşa atarak yalanlarını ve iktidarsızlığını gizlemeye çalışıyor.

Çünkü iktidarda, başarıyı kimseyle paylaşmak istemeyen, ancak başarısızlığı seksen milyona yayan biri bulunuyor. 

Borç ekonomisinin ve benzeri görülmemiş para politikasının sonuçları, Korona krizinin kendisinden çok daha ciddi hale gelmeye başladı.

Krizlerin, savaşların ve salgın hastalıkların ürettikleri “yanlış fikirler”, bu felaketlerin korkunç etkilerini ve yol açtıkları hasarı gölgede bırakacak kadar ölümcül hale geldi. Çünkü bu fikirlerin toplumda kökleşme tehlikeleri bulunuyor.

12 Eylül’ün ürettiği ideoloji, kendisinin yol açtığı toplumsal yıkımın onarılmasını giderek zorlaştırıyor. Çünkü 12 Eylül’ün ruhu bu yanlış fikirlerde yaşıyor. Üstelik bu fikirler günümüz politikacıları tarafından nerdeyse bir devlet aklı haline getirilip benimsendi.

Türkiye’de, ne yazık ki, “yangında ilk kurtarılacak olan” hiçbir zaman insan olmadı.

Bu tercih, Korona vakaları sayısının çarpıtılmasında, “idam etmeyip de besleyelim mi” “varoluşsal ikileminde”, devlet malına zarar veren göstericinin zalimce coplanmasında kendini belli eden acı bir realiteydi.

Faşizan devlet aklı her zaman “taşınmaz kayıpları” hesaplamayı beşerî kayıplara tercih etti. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi ters yüz edilerek “devleti yaşat ki insan yaşasa da olur yaşamasa da” şiarına dönüştürüldü.

Devlet aklı açısından bakıldığında orada insan-devlet ilişkisinde büyük bir hayal kırıklığı ve güvensizlikle karşılaşırsınız. 

Ancak, vatandaşlar arası toplumsal dayanışma bazında da durum hiç de iç açıcı değildir. Aynı yolu beraber yürüdüğünüzü sandığınız insanların, aslında size sadece gidecekleri yere kadar eşlik ettiklerini fark ettiğinizde derin bir hayal kırıklığı yaşarsınız. 

İnsanın diğerine sadece bir “seçenek” gözüyle baktığı bir toplum aslında paramparça ve taş kadar soğuk bir sosyalliktir.

Sevmek için çok az şey, sevilmek için çok şey, kıskanmak için ise her şeyi yapan vatandaş profili sosyal anlamda bölünmüşlüğü derinleştiriyor.

Her birinin diğerini alt etmeye çalıştığı toplumun sosyal Darwinist vatandaş profili kapitalizmin övüneceği bir üründür.

Benim ırk önyargım yok ama bir “sınıf önyargım” her zaman oldu. 

Her şeyin ego kültünü teşvik ettiği bir sistem paradigmasında pazarlama gazeteciliğe de giderek daha fazla nüfuz ediyor. Böyle bir toplumda gazeteci gerçekleri yazan değil de her türlü meslek etiğini hiçe sayıp en çok okunmayı başaran kişidir.

Bu tür “gazeteciler” toz bulutu dağıldığında aslında kendi trajedilerini yazdıklarını fark edecekler.

Koka bitkisinin yapraklarından elde edilen tozun burna çekildiğinde işçilerin çalışma sürelerini en az 6-7 saat artırdığını, keyif verici özellikleri henüz fark edilmemişken, kapitalist akıl tarafından muhtemelen keşfedilmişti.

Tüm bu distopik Türkiye gerçekliğine ve mutfağa hâkim olan yangına rağmen iktidarın ömrünü uzatan şey Pan-Osmanlı sarhoşluğu ve yalanıdır.

Sıradan vatandaşın burnundan akan sefaletten kurtulmasının en kestirme yolu işte bu masaldır. 

Buradaki yalan, iktidarı yeniden üreten işlevselliğiyle ideolojiktir.

Mesela denize koşanları, düğündekileri, kafelere doluşanları, miting kalabalığını ve ekmek kuyruğuna girenleri kınayıp Ayasofya açılışındaki kalabalığı görmemek ideolojiktir.

Yalan bu bağlamda koka bitkisinin yapraklarından elde edilen tozun işlevini yükleniyor.

AKP iktidarı, daha kötüsüne bakarak durumuna şükreden, Dostoyevski’nin nefret ettiği, bir vatandaş kategorisi oluşturmayı başardı.

Bu vatandaş profili, tansiyon yükselterek dış politika sıkıntılarının, gaz müjdesiyle gelecek umutsuzluğunun unutulduğu masalları kolaylıkla satın aldı. 

Mark Twain’in "insanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolaydır" sözü bu vatandaş profilinde bir kez daha doğrulanmış oldu.

Bu profil, evreninin ve içindekilerin yalnızca düşler, hayaller, kurmacalar olduğundan hiç kuşkulanmadı.

Vaiz kürsüsü inkarcılar tarafından işgal edildi. Bağırgan insanlar savaş naraları atan liderlerine tapıyorlar. Geleceği meşkuk görenler ise potansiyel iç düşman mertebesine alçaltıldı.

Pasifist azınlığın sesi milliyetçi cinnet geçirenlerin bağırışlarıyla bastırılıyor. Ne yazık ki bunların sesi daha yüksek perdeden çıkıyor.

Vicdanın ve aklın sesini dillendiren konuşmacılar taşlanarak platformdan indiriliyor.

Vatanseverliği, ülkeyi değil de devleti sevmek olarak anlayan vatandaş profili için devlet bir soyutlamadan çok fiziki bir bedene sahiptir.

Bu vatandaş profili bir çeşit histeri içinde çılgınca şeylere ihtiyaç duyuyor. Bu kategori şiddet pratiklerinin ürettiği adrenalinin bağımlısıdır.

Bu vatandaş uykulu gözlerini ovuşturup, mesela Yunanistan ile neden savaş olmaması gerektiğini anladığında geç kalınmış olacak.

Kısacası Türkiye gerçekliğinde, cehalet ve güven bir araya gelince başarı kaçınılmaz oluyor.

Yalana ekmek-su gibi ihtiyaç duyan bir topluluk, iktidarın vakaları yaratıcı “idare etme” pratikleriyle birleşince, “tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” sosyalliği oluşuyor.

Sorunu yok saymak, inkâr ile yer değiştirdi. Gerçekleri çarpıtmak için öncelikle onların varlığını kabul etmek onları ele almak gerekir. Bu açıdan bakıldığında yalan, gerçeklerin çarpıtılması ise, inkardan çok daha olumlu bir şeydir. 

İnsanlar korona tehdidinin yol açtığı tedirginlikten yoruldu. İnsanlar yalandan da yoruldu. Çünkü yüksek stres ve endişe, çok uzun süre taşınamıyor. İnsanların gevşemeye ihtiyacı var. 

Beyin düşük yoğunluklu yalan eşiğini çoktan aştı ve düşük dozlarda yalana her gün maruz kala kala artık «meme yaptı». 

İşte tam de bu gevşeme ihtiyacı anında söylenen düşük yoğunluklu yalanın etkisi çabuk sönümleniyor.

İnsanların fazlaca gevşedikleri bir ortamda güçlü bir refleks göstermeleri için yüksek perdeden yalanlara, başka bir deyişle “şoklayıcı inkara” ihtiyaçları var. 

Ülkede açlık, kendini yakmalar, intiharlar, kadına şiddet ve çocuk tecavüzleri gibi karnımıza ağrılar sokan gündelik birçok dram yaşanıyor.

Bu dramlar, yalan-yok sayma-inkâr üçlüsünün diyalektiği sayesinde süreklilik kazanıyor. Ülke neredeyse insan trajedilerinden bir alevler denizi haline geldi.

Dramların en büyüğü, “ekmeği” eve getiren kimsenin olmamasıdır. “Açlık Savaşları” filminde geçen ve bu hikâyenin üstüne kurulduğu insanların gerçeklerle baş etme becerisine inanın şaşırıyorum.

Kızgın sobanın üzerine oturup yanan kedi bir daha asla kızgın sobanın üzerine oturmaz, ama en önemlisi bir daha soğuk sobanın üzerine de oturmaz.

Mesela, tarikat yurtları, kuran kursları, şeyh ve cemiyet başkanlarının tecavüz vakaları bu ülkede ilk defa yaşanmıyor. Çocuklarını din baronlarının, şeyhlerin ve tarikatların ellerine bir kurban gibi teslim edenler kedinin soba deneyiminden çıkardığı dersi bile ne yazık ki çıkarmayı başaramamıştır.

Tanrının unutulan çocuklarının işkence, katliam, gözaltında kaybedilme, ölüm oruçları, intiharlar ve kendini yakma ile başlayan yolculuklarından kendilerine ıstırap ve ölümün onlarca çeşidi kalırken, bir şekilde hayatta kalmayı başaran “masal kahramanlarına” ise yalan ve aldatı yadigâr kaldı.

Gerçekliğin fena halde büküldüğü Türkiye realitesinde masal kahramanı, asla ölmeyecek gizemler için sınırsız zaman ve mesafe boyunca acı çekecek kadar sözüm ona “zeki” olan tek kişidir.

Mark Twan’ın 1867’ler İstanbul’u sevilemeyecek denli «insansız» bir yerdi. Twain gözlemlerinde “Hayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı ve kalbi kırık sokak köpekleri görmedim.” der.

Türkiye camilerin bol, ahlak ve masumiyetin ise oldukça az olduğu “insansız” bir ülke haline geldi. İnsan kalbinin her geçen gün daha da soğuduğu bir toplumda sosyal barış artık tek başına “mutfakta” kararlaştırılamaz. 

Darbe yılları “kasaplık zevki” yüksek generallerin yılları oldu. 

Evren ve arkadaşları, istibdat, hırs, kan diye üç güzel tanrıçayı benimsemiş bir devletin «açık sözlü» temsilcileriydi. Çünkü açıkça herkesin gözünün içine baka baka “asmayalım da besleyelim mi?” demişlerdi. 

12 Eylül devleti işkencelerle çocuklarının ruhunda ve bedeninde derin yaralar açtı fakat şarkiyatçı-istibdatçı «sivil» devlet o yaralara konan onlarca sineği kovalamaya bile tenezzül etmeyen vurdumduymaz bir anne rolündedir.

Bu ülkenin aydınları ve iyi yürekli insanları hiç incinmemiş gibi “Devlet Ana’yı” sevmeye devam edebilirler mi?

İnsan yüzü kızarabilen tek hayvan, zaten, bu sadece insana gerekli olan bir şeydir. Günümüz istibdatçıları Evren ve arkadaşlarını bile gölgede bırakan zülüm ve baskılara imza atıyorlar. İcraatlarını yüzleri kızarmadan ideolojik yalanla tahkim ediyorlar.

İktidarlarının yükselişi sahte vaatlerle ve yalanla başladı. Ve yarattıkları distopyayla birlikte yalanın nirvanasına düşüşleri hızla başlamıştır.

Bence tarih her zaman tekerrür etmez, ama çok kafiyeli ve uyaklı olaylar dizini sunar.

Ülkemin dünyanın özgür ulusları arasında yerini alması için muhalefetin savunduğu “restorasyon” yetmeyebilir. Bunun için yepyeni bir Cumhuriyet’e ihtiyaç olabilir. 

Darbelerle hesaplaşmak bu yeni Cumhuriyet paradigması ışığında anlamlı olur yoksa bir anma toplantısından öteye gitmeyecektir.

Diktatörlerin, megalo-narsistlerin, canilerin, Hitlerlerin, Evrenlerin ve cellatların Nuh'un gemisine binmeyi başarmaları hiç iyi olmadı.

Kötü çocukları yeğleyen bir tanrı dünyayı dikey olarak gözetliyor. Fanatiklerin, aynı anda hem yetmiş kere yediyle çarpılmış bağışlamadan söz edip hem cehennemi icat eden paradoksal bir tanrıları var. Kötülüklerini sürdürmeleri için bu “paradoksal tanrıya” ihtiyaçları var.

İstibdatçıların zulümlerini sürdürebilmeleri için, tanrısal bir ahmaklıkla bu zavallı, sömürülmüş köleyi kendisine tapınmaya çağıran bir tanrıya ihtiyaçları var. Bence zalimler tanrıyı kendi emellerine alet ettiler ve onu zaman içinde başkalaşıma uğrattılar.

İnsanı diğerine yabancılaştıran şey krizler silsilesi değil de her şeyin normal göründüğü ortamlardır. Krizler bir aydınlanmayı ve sorgulamayı kışkırtabilir. Mevcut kriz (Korona, ekonomik, milliyetçi köktencilik vb.) bize şunu da öğretiyor: Tehlike anlarında insanlar kendilerini aşabilirler.

Yılmaz Güney öldü Nazım da dünyamızı terk etti, Ahmet Kaya, Yaşar Kemal de yaşama veda etti. Dünyayı aydınlattıkları ateşin közü o tarafa külleri bu tarafa savruldu. 

Uğur Mumcu, Ali-İsmail öldü, Malatya Zirve katliamında boğazı kesilen eniştem de dünyamızı terk etti, Aragon, babaannem ve Castro da yaşama veda etti. Ben de kendimi artık iyi hissetmiyorum.