Uzmanların görüşüne göre, Türkiye siyaseti büyük bir belirsizlik sürecinde. Muhalefet, 19 yıllık Erdoğan iktidarının sonuna geldiğini her fırsatta dillendiriyor. Anket sonuçları da Erdoğan’a desteğin giderek azaldığını, mevcut konjonktürde yapılacak seçimlerde galip çıkmasının mümkün görünmediğine işaret ediyor. Yine uzmanlara göre Erdoğan’ın inşa ettiği “rekabetçi otoriter rejim” kurumsal bakımdan hiç olmadığı kadar güçlenmiş olsa da, kendisinin siyasal konumunun hiç olmadığı kadar zayıflamış olduğu yönünde.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin yenilenen seçiminden bu yana hemen her yerde AKP iktidarı için yolun sonunun göründüğü söyleniyor.

İş çevreleri, araştırma şirketleri, akademik camia ve ekonomistlerin hatırı sayılır büyük bir kesimi de AKP iktidarının gidici olduğu görüşünde.

AKP iktidarı 2002 Siyasal İslam seçiminden tek başına iktidar olacağı bir zaferle çıktı. 250 yılı aşan bir hasret sona ermişti. 2002’den 2020’ye kadar geçen süre ise iktidarın pekiştirilmesi, iktidarın yitirilmesini önleyecek kurumların oluşturulması ve örgütlenmesi ile geçti. Demokrasi dışı yöntemlerle iktidarı yitirmemek, bir 250 yıl daha beklemek zorunda kalmamak için her şey göze alındı.

Önümüzdeki süreçte yaşanacak gelişmelerin seyri Erdoğan’ın muhalefet üzerindeki baskıyı artırıp artırmayacağına ve seçimleri erteleme, ya da hile yoluyla seçimleri kazanmaya çalışmak gibi yöntemlere başvurup başvurmayacağına bağlı.

Usulsüzlüklere sahne olan 2017 anayasa değişikliği referandumu, 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleri, 2019 yılındaki İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinde yaşananlar, AKP’nin ne kadar ileriye gidebileceği konusunda önemli işaretler taşıyor. Türkiye’nin siyasi iklimi krizli.

Mevcut Millet ve Cumhur ittifakına karşı bir üçüncü ittifak, üçüncü yol, demokratik ittifak, halk ittifakı tartışmaları da hararetle devam ediyor.

Artı Gerçek olarak bu haftaki dosyamızın üçüncü ve son bölümünde, sol-sosyalist-demokrat kesime üçüncü ittifaka ilişkin ne düşündüklerini sorduk.

Birlikte kurtulabilmenin imkânı demokrasi ittifakı

İlk sözü, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Seçim İşlerinden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı İlknur Birol’a veriyoruz. Birol, tüm yoksullar ve ezilenler için demokratik ve eşitlikçi bir ülke tahayyülünün ve baskın bir politik iklimi yaratmanın mümkün olduğunu söylüyor. Birol, derinleştirilen kriz atmosferinde gündelik yaşamın tüm alanlarının alabildiğine harap edildiğini ve bu harabiyetin toplumun çözülmesine yol açtığını ifade ediyor. Her çözülme ve dağılmanın yeniden toparlanmanın ipuçlarını da görünür kıldığını aktaran Birol, HDP’nin bu çözülmenin yarattığı büyük enkaz içinde toparlanmanın, güçlenmenin ve yeniden inşa sürecinin bir zorunluluk olduğunu uzun süredir ifade ettiğini belirtiyor. Birol şöyle devam ediyor,

“Türkiye siyaseti içinde temsil kitlesi, temsil ettiği sorunlar ve çözümlere ilişkin ilkesel yaklaşımlarıyla adımlarını atarken Demokrasi İttifak fikrinin “zamanı gelmiş ve gerçekleşmesi mümkün” bir fikir olduğunda da ısrarını sürdürmektedir. Seçimler başlığıyla aktüel bir biçim alan ittifak tartışmalarına katkı sunacak içerikte 27 Eylül’de ilan edilmiş deklarasyon, tartışmalara önemli bir başlangıç oluşturmaktadır.

Cumhur ittifakı ve Millet ittifakı bloklaşması ve ifade ettikleri karşısında muhatap alınması gereken tüm demokrasi güçlerine, toplum kesimlerine, direnç odaklarına çağrı da içeren bir adım olarak Demokrasi İttifakı çağrısı halkın acil ihtiyaçlarına cevap üretecek ve umutsuzluk ile mecburiyet arasına sıkıştırılmış halka yeni bir yol açabilecektir. Bu çağrı ve peşi sıra kamuoyunda gerçekleşen tartışmalar kabaca sandık mı, direniş mi, devrim mi, demokratik dönüşüm mü başlıklarıyla ele alınmamalıdır.”

Olmazlar ile başlamamalı olabilecekleri belirlemeliyiz

Birol, kapitalizmin kendi yaralarını daha çok sömürü mekanizmalarıyla sarmaya çalıştığını, yeni kölelik biçimlerinin yeni emek rejimi olarak makyajlandığını, yoksullaşmanın karşı konulamaz kader olarak dayatıldığı bir süreçte ezilenlerden ve işçi sınıfı perspektifinden bakan tüm güçlerin omuzlarına her zamankinden ağır bir sorumluluk yüklendiğini söylüyor. Birol, yoksullaşan ve yorgun bırakılan halkın “birlikte kurtulabiliriz” fikrinin etrafında gücünü örgütlemesinin yollarını açmakla yükümlü olduklarını belirtiyor. Siyasetin bu öncülükle ve sorumlulukla hareket etmesi gerektiğini belirten Birol, şöyle devam ediyor,

“Bu nedenledir ki hiçbir tartışmaya olmazlar ile başlamamak ve olabilecekleri belirlemekte adım atmak önemli olacaktır. HDP, Demokrasi İttifakı tartışmalarının tümünde, olabilecekleri belirgin kılmaya özel önem vermektedir. Yeni bir toplum ve ülke inşası fikri çok ortaklı bir zeminin gerçekliğinde konuşulmalıdır. Bu tartışma ve eylem maksimum program ortaklığı ile değil dönemin acil hedefleriyle kurulmalıdır. Tüm eşitsizlikler karşısında eşitlik fikrini, bütün baskı ve kısıtlamalar karşısında özgürlük fikrini, adalet ve refah içinde yaşama talebini, güvenli ve güvenceli bir gelecek tahayyülünü belirgin kılacak bir asgari müşterek bulma imkânına sahibiz. Böylesi bir güç birikmesinin söylem ve eylemini sokağa ve seçimler eliyle sandığa bir irade olarak yansıtması küçümsenmeyecek bir yol açacaktır. Belki de tartışmalar da en az ele alınan şeyin bu olduğunu düşünmekteyim. Demokrasi İttifakı eliyle tarihin bu anında bir yol açılması ve ilerletilmesi imkânı.”

Sınıfın/halkın çıkarından daha büyük bir çıkar yoktur

Birol, sol, sosyalist partilerin, örgütlerin ilkeleriyle oturdukları masadan hedef ortaklığını, mücadele kararlığını ve büyümüş bir güçle birlikte kalkmalarının mümkün olduğunu söylüyor; “Sıkı sıkı sarılacağımız biricik ilke de sınıfın/halkın çıkarından daha büyük bir çıkar yoktur” diye de ekliyor. Halkın en büyük çıkarının tüm örgütlü demokrasi güçlerinin sokağı, mahalleyi, fabrikayı, amfileri başka bir umuda boğacak birliktelikten geçmekte olduğunu ifade eden Birol, “Tüm tartışmaların bizleri zenginleştireceği bir sürecin pozitif bir hatta ilerlemesi de başka sorumluluğumuz olarak durmaktadır” diyerek sözlerini bitiriyor.

Bir demokratik güç birliğinden söz etmek daha uygun

Demokrasi İçin Birlik Koordinasyon Üyesi yazar Ayşegül Devecioğlu, adı konulmamış bir seçim sürecinde ittifak tartışmalarını doğal olarak seçim ittifakına indirgeme eğilimi doğurduğunu, seçim ittifakına indirgenmemiş ancak önümüzdeki seçimi ve özellikle seçim sürecinin ihtiyaçlarını da ıskalamayan bir demokratik güç birliğinden söz etmenin daha uygun olacağını söylüyor. Devecioğlu,  ülkede ve dünyada her alanda yaşanan krizlerin, kapitalizm koşullarında sürdürülemez olduğunu, bunun hem iklim yıkımı hem de gelir adaletsizliğinin ulaştığı olağanüstü boyutlar açısından da öyle olduğunun altını çiziyor. Devecioğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Ülkemizde ise gerileyen, meşruiyetini büyük ölçüde yitiren, buna karşılık iktidara bir suçlunun korkusuyla dişiyle tırnağıyla yapışmış yani orayı kolayca da terk etmeyeceğini ortaya koyan Saray-Tek adam rejimi hüküm sürüyor. Tek adam rejiminden kurtulmanın geniş toplumsal kesimlerin talebi olduğu da ortada. Ancak bu talep, iktidar değişikliğinin teminatı olmadığı gibi, güllük gülistanlık geçmeyeceği belli olan seçim sürecinin güvenliğine yönelik riskleri de azaltmıyor. Manzaraya baktığımızda, halktaki değişim ve dönüşüm talebini güçlendirilmiş parlamenter sisteminin ufkuna daraltmak ve orada hapsetmek hedefinde olan bir muhalefetin siyasi ortama damgasını vurduğunu görüyoruz”  

Muhalefetin sermaye merkezli programı halkın ihtiyaçlarına çok uzak

Devecioğlu, devletin görünen-görünmeyen güçlerinin bir kesiminin büyük sermayeyi arkasına aldığı bir restorasyon süreci hazırlığının neredeyse tamamlandığını, güçlü, örgütlenmiş ve iyi bir politik önderliğe sahip olan bir halk hareketi olmadan halkın çıkarlarını koruyacak bir iktidar değişikliğinin yolunun olmadığını söylüyor. Devecioğlu, sözlerine şöyle devam ediyor,

“Muhalefetin ortaya koyduğu sermaye merkezli program halkın yakıcı ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak. Oysa toplumda sermayenin ve piyasanın dizginlenmesine, barınma, iletişim, beslenme, ulaşım, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik talepler, adlandırılan ve adlandırılmayan (adlandırılmaması yok olduğunu göstermiyor) halleriyle güçlü bir eğilime dönüşmüş durumda. Bu talepleri karşılayacak siyasi irade ise ortada yok”

Devecioğlu, bu manzara içinde bir türlü parlamayan, soluk bir ton olmaktan öteye gidemeyenin ise, halkın çıkarlarının her zaman koşulsuz savunucusu olmuş gerçek demokrasi güçleri olduğunu söylüyor. Devecioğlu, ittifak tartışmaları sürerken, bazı partilerin bağımsız sol odak yaratma çabalarının da son derece anlamlı olduğunu, böyle bir ağırlık noktasına ihtiyaç olduğunu da ifade ediyor. Devecioğlu, bu durumun anılan güçlerin daha geniş bir demokrasi ittifakı içinde bulunmasına engel olmadığını, tam tersine ittifak zeminlerinin aynı zamanda siyasi mücadele alanı olduğunu akıldan çıkarmamak gerektiğini belirtiyor. Devecioğlu şöyle devam ediyor,

“Demokrasi güçleri içinde adlandırdığımız kimi yapılar, bir üçüncü ittifakı neredeyse sistemin ayakta durmasına hizmet edecek sacayağının bir parçası olarak açıklamak eğiliminde. Sonuçta, demokrasi güçleri diye adlandırabileceğimiz bütün parti ve yapıların bildirilerinde, açıklamalarında neredeyse satır satır aynı şeylerden söz edip, neden bir araya gelemediklerine dair baraj sorusuna birilerinin yanıt vermesi gerekiyor. Mevcut koşullarda demokrasi güçlerinin sistem güçleriyle herhangi bir pazarlık içine girmeden halkın yakıcı ihtiyaçlarına yanıt verecek bir program çerçevesinde bir araya gelmesi elzem”

Devecioğlu, Demokrasi İçin Birlik Meclisi’nin Covid 19 salgını başladığında bir halkçı seçenek önerisinde bulunduklarını, bu seçeneğin, halkın işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik gibi ihtiyaçlarını hedefe koyan, neoliberalizme temelden karşı, halkın katılımını sağlayacak mekanizmaların inşa edilmesini, yerel demokrasiyi, barışı, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve iklim yıkımına karşı mücadeleyi esas alan ve halkın tabandan katılımıyla yaratılacak bir seçenek olarak tarif ettiklerini söylüyor” Devecioğlu, sözlerini şöyle devam ediyor,

“Haziran ayında iki yüzü aşkın kurumun katılımıyla yapılan Demokrasi Konferansı, demokrasi güçlerinin üstünde ortaklaşacağı bir programın ipuçlarını veriyor. Bu programa temel teşkil edecek tebliğler yirmi bir alanda mücadele dinamiklerinin ortaklaşa oluşturduğu bir yeniden inşa perspektifini ortaya koyuyor. Program taslağının geniş katılımıyla oluşturulması bir mutabakat zemininin oluşmasına hizmet edebilir. Ekmek-Özgürlük-Adalet başlığıyla toplanmasına ön ayak olduğumuz Demokrasi Konferansının ortaya çıkardığı demokratik birikim, yalnızca 21 alanda ortaklaştığımız hedefler değil, birlikte yol alabilme farklılarımızı zenginlik olarak kabul etme deneyimi”

Devecioğlu, bu programı bir üçüncü ittifakın oluşması için temel alınabileceğini, Demokrasi İçin Birlik’ in herkese ait olan bu birikiminin, yalnızca seçimle sınırlandırmayan bir üçüncü ittifakın, bir halkçı seçeneğin yaratılması için tartışmaya açtığını ifade ediyor.

Kurucu bir programla halkın önünü açma zamanı

Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) Dönem Sözcüsü Pelin Kahiloğulları, dünyada ve Türkiye’de uzun dönemdir siyasal ve toplumsal yaşamın sarsılıp zorlandığı bir süreç yaşandığını, kapitalizmin dünya çapında tarihsel sınırlarına geldiğini, yeryüzünü çok yönlü ekonomik, ekolojik ve hegomonik krizlerle çevrelendiği özel bir kaotik ortam olduğunu söylüyor.

Kahiloğulları, 1970’li yıllarda başlayan neoliberal politikalarla küresel yaşamın neredeyse her hücresine yayılan sermayenin farklı biçimlerde yaşanan toplumsal çöküşlere, çürümelere yol açtığını; kapitalizmin toplumu kapsama ve konsolide etme gücünün zayıfladığını ifade ediyor. Kapitalizmin sürekli güçlenen yıkıcı dinamikleri karşısında kapitalist düzende çıkarı olmayan toplumsal kesimlerin genişlediğini, yoksulluk, baskı, şiddetle zorlanan toplumsal güçlerin, kendi ihtiyaçları doğrultusunda harekete geçtiğini ve farklı biçimlerde toplumsal direnişler gösterdiğini belirten Kahiloğulları, sözlerine şöyle devam ediyor,

“Gezi ayaklanması bir kırılma yarattı. Öte yandan, Kemalist rejimi tasfiye eden Erdoğanizm kendi rejiminin inşasını tamamlayamıyor ve kriz içinde. Gezi halkın özgürlük talebinin güçlü bir ifadesi olurken, aynı anda AKP’nin içinde bölünme yaratmıştı. Gezi’nin kapısını açtığı dönemin 17-25 Aralık ara aşamasında yeni rejimin ortakları olan AKP-Cemaat arasındaki çatışma hızla yükseldi. 2016 Cemaat darbe girişimiyle öncesinde kerte kerte biriken devlet krizi, bir anda herkesçe görülecek zemine ve devletin bütününü belirleyecek güce sıçradı.

Türkiye’de krizlerin üst üste bindiği, yasalar ve kurumlar yerini çıplak güç ilişkilerinin aldığı, fakat herhangi bir gücün tam bir hâkimiyet kuramadığı, farklı olasılıkları barındıran özel bir dönemdeyiz. Erdoğan’ın sözcülüğünü yaptığı iktidar koalisyonu faşizmin kurumsallaşması sürecinin güncel aşamasında içine girdiği güçsüzlük ve çaresizliğe rağmen aynı anda çıplak devlet şiddetini kararlı biçimde uyguluyor. Fakat iktidar koalisyonunun uyguladığı bu şiddet istedikleri sonucu almalarına yetmiyor.”

Sosyalistler toplumsal aktör olmalı

Kahiloğulları, var olan rejimin içinden geçerek bu rejimi restore etme ve toplumsal öfkeyi yeniden sisteme içerme amacında olan diğer egemen fraksiyonunda Kılıçdaroğlu’nun çıkışlarıyla hamlelerine hız verdiğini söylüyor. Egemen fraksiyonların hamleleri karşısında, Gezi Ayaklanmasıyla ihtiyaçları doğrultusunda harekete geçen halk gerçekliğinin olduğunu, toplumsal güçlerin süreklileşen direnişinin bir siyasal program ve bir sol odakta buluşamadığını ifade eden Kahiloğulları, şöyle devam ediyor,

“Güncel olanla tarihsel olanın birbirine yaklaştığı ve solun müdahalesinin güçlü bir toplumsal karşılığının olduğu dönemdeyiz. Halkın iktidara olan desteğini çekerek gösterdiği “pasif direniş” ve Kürt halkının direnişinden, kadın ve işçi eylemlerine, Boğaziçi direnişinden “barınamayanlar” hareketine kadar yayılan bir alanda gösterdiği “aktif direniş”, hareket ettikçe güç biriktiriyor; faşizm ve restorasyon karşısında halkın barajı inşa oluyor. Halkın barajının zayıf yanı, onu uygun bir zemine yerleştirip ortaklaştıracak bir siyasal odağın olmayışı. Halkın iktidarın tüm baskı ve şiddetinin karşısında farklı biçimlerde süren direnişleri, güçlü bir zemin olarak solun müdahalesini bekliyor. Ancak solun kendini büyütmekle ve vitrine sınırlı olan mevcut duruşu, halkın gerisine düşmesine yol açıyor.”

Kahiloğulları, kriz ortamının içinde taşıdığı yeni bir toplumsal inşa olasılığı nesnelliğin zorlamasıyla güçlenmekle beraber, sol güçlerin müdahalesinin yetersizliği nedeniyle aynı anda zayıfladığını söylüyor. Erdoğan karşıtı bir odak oluşturmanın önemli olduğunu belirten Kahiloğulları, bununla sınırlanan bir siyaset anlayışının, halk güçlerinin restorasyoncu odağa içerilmesine yol vereceğini ifade ediyor. Kahiloğulları, ezilenlerin, emekçilerin ihtiyaçlarını güvenceye alan bir siyasal odağın, seçimlerde restorasyona tabi olmanın önüne geçebileceğini; demokratik-halkçı bir dönüşüm için Kürt hareketi ile Sosyalist Hareket arasında bir ittifakın zorunlu olduğunu belirtiyor. Kahiloğulları sözlerini şöyle bitiriyor,

“İşçi sınıfı ve anti-kapitalist güçlerin toplandığı bir sosyalist odağın inşası da önemlidir. Demokrasi de yasalar da sokakta yapılır, meclis onun bir görüntüsüdür. Bugün biz sosyalistlere düşen görev, halkın içinde halkla birlikte sokakta olmaktır.”

3. Yol ’un stratejik ittifakında çözümü aramak

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Yönetim Kurulu Üyesi Sedat Şenoğlu, ittifak tartışmalarının ve arayışlarının düşündürücü olanının emek, demokrasi, özgürlük ve sosyalizm adına emekçi sol yelpazenin içinde kendi varoluşu zeminde mevzi tutan hemen her örgütlü politik öznenin, sözünü fazlasıyla söylemiş olmalarına karşın, ortaya durumun aciliyetine denk düşen bir ortaklaşma gücünü çıkaramadığını söylüyor.

Şenoğlu, bu paradoksun ya da çelişkili durumun gerilimi içinde hareket eden bu parçalı kuvvetlerin, tek tek kendilerini kapsayan, giderek atalet hali üreten genel bir atmosfer oluşturmasını pratik bir radikal dert haline getirmiyor görünmelerini düşündürücü olduğunu vurguluyor. Şenoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Bu durumun çözümünün kolay bir yolu yok elbette çünkü Türkiye emekçi sol geleneğinin zaman içinde statüleşen ya da bu eğilimin geliştiği, geliştirdiği yapısal form ve davranış tarzlarından, alışkanlıklarından kopuş gücündeki zorlanma ve zayıflık gerçek bir olgudur. En son, Gezi gibi ruhunda ve cisminde tepeden tırnağa “yenilik” gücü barındıran bir halk direnişi ve isyan hareketinin, emekçi sol harekete de dönük nesnel-tarihsel eleştiri laboratuvarından geçmiş olmak bile öznel bakımdan çok da fazla işe yaramamış; neredeyse sel gitmiş kumu kalmıştır. Gezi, halkları birleştirmiş ama onların öncülük iddiası taşıyan örgütlü politik özneleri için aynı etkiyi yaratmamış, dahası sonrasında öznel parçalılık daha da yoğunlaşmış ve yaygınlaşmıştır.”

Gezi halkları birleştirdi

Şenoğlu, bu durumun ilkelerinin, hedeflerinin, yolunun, yönteminin, formunun taktiklerinin tartışılan emekçi sol zeminindeki ittifak sorununun tespitinde ve çözümünde bir kaldıraç gücü kazandırabileceğini söylüyor. Şenoğlu, “Aslında bu kaldıraç o zaman da Gezi’nin öncesinde de fikriyat ve strateji gücü olarak vardı: HDK’ydi bu” diye de ekliyor.

Şenoğlu, kolektif bir çaba ve emekle bu kaldıracın Gezi’nin tam ortasına, isyancıların elleriyle tutup kavrayabilecekleri yakınlığa taşımadığını ifade ediyor. “Şimdi herkes “ittifak zamanı” demekteyse eğer, bize de temel olarak, o zaman “şimdi HDK zamanı” olduğu gerçeğini daha güçlü bir söz ve pratik olarak sürece dâhil etmek düşüyor” diye ekliyor Şenoğlu. Kaldıracı, ittifak meydanının tam ortasına taşımak için HDK’nin bütün güçlerini, kolektif emek ve çabayla çözüm mekanizmasının ilerletilmesine el atmaya çağırdıklarını ifade eden Şenoğlu, bunun, demokrasi sorununun çözümünü toplumun tam içinde halkla birlikte 3. Yolun inşa edeceği toplumsal mutabakat gücüyle yaratmaya davet olduğunu belirtiyor. Şenoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor,

“3. Yolun stratejik olarak en kapsayıcı tarzda genişletilmesi ve güçlendirilmesi çabasının ürünü demek olan “demokrasi ittifakı” seçeneği, HDK/HDP dışında varlık kazanan demokratik meşru zeminli başkaca toplumsal güçleri ya da ittifak odaklarını dışlamaya dayanmaz. Bunları rakibi olarak görmediği gibi, kapsayıcılığı, seçimler ya da değişik toplumsal ve siyasal sorun gündemlerinin çözümü doğrultusunda iş birliği, güç birliği ittifak gibi oluşumlar içinde ortaklaşmayı da içerir. Unutulmaması gereken şey 3. Yolun sisteme bağlı iki ideolojik-politik kutba karşı (Cumhur ve Millet İttifakları) dar anlamda “alternatifi” olarak değil, geniş anlamda sistem dışılığı temel alan bir toplumsal karşı hegemonya inşası ve “Yeni Yaşam” gücü inşa etme stratejisi olduğudur.”

Şenoğlu, 3. Yolun sistemi yenilemek olmadığını, yeni bir toplumsal örgütlenmenin ve özgürleşme sistemini geliştirmekte olduğunu; Cumhuriyeti yenilemek değil, demokrasi ittifakıyla yeniden ve yeni bir Demokratik Cumhuriyet kurmayı hedeflemek olduğunu söylüyor.

Dünyanın her yerinde bir kaynama hali var

Alınteri adına konuşan Mürüvvet Küçük, azami kar eğilimi dışında gözü bir şey görmeyen sömürü sisteminin sınırlarına dayandığını, çeşitli birikim modelleri ve ortaya çıkan fırsatlar üzerinden süreçleri bir şekilde yönetebildiğini söylüyor. Küçük, her şeyin metalaştığı ve sonuna kadar soğurulduğu, işçi emekçilerin baskı ve zor aygıtlarının örgütsüzleştirme taarruzunun da etkisiyle kendisi için dövüşmekten uzaklaştırıldığı; koşulların nesnel olarak tükenmiş olduğunu ifade ediyor. Küçük, dünyanın her yerinde bir kaynama halinin olduğunu, örgütlü bir nitelik kazanamasa da bu kaynama sisteminin onca çabasının nesnel gerçekler karşısında hükümsüz kaldığı bir noktayı ifade ettiğini belirtiyor. Küçük şöyle devam ediyor,

“Türkiye’de aslında böylesi bir tablo var. Bu tabloda elbette mevcut iktidar blokunun fırsatçı politikalarının, faşist saldırganlığındaki alışılmış biçimlerinin kattığı özgünlükler de var. Mevcut iktidar bloku şimdi bu krizi halkın ekonomik-sosyal yıkımı pahasına fırsata dönüştürmeye çalışıyor. Tek derdi yandaş sermaye kesimleri başta olmak üzere bir bütün olarak burjuvazinin çıkarları ki, o noktada bile artık klikler arası dengeyi kurmakta zorlanıyor; belki de umursamıyor. Uluslararası sermayeyi buralara çekmek, buraları emperyalist kapitalizm açısından kıymetli bir sömürü üssü haline getirmek için atmadığı takla kalmadı. İşçi ve emekçilerin ne yaşadığı umurunda bile değil. Bunu da “istihdam genişleyecek”, “daha ne istiyorsunuz faizleri düşürdük”, “gaz çıkardığımızda bunlar da geçecek” gibi ulvi amaçlar ve yaratılan yalancı seraplarla maskeliyor.”

Biz sistemin ömrünün uzatılmasına hizmet eden her yaklaşıma mesafeliyiz

Küçük, mevcut krizin sistemin özündeki vampirliğini apaçık ettiği noktada işçi ve emekçilerin onun klasik ve aslında kabul haline gelmiş mekanizmalarından kopuşunu hızlandıracak bir yaklaşımın devrimci olduğunu düşündüklerini belirtiyor. Küçük, kapitalist sistemin yüzlerce yıllık kurumsallaşmasının ve onun bile artık kullanamaz hale geldiği parlamentonun seçim sandığı gibi araçların adres gösterilmesinin, sömürücüler adına krizi yönetmenin parçası haline gelmek olduğunu aktarıyor. Bugünkü tüm siyasi tartışmaların, ittifak arayışlarının bu gerçekle birlikte değerlendirilmesini söyleyen Küçük, sözlerine şöyle devam ediyor,

“Biz sistemin ömrünün uzatılmasına hizmet eden her yaklaşıma elbette mesafeliyiz. Özellikle bir devlet partisi olan CHP'nin ideolojik hegemonyasında gelişen sandık tartışmalarını reddediyoruz. İşçi ve emekçilerin sistemden kopuşunu hızlandıracak devrimci bir faaliyet için uygun olan bu zemini, onlarda da sandığı umut olmaktan çıkaracak bir yaklaşımla ele almak gerektiğine inanıyoruz. İşçi ve emekçilerdeki bu bilincin, artık yıkıma dönüşmüş ekonomik-toplumsal koşulların yarattığı nesnellik içinde mevcut olduğunu belirtiyoruz.

Bizim bu nüveleri siyasal bilince dönüştürecek, sokağa akmasını ve oradaki eğitimden geçmesini sağlayacak bir yaklaşımla hareket etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Birleşik Mücadele Güçleri, bu tarihsel koşullarda ve sözünü ettiğim misyonu yüklenerek halk için devrimci bir odak yaratma yaklaşımıyla oluştu. Bir ittifaktan bahsedilecekse bu emekçi sınıflar arasındaki ittifakı eylem süreçleri içinde güçlendirecek bir yaklaşımla hareket etmeyi ifade eder. Kürt işçi ve emekçileriyle Türkiye işçi ve emekçileri arasındaki ittifakı güçlendirme anlamına gelir.”

Küçük, yıkım politikalarına karşı her iki ulustan emekçilerin birbirini besleyen, çoğaltan birleşik mücadelesiyle karşı koymak gerektiğini anladıklarını, mevcut tartışmalarda kendilerini sosyalizm hedefiyle tanımlayan, sandığa, parlamentoya mesafeli olduklarını söyleyen, fakat mesele Kürt halkına ve siyasi temsilcilerine gelince mesafesini bilinçli olarak hissettiren tutumların sosyal şovenizm olduğunu kaydettiklerini ifade ediyor. Küçük, bu tutumdan devrimci bir sonucun çıkmayacağını, sosyalizm demenin bu gerçeği perdeleyemeyeceğini ısrarla vurguladıklarının altını çiziyor.

Egemen devletin niteliği faşisttir

Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) adına konuşan Mahir Gürz, T.C.nin egemenler sisteminde, ister parlamenter maskeli olsun, isterse askeri veya sivil açık faşizm koşullarında olsun, egemen devletin niteliğinin faşist olduğunu söylüyor. Gürz, her iki iktidar biçiminin arasında farklar olduğunu, biri koyu faşizm koşullarını ifade ederken, diğerinin nispi demokratik kırıntıların varlığını ifade ettiğini belirtiyor.

Gürz, bu ikili durumun devrim ve sosyalizm mücadelesinin hareket sahasına bir dizi avantajlar ve dezavantajlar ortaya çıkardığını, burjuva iktidarlardaki biçim farklılığından hareketle, birini diğerinin alternatifi haline getirmeyeceğini ifade ediyor. Gürz, olağanüstü bir kuşatma ve sindirme siyasetine karşın, HDP ve devrimci, demokratik ittifak bileşenlerinin, genel toplumsal mücadele esasında olmak üzere, yerel ve genel seçimlerde burjuva siyasetini sarsan bir irade ortaya çıkarabilmekte olduğunu, özellikle iktidara karşı direnme becerisi ve kritik müdahaleler ile, açık faşizm koşullarında dahi iktidarın politikalarını zayıflatabildiklerini belirten Gürz, sözlerine şöyle devam ediyor,
 

“Kuşkusuz bu güç bir toplumsal dinamikten ileri gelmektedir. Ve bu toplumsal dinamik, “başka bir dünya yaratma” özlemiyle sürdürülen mücadeleye öznedir. Bu toplumsal dinamiği, burjuva “alternatifler” arasında heba etmek yerine, daha köklü devrimci alternatif siyasal projelerle kitlelere mal etmek, son derece ivedi bir durumdur.”
 

İttifak siyasetinin net olması gerekiyor

Gürz, ittifak politikasının kapsayıcılığının demokratik, devrimci sınıf ve halklar cephesiyle sınırlı olması, tercih olmaktan öteye, bir sınıf tutumu ve tavrının gereği olduğunu söylüyor. Gürz, demokratik, devrimci ittifakın, stratejik-taktik tüm muhtevasının devrim cephesinin geliştirilmesi ihtiyacına bağlı ele alınmak durumunda olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda, somut ittifak anlayışlarının politik muhtevasının demokratik ve devrimci halk güçlerinden ibaret olmasını koşullarken, tamamen ilkesel olan devrimci sınıf tutumunun bir gereği ve sorumluluğu olarak gerici sınıflar ve onların temsilcisi burjuva düzen partileriyle yan yana gelmeyi keskin bir sınıf tutumuyla reddettiğini belirten Gürz, şöyle devam ediyor,;

“İttifak siyaseti net olması gerekiyor. İşçi sınıfı başta olmak üzere ezilen ve sömürülen kitlelerin mücadelesi ve taleplerini temsil ediyorsak, ittifak siyasetimizin politik muhtevası da işçi sınıfı ve bütün ezilenleri kapsamak ve esas almak durumundadır. Burjuva blokları dışında, geniş kitleleri, talepleri ekseninde birleştirecek ve alternatif siyasetini kitlelere taşıyacak devrimci, sosyalist blok, genel mücadele açısından olduğu kadar, seçim vb. gibi süreçler açısından da ihtiyaçtır.

Gerek genel mücadele sürecinde ve gerekse de seçim gibi özgün süreçlerde, antikapitalist, antifaşist bir program ve bu programın çözüm perspektifinde devrimci bir siyasal çizgi ve politika, bizler açısından ittifak siyasetinde tayin edici bir yerde durmaktadır. Toplumsal taleplerin, burjuva demokrasi esaretinden kurtarılıp, bilimsel sosyalizm perspektifiyle toplumsal dinamiklerle buluşturulması, mücadelemiz açısından bir ayrım çizgisini ifade etmektedir.”

Gürz, somut tartışılmakta olan ittifak ve üçüncü blok meselesinin ideolojik ve politik muhtevasının oldukça problemli olduğunu belirtmek istediklerini, her şeyden önce ilgili ittifak ve üçüncü blok tartışma ve arayışlarının devrimci sınıf tutumu ve ilkelerden yoksun olduğunu vurgulamanın yerinde olacağını vurguluyor.

Gürz, kendilerini üçüncü blok-sol blok olarak tarif etmelerine karşın, bu blokların CHP’nin başını çektiği burjuva blokla paralel bir pozisyon alacağını, siyasal ufuklarının AKP-MHP faşist iktidar karşıtlığıyla sınırlı bir muhtevada; objektif olarak CHP’nin başını çektiği faşist blokla uzlaşı içinde olacaklarının politik zemin ve ipuçlarını ele vermekte olduğunu ifade ediyor. Ayrıca, sınıfsal bir perspektiften yoksun ve dost-düşman ayrımını silikleştiren bir siyasetle Erdoğan/AKP-MHP faşist iktidarına karşı olan en geniş kesimlerle birleşmek ve ittifak yapmak üçüncü bloğun temel mantığı ve siyasetini şekillendirmekte olduğunu belirten Gürz, sözlerine şöyle devam ediyor,

“Biz, SMF olarak, demokratik, devrimci ve sosyalist cephenin burjuva gerici cephe karşısında devrimci alternatif olarak yükselmesini hedefleyerek, işçi sınıfı ve geniş halk kitlelerinin tüm türevleriyle burjuva gericiliğin etkisine girmesine kayıtsız kalmayarak, devrimci, demokratik saflarda toplayıp birleştirmenin politik mücadelemizin esas halkası olduğunu vurgulamak isteriz.”