Sürüden aydınlanmaya



Artı Gerçek

Çağımızın virüsleri, önce biyolojik olarak üreyecek sonra da zamanla kontrol altına alınabilecek; ama politik ve sosyolojik sonuçları büyük olacak.


Mehmet Nuri ÖZDEMİR*


Katı olan her şey buharlaşıyor. Bu söylemi ilk defa Marks ortaya atmıştı. Son zamanlarda yaşadıklarımızın tümünü bu söylem etrafında günlerce tartışabiliriz, tartışılmalıdır da. Sinyalleri doğru okumak lazım. Buharlaşan dünya bize yeni olanakları yeni risklerle birlikte sunuyor. Uygarlığın başından bugüne kadar doğayı sürekli ihlal eden insanın tüm dünyası, bu sefer kendi hatalarının doğurduğu riskler tarafından ihlal ediliyor. İhlal edilenle yüzleşip hatayı telafi edebilecek mi yoksa ihlal etmeye devam mı edecek? Bunu karşılaştığı riskleri bertaraf ederken kullandığı yol ve yöntemler belirleyecek.

İnsanoğlu başta yalnızdı. Sonradan kalabalık olmanın güç ile ilişkisini öğrendi. Avladıkları ve savaşmak zorunda kaldıkları hayvanları gözlemleyerek sürü halinde yaşamayı keşfetti. Daha sonra çocuk, toprak ve güç tedarik etme ritüelleri ile klan, kabile ve aşiret gibi sosyolojik ve siyasal yapıları keşfetti. Sürüde “eşitlik ve yön” baskın özelliklerdir. Sürü kısıtlanmış bir topluluktur ve kolay kolay kandırılamaz. Sürü olma hissi birey olmaktan daha kolaydır. 

Sürü halinde avlanarak yaşayan insanlar, iş, paylaşım yasasının icra edilmesine gelince bölündüler. Bölünme, toplumun en eski yasası olan “paylaşım yasasının” ihlal edilmesine neden oldu. “Adalet” de paylaşım kadar eski bir yasadır. Hem paylaşım hem adalet yasası insanların ilk ihlal ettiği yasaların başında gelmektedir. Klan, kabile ve aşiret gibi formlardan farklı olan sürü formu bu yapılardan daha eski bir tarihe dayanır. İnsanlar paylaşım ve adalet yasalarının ihlalini bu yapılara da uyarlayarak sürü olma özelliğini kaybetmeden bin yıllarca yaşadı.

İnsanoğlu sürü olma özelliğini hala korumaktadır. Popüler söylemin aşağılayıcı anlamıyla değil homo Sapiens’in geçirdiği evrim bağlamında bir terim olarak “sürü” kavramını kullanıyorum. Uygarlık asırlardır insanları sürü formu halinde tutarak merkezileşti ve büyüdü. İnsanlık, yönetilmek üzere bin yıllardan bu yana birbirine çok benzeyen karakterde çobanların hakimiyeti altında bugüne geldi. İnsanoğlunun birçok özelliği gibi sürü olma özelliği de sürekli tekrar edilerek ve güncellenerek kristalleşti.

Modern zamanlar da sürü formu üzerinden örgütlendi. Fuco’ya atfen fabrikalara istiflenen ve aynı davranışı her gün sergileyerek standart nesneleri üreten modern proleterya, ıslah edilmek üzere hapishanelere kapatılan mahpuslar, sistem için iyileştirilmek üzere hastanelere kapatılan hastalar ve sistemin yeniden üretimini gerçekleştirmek üzere okullara kapatılan öğrenciler sürü formunun modern zamanlara uyarlanmasından başka bir şey değildi. Modernite beklenti içinde olan kendi sürülerini icad etti. Hapishane, hastane, okul ve fabrikaya istiflenen insanlardan her gün aynı hareketleri tekrarlamalarını istiyordu.

Modern çağın olanakları, insanı hem negatif hem pozitif sonuçlarıyla şoke etmeye devam ediyor. Modernite ilk zamanlarda toplumda, Elias Canetti’nin verdiği örnekte olduğu gibi, karga yuvasının bulunduğu yükseklikten cennetin göründüğünü söyleyen çobanın heyecanına benzer bir heyecan yaratmıştı. Bu heyecan kısa bir süre sonra yarattığı olanakların yanında büyük felaketleri de doğurdu. Z.Bauman “Balta da ustura da teknolojinin keskin ürünleridir. Ama bunları dikkatsiz kullananların vay haline! Çift taraflı keskin kılıcı nasıl tutmamız gerektiğini öğrenmemiz gerekir” der. Moderniteyle birlikte insanlar, Sisifos’un durmadan tepeye taşıdığı taşın yerine oturduğunu zannetmişti. Hans Ensenberger Sisifos’un tepeye doğru itmeye mahkum olduğu bu taşı “barış” olarak tarif etmişti. Zorluklarla mücadele edenler intikamın otomatikliğine kapılmayı red ederek şiddet çemberini kırmak zorunda kaldıklarında intikam amacını gütmedikleri için barışı hak etmiş olacaklardı. İki cihan savaşı bize tepenin çok uzak olduğunu, dahası tepelerin zamanla yok olacağını öğretti. Barış adına sürüklenecek bir taşın ve bir tepenin olmayacağını bilmek ve amaçsız kalmanın hayal kırıklığını hala yaşamaktayız.   

Bazen küçükmüş gibi başlayan bir olayın çokta küçük olmadığı sonradan anlaşılıyor. Fransız Devrimi’ni tetikleyen temel nedenlerden birinin feodallerin “av tutkusu” olduğu söyleniliyor. O zamanların Fransa’sında halk, feodallerin sadece bir ovada 5000 hayvanı katletmelerine karşı çok ciddi tepkiler geliştiriyor. Büyük bir tavşan kıyımı yaşanıyor. Rivayete göre feodallerin avına karşı geliştirilen zincirleme tepkiler 14 Temmuz’da Bastil’in işgaline, dolayısıyla Fransız Halk Devrimi’ne  kadar uzanıyor. Bu olayda olduğu gibi toplumda her zaman yüzeyde görünenler işin görsel kısmını oluşturuyor. Günümüzden olaya bakıldığında basit bir tavşan avının Fransız Devrimi’nde devrimci bir etki yarattığını söylemek basit gelebilir. Ama insan yaşamında küçük gibi görünen şeylerin hiçbir zaman küçük olmadığı defalarca ıspatlanmıştır.

Covid19 Bizi Dağıtacak Mı (Distopya), Yoksa Birleştirecek Mi (Ütopya)

Bugün tüm dünyada, pürüzsüz bir toplum yaratma iddiasıyla yola çıkan liberal ve kapitalist düzenin ve sebep oldukları felaketlerin altında yaşamaktan bunalan bir toplum var. Bu toplumda yaşamaya zorlanan ve hala modern sürü şeklinde yaşamını sürdüren insanoğlunun karşı karşıya kaldığı zorluklar, onu sürü olmaktan çıkaracak ve ona yeni bir konum kazandıracak olanaklar sunuyor. Bu bağlamda Zizek’in başlatmış olduğu, Corona virüsü gibi tehditlerin kapitalist toplumda niteliksel değişime neden olabileceği ve yeni toplum biçimlerini tetikleyebileceği varsayımı, uzun uzun tartışılmayı hak ediyor. Çünkü bu virüs kendi içinde insanoğlunun hem kendine kurduğu tuzakların farkına varmasını kolaylaştıracak hem de yeniden toplum olmayı başarabilecek emareler barındırıyor.

Tehdidi düşman olarak nitelersek düşmanın yarattığı tehlike insanı sürü formundan çıkarabilecek ve onu özgür bir birey haline getirebilecek aydınlanma yolunda bir umut fişeği gibi duruyor. Mevcut ortak düşmanımız Corona, pencerelerimizi ve kapılarımızı kıran, şehirlerimizi en son üretilmiş savaş teknolojileriyle yerle bir eden, ganimet adı altında kadınların özgürlüğüne el koyan bir düşman değil. Fakat bu düşman, yan yana gelemeyecek kesimleri birleştirebilir ve sadece güç, para, iktidar ve biyolojik müdahalelerle alt edilecek bir düşman değildir. Felsefik, politik ve ekonomik olarak ortaklaşmayı zorunlu kılacak kimi boyutlara da sahip olduğu görülüyor. Rusya’nın ABD’ye çağrı yaparak İran üzerindeki ambargonun kaldırılmasını talep etmesi, genel olarak tüm dünyada yerel, ulusal ve evrensel dayanışma ağlarının hazırlıkları ve yapılan genel analizler bu ortaklaşmanın ön adımları sayılabilir.

Mesafeler

Tarih boyunca doğanın avcısı konumunda olan kibirli homosapiens, bugün bilinmeyen bir tehtidin av nesnesi haline geldi. İnsan bedeni, tarihte yaptığı tüm kalelere, surlara, burçlara ve çağımızın özel güvenlik sistemlerine rağmen bazı riskler karşısında çırılçıplak ve savunmasız kalabilir. Virüs bu anlamda hiçbir engel tanımıyor ve bütün sınırları ortadan kaldırıyor. Tehdit, bazı sınıfsal farkları gözetse de genel olarak herkesi yok etme kapasitesine sahip olan bir tehdit. Cenaze seramonilerini bile yutabilecek, yas tutmayı ve kristalize olmuş bin yılların geleneğini ortadan kaldırabilecek kadar yıkıcı ve radikal bir düşmandan bahsediyoruz. Ölen insanlar tabutlara konulmadan ceset torbalarına konularak gizli bir şekilde toprağa veriliyor. İnsanlar ölmemek için ölenin yasına gitmiyor. Hayatta kalma oyunu gittikçe tehlikeli bir hale geliyor. Tehlikenin nereden geleceği belirsizliğini koruyor. Tehlike sabit değil. Yaşamınızdaki herkes potansiyel olarak bir tehdit oluşturuyor. Evin içindekiler bile bu tehtidin bir parçası. Ne kadar korkunç. Sevdiklerinizin sorumsuzluğu yüzünden ölebilirsiniz. Tersine siz de sorumsuz davranarak  kardeşinizin ya da anne ve baba katili olabilirsiniz. Daha ulusal düşünelim. Bir ulusun genel kimyasını bozabilirsiniz, yoldaşınızın katili olabilirsiniz.

Korkuyu toplumda yayan asıl neden ilk ölümdür. Ölenin kim olduğu önemli değil, nasıl öldüğü önemlidir. Ortak düşmanımız, mevcut iktidarların elindeki ölüme ve yaşama karar verme yetkisine el koyuyor ve sizi de yok edebilirim diyor.  Bu sefer herkes şapkasını önüne koyup kara kara düşünmeye başlıyor. İktidar sahipleri sınırsız ve mutlak bir güce sahip olmadıklarını görmüş oluyor. Virüs, daha önce insanların içine sürekli bir dehşet bırakma yeteneğine sahip olan iktidarın içine de sızmıştır ve iktidar darbelenmiştir. Bir anda her gün konuşulan sıcak savaş gündemi aniden iptal olmuştur. Herkesin içine sızan, savaştan da daha dehşet verici olan virüs korkusu, herkesi adeta yaşadığı yerde teslim almakta. Herkes tabiri caizse korkudan tir tir titremektedir. Kaldı ki gerçekten de bütün insanlığı böylesi kitlesel ölümlere götürebilecek bir virüsün hamleleri karşısında titrememesi bizzat aptallıktan başka bir şey olamaz. Egemenler tarihsel hırslarının, ezilenler ise pısırık ve korkak olmanın bedelini ödemeye hazırlanıyor.

Bu virüsün sonuçları ağır olabilir. Muhtemelen böyle devam ederse kapitalist büyümeyi içeren stratejik akıl geçici olarak çökecek. Toplumsal konumlar ve statüler zamanla eşitlenecek ve ayrıcalıkları ortadan kaldırabilecek bir tehlike. Bu savaşta halkı tehlikeli canavarlardan koruyacak kahramanlara da yer yok. Ne olacağını pek öngöremeyen insanoğlu, avının üstüne üşüşen ve bundan dolayı birbirilerini parçalayıp yok eden ilkel davranışını, kapitalist ve bencil bireyciliğiyle buluşturup güncelleyerek süper marketlerin raflarını boşaltmakla kendini kurtaramayacağı kesindir.

Ölüm, bireysel olmaktan çıkıp kolektif bir hal aldığında onu bertaraf etmek için ilk çağlarda olduğu gibi kişinin ortak ritüele katılması ve bireysellikten arınması zorunlu bir hal alacak. Doğa-insan ve toplum-insan ilişkisini yeniden kurmadığımız sürece yok olacağımızı kulağımıza fısıldayan ortak düşman, doğaya ve birbirimize karşı haddimizi aştığımız anda önce bizi kolektif bir cezalandırmaya sonrada kollektif hareket etmeye mecbur kılıyor. Buraya kadar işin distopik kısmını anlatmaya çalıştım. Şimdi bu distopyayı ütopyaya çevirebilir miyiz, ona bakacağız.

Yaşamı Kollektif Olarak Kaybetme Riski Bizi Ortak Bir Yazgı Etrafında Birleştirebilir

Birlikte ölme korkusu, en büyük ölüm korkusu olup birlikte yaşama arzusunun zorunlu koşulu haline gelebilir. Yasaların, devrimlerin, dinlerin başarmadığı ve alamadığı toplumsal rızayı bir virüsün talip olması aklı ve yetenekleri ile övünen homo sapiensin aslında doğa karşısında ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. İnsanlar bugüne kadar hep bir amacın peşinden süreklendiler. Her zaman bir amaca ihtiyacı olan bir türüz. Virüsten korunmak için zorunlu olarak kurulacak olan mesafe bütün mesafeleri ihlal edebilecek bir değişime de gebe. Toplumsallıklar arasında kurulan fiziksel mesafe sembolik olarak açılırken sosyolojik ve siyasal mesafe ise daralıyor. Herkes kurduğu mesafe ile sadece kendinin değil herkesin sorumluluğunu yükleniyor. Toplumsal olarak karşılıklı bir beklenti örülüyor. Kimsenin kimseyi itebileceği rekabetçi bir durum değil bu. Kimse diğerinden daha rahat değil. Herkes ayakta kalmak zorundadır. Her kayıp kalanları zayıflatır ama birbirine kenetleyecek zihniyetin de önünü açar. Yere düşen kendisiyle birlikte çok şeyi götürür. Onun için kimse kurban edilmemelidir. Bu düşmanın herkesi insani bir çizgide sabitleştiren bir gücü var. Eşitlik yeniden icad edilecektir.  Birbirini bir kez görmemiş insanlar aynı tedbirleri alarak benzer sorumlulukları paylaşıyor. Herkesin doğrusu da yanlışı da herkesi bağlıyor. Tek başına kurtuluşun garantisi yok. Kitlesel kaçış değil kitlesel bilinçlenme ve aydınlanmaya doğru giden ve herkesi kolektif davranışa zorlayan bir değişim rüzgarı esiyor.

Herkesin başının çaresine bakabileceği bir durumdan söz konusu değildir. Ölümler karşısında sükunetini korumak evrensel bir çürüme hali olarak algılanacaktır. Hiç beklemediğimiz insanlar sorumluluk alacak. Yok olma tehlikesi, en hantal insanları bile harekete geçirebilecek. Çünkü herkesi korkutan ortak bir düşman var. Savaşlarda amaç daha çok düşman öldürmektir. Ama bu düşman öyle bir düşman değildir. Halk diliyle söylersek “ne aman verir, ne aman dilenir.” Bu düşman başka bir kitle değil. Hemen alt edebilecek, aşağılayıp yere serilebilinecek bir “halk” değil.

"Kitle ve İktidar" kitabında “Hayatta kalma anı iktidar anıdır” der Ellias Canetti. Ölümün dehşeti karşısında içine düşülen dehşet ölen bir başkası olduğunda tatmine dönüşür. Ancak bu savaşta durum böyle değildir. Her ölüm ardışık ölümdür. Her ölüm sıranın hızla size geldiğini hatırlatır. Kimse emsalsiz ve üstün değildir. Her ölüm herkesi ortak bir yazgıya sürüklemektedir. En öfkeli düşmanlar arasında uzlaşmaz karşıtlıkları eritebilecek ve birbirini bugüne kadar aşağılayanları yan yana getirebilecek bir güce sahip. Önce ürkekçe sonra tümden. Dolayısıyla bu  ve buna benzer savaşlarda kimsenin ölmemesini sağlayacak strateji, eninde sonunda devreye girmek zorundadır.

Bu riskler, toplumu sermaye ve devletin kuşatmasından kurtarmanın meşru ve fiili yollarını açmaya adaydır. Artık devletlerin ve sermayenin toplumun omuzuna koyduğu elin dostluğu ve sıcaklığı şüphelidir.  İtaate ve felakete sürükleyen eli tanıyacak olan toplum, basit bir av gibi ele geçirilmeyeceğini öğrenecek. Bu değişimle birlikte öldürenin ve sömürenin asla sorgulanmayan kimliği çarpıcı bir şekilde sorgulanmaya açılacak. Toplum, kendi yasalarını oluşturacak. Otoriteye değil, rızaya dayalı olduğu için herkesin çıkarına olan ve herkesin ortak iradesi olan normlara uymak kolaylaşacak. Toplum kendi ciddiyetini üretecek. Adeta büyük bir grevi birlikte başlatmış gibi kollektif ve en büyük toplumsal sözleşmeye doğru gidilecek

Bu ortaklık duygusunun bir ordunun, bir ulusun ya da etnik bir yapının kristalleşmiş kolektif duyguları ya da birbirlerine karşı geliştirdikleri korumacı duyguların derinliği gibi olması mümkün değildir. Ancak tüm bunları aşan evrensel bir doğru olması bakımından önemli bir başlangıca tanıklık ediyoruz. Burada baskı yoktur. Ortak bir ritüel vardır. Fazlasını tüketmenin zararlarını öğrenmek zorunda kalan, kendine yetecek kadar üretecek olan bir yaşam biçiminin ayak sesleridir bunlar. Ayakta kalmak ya da yok olmak kitlenin ortaklaşmasına bağlı olacak. Umudu da umutsuzluğu da kendine enfekte edecek yine kitlenin kendisidir.

Virüs Sonrası ve Sonuç…

Virüs eşit bir kitle yaratmasa da nesnel koşullar eşitlenmesi gereken bir zamana işaret ediyor. Buna "devrimci durum" da denilebilir. Virüsün totaliter rejimleri tetikleyebileceği varsayımını dikkate almak gerekiyor. Fakat tarihsel olarak bakıldığında günümüzde yaşanılan risklerin hiçbirisinin geçmişteki müdahale biçimleri ile çözülemeyeceği görülecektir. Toplum rekabetçi ve sert rejimlerden daha çok, çözüm sunabilen bilimsel aklın öncülüğünde çözümlerden yanadır. Dünya çapında küresel kapatmalar ve otoriter rejimlerle yapılacak müdahelelerin ömrü çok kısa olur. Kısa vadede geçici çözümler geliştirebilirler. Süphesiz ki bu rejimlerin çözüm yöntemleri daha büyük felaketleri tetikleyebilecek tehlikeli sonuçları olacaktır. Sorun politiktir ve insanlar politikleşerek bu önlemlerin bizzat öznesi olduğunda sahici çözümlerin olanağı o zaman daha yüksek olur.

Gıda, su ve doğa krizleri ve aşırı kar hırsı, kapitalizmin bencil bireyi ile buluştukça yeni toplum arayışları daha baskın bir hal alacak. Bu tarz virüslerin yaratacağı krizler insanlığı daha seküler bir topluma doğru itecek gibi görülüyor. Bilim, gözlem ve deneyin bizi doğru bilgiye götüreceği aydınlanma tezi yeni bir form ile yeniden hayat bulabilir. Buna "İkinci aydınlanma" ya da yarım kalan aydınlanmanın tamamlanması diyebileceğiz. Bilimsel aklın toplumun hizmetine yeniden girmesi, kalıcı ve güvenilir çözümler üretmesi pozitivizmin açtığı yaraları iyileştirmesi ve hatalarını bertaraf etmesi ile daha da mümkün hale gelebilecektir. Aydınlanmanın restore edilmesiyle sermaye ve devlet kendini sınırlandırmak zorunda kalacaktır. Uzun süreli savaşlar ve salgınlardan sonra başlayacak olan olası felaket ise kitlesel intiharlardır. Buna şimdilik girmemek, ama ön hazırlıklarını yapmak açısından bir hatırlatma olarak kabul görsün.

Uygarlık, doğaya verdiği zararlar oranında virüslerle karşı karşıya kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Çağımızın virüsleri, önce biyolojik olarak üreyecek sonra da zamanla kontrol altına alınabilecek; ama politik ve sosyolojik sonuçları büyük olacak. Kapitalist bireycilik, bu tabloda, ya daha büyük bir çürümenin içinde boğulup yok olacak ya da tamamlanmayan ve yarım kalan aydınlama projesinin bilinçli bir öznesi olmayı tercih edecek. Yeni toplum, bireyin bu tercihine göre biçim alacak. İçinde dinamit taşıyan ve metalaşan kapitalist birey için artık değişim zamanı.

Mülkiyetten önce zihniyetin ortaklaştığına tanıklık edeceğiz. Diyalektik, önce Hegel için sonra da Marx için dönüp duracak. Öznel koşullar nesnel koşulları yönetecek. Nesnel koşullar öznel koşulları belirleyecek. Diyalektik bütünlük bizler olsak da olmasak döngüselliğini koruyacak. Diyalektik bütünlük, parçalanıp kollara ayrılmadığı sürece tehlikenin yarattığı korku ve paniğe dayanabiliriz. Artık insanlık bir yol tutmaktan öte yolun kendisi olmak zorunda kalacak. Kısa vadede kötümserliğin uzun vadede iyimserliğin bir süre daha hüküm süreceği görülüyor.


* İhraç Kürt Öğretmen

 

BAĞLANTILI HABERLER