Emre ERGÜL - Seçkin GÖVERCİN


Köle, çoğu zaman savaşlarda esir alınmış kimi zaman da çaresizlikten ailesi tarafından satılmak zorunda bırakılmış, kimi zaman ise köle tacirleri tarafından kaçırılıp satılarak bir mal ve eşya gibi kullanılan kişidir.

Bununla beraber borcunu ödeyememek, bir suç yüzünden cezalandırılmak doğuştan köle olmanın sebepleri arasında sayılmaktadır.

Mezopotamya’dan başlayıp, Antik Yunan ve Roma’ ya kadar uzanan kölelik, farklı coğrafyalarda ve kültürlerde devam ederek bu işin ticaretini yapan kişiler tarafından bir meslek haline dahi getirilmiştir.

Bir zenginlik kaynağı olarak görülen kölelik kurumu, köle sahiplerinin daha çok kazanma hırsının ve acımasızlığın esiri olarak kimi zaman köleleri hiç beslenmeden en ağır işlerde çalıştırarak, kimi zaman  da en ağır işkencelerde ölüme mahkûm etmiştir.

Her türlü hukuki haktan mahrum olan ve insanlara özel mülk ve mal olarak bakan bu utanç verici kurum, insanın kendi tarihi kadar eskiye hatta kökeni bakımından aileye ve tarihte ki ilk özel mülkiyetine kadar kadar dayanmaktadır. Bu bağlamıyla ‘’tarihte ki ilk özel mülkiyet, köleliktir.’’

Köleliğin tarihçesi

Geçmişten günümüze insanlığın yaşamış olduğu bütün olaylar ve tecrübeler çağın koşullarına göre değişerek kendisinden sonraki kuşaklara aktarılarak sürmüş ve hala da sürmeye devam etmektedir.

Bu durumlardan birisi olan kölelik kurumu da Marks ve Engels’e göre günümüz proletaryasının yani işçi sınıfının kökenini oluşturmaktadır.

Marks’a göre ilkel çağda insanlık doğa ile yaşam mücadelesi verdiği için yalnızca hayatta kalmaya çalışmış, köleci çağda ise, savaşlarda insan öldürmek yerine onları esir alarak kölelik kurumunu başlatmış ve artı ürün üretip sınıflara ayrılarak kölelik ve efendilik ilişkilerini ortaya çıkarmıştır.

Feodal çağda ise toprak özel mülk ve zenginlik kaynağı sayılmış bundan dolayı köle toprakta çalışan serf’e, efendi ise toprak sahibi olan dere bey veya senyöre dönüşmüştür.

Kapitalist çağda ise, serfler köylerden şehirlere göç ederek fabrikalarda işçi sınıfı olarak yer almış derebeylerin yerini ise burjuvazi şeklinde günümüze kadar ulaşmıştır.

Öte yandan toplumları dönemlerine göre; yabanilik, barbarlık (aşağı-orta-yukarı) ve uygarlık dönemleri şeklinde ayıran Morgan, insanlığın ilk aşamasında kabileler (gens) arasında savaşların olduğunu ama köleciliğin mutlak anlamda var olmadığını analık (anaerkil) hukukunun geçerli sayıldığının görüşünü ortaya koymuştur;

‘’Savaş tutsakları ya öldürülmekte ya da soylardan birine alınmaktadır. Tutsak düşen kadın ve çocuklar da bu yollardan geçerek bir derecede şefkat bulabilmektedirler. Edinilme yoluyla soya giren kimse sadece soy üyesi haklarını değil, kabile üyesi olmanın da haklarını kazanmaktadır. Bir tutsağı soya alan kimse, edinilen kimseyi erkek ya da kız kardeşi olarak benimser; eğer, edinilme yoluyla soya alınan bir kadın, anası yaşında ise, onu soya alan, kadını kendisinin anası sayar ve o andan itibaren başlayarak sanki doğumundan beri aralarında ana-oğul ya da kardeşlik ilişkisi varmış gibi o tutsağa karşı saygılı davranır. Barbarlığın yukarı döneminde tutsağın yazgısı olan kölelik, aşağı dönemde, ilk yerli kabilelerinde bilinmemekteydi. Tutsakların, iki sıra halinde dizilen savaşçıların önünden geçerken öldürülmeleri, ya da kayıtılarak bu geçişi canlı bitirebilmeleri de edinilme yoluyla soya girişle ilgili olsa gerekti. Bu geçişten sonra hayatta kalmak, edinilme hakkım öngörmekteydi. Edinilme yoluyla soya alınan tutsaklar, çoğu kez, girdikleri ailelerde, savaşta ölen aile üyesinin yerine konulurlar; böylece, akraba ilişkileri sırasında boşalan gedik doldurulmuş olurdu. Bu yöntem, ender kullanılsa da, güçsüz düşmeye başlayan bir soy'un (gens) yeniden kalabalıklaşıp güçlenmesinde yararlı olmaktaydı. Bir zamanlar Senecalann Kartal soyundaki insanlar çok azalmıştı ve soy "kurumak" üzereydi. Soyu kurtarmak için, Kurt adlı soydan, bu soyun izniyle, edinme yoluyla yeni üyeler alınmıştır. Edinme yolu ile soya yeni üye alma, her soyun kendi iradesine bırakılmış bir hak ve yetki görünümü taşımaktadır.’’

İnsanlığın bu dönemlerinde avcılığın ve toplayıcılığın yanın da tarım da yapılıyor ama yerleşik bir tarım düzeni tam olarak bilinmemekle beraber, avlanma aletleri ve gereçleri kabilenin (gens) ortak mülkü sayılıyordu.

Daha sonraki dönemler de ise hayvanların evcilleştirilmesinde kadının büyük bir rolü bulunmakla birlikte topraktan daha fazla ürün alma isteğini de uyandırdığını belirten Morgan bunu şöyle ifade etmekteydi; ‘’Büyük baş hayvanlar ve toprak üzerindeki mülkiyetin gelişmesi, bununla beraber, insanlarda bu alanlardaki mal varlıklarını kendi çocuklarına bırakabilme isteği uyandırmıştır. Bunun sonuçlan, önce soy'da baba soy çizgisine bağlanmanın ortaya çıkışı, sonra da tekeşliliğin meydana gelmesi olmuştur. "Mülkiyetin uygarlık üzerindeki etkisini abartmış olmak olanaksızdır.’’

Özel mülkiyetin ortaya çıkışı insanlık için yıkıcı dönemin başlangıcıydı. Analık hukukunun yıkılışıyla başlayacak bu yıkılış dönemi, köleliği ve atalar hukukuyla birlikte miras hukukunu başlatacak ve insanlık sınıflara ayrılacaktı.

İlk parçalanma kabile (gens) içinde başladı. Analık hukukunun yok oluşu ve yerine atalar hukukunun geçişiyle beraber insanlık tarihi kadının ev içinde erkeğe yenilmesiyle birlikte kölelik kurumunu ortaya çıkardı.

İnsanlık tarihinin en önemli kırılma noktalarından birisi olan bu durumu Engels şöyle açıklar;

‘’Karı-koca evliliği, tarihe asla erkekle kadının karşılıklı uzlaşması olarak girmez ve hele en yüksek evlenme biçimi olarak asla kabul edilemez. Tersine, bir cinsin öbürü tarafından buyruk altına alınması olarak bütün tarih-öncesinin o zamana kadar bilmediği, iki cins arasındaki bir çatışmanın açığa vurulması olarak ortaya çıkar. 1846'da Marks ve benim tarafımdan meydana getirilmiş, yayımlanmamış eski bir el yazmasında şu satırları buluyorum:

"İlk iş bölümü, erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan ilk iş bölümüdür." Ve şimdi ekleyebilirim: Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir. Karı-koca evliliği, büyük bir tarihsel ilerleme olmakla beraber, aynı zamanda, kölelik ve özel mülkiyetin yanı sıra, günümüze kadar uzanan bazılarının mutluluğu ve gelişmesi, bazılarının da acı ve gerilemesiyle elde edildiğine göre o her ilerlemenin aynı zamanda görece gerileme olduğu çağında başlangıcıdır. Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsin büyük tarihsel yenilgisi oldu. Evde bile, yönetimi elde tutan erkek oldu; kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti haline gelmiştir.’’

Öte yandan, bu dönemden sonra savaşlarda tutsaklar öldürülmüyor, köle olarak tarlalarda ve ağır işlerde çalıştırılıyor artı ürün olarak özel mülk haline geliyordu.

Artık, üretici güçlerin ilerlemesi en kesin ve en son noktasında, üretim ilişkilerinin niteliği sorununa, üretim alet ve araçlarının mülkiyetinin kimin elinde bulunduğu sorununa gelip dayanıyordu.

Ve işte toplum böylece insanlık tarihinde ilk kez, üretim alet ve araçlarına sahip olanlar ile üretim araçlarına sahip olmayanlara göre sınıflara bölündü.

Özel mülkiyet ve servet eşitsizliği de, toplum üyelerinin hakları ve buna dayanan yükümlülükleri üzerinde değişiklikler yaptı. Tarımcı toplulukların bütün işlerinin yönetimi toplumda ‘’ileri’’ gelen nüfus sahibi kişilerin eline geçiyordu. Bu nüfuslu kimseler, topluluğun silahlı güçlerini de ellerine geçirdiler ve onları, topluluğun yararından çok kendi kişisel amaçları için, yeni zenginliklere el koymak ve en başta yeni köleleri yani maddi değer üreticilerini ele geçirmek için kullandılar. Günümüzdeki devlet ve ordularda bu bağlamdan doğdu. Servet eşitsizliğinin sonucunda, hukuksal eşitsizlik ortaya çıktı. Böylece İlkel topluluk düzeni, son nefesini vermeye başladı. Topluluğun özgür üyelerinin emeği, artık toplum zenginliklerinin başlıca kaynağı değildi ve toplum, gelişmesinin yeni bir aşamasına giriyordu. Yeni toplumsal ve ekonomik ilişkiler kurulup yerleşmeye başlıyordu.

Bu ilişkiler zenginliği ve sınıflı toplumu daha da öven ve ona hukuksal bir yarar sağlayan bir ilişki düzeniydi. Başka bir deyişle, zenginliklerdeki durmadan daha hızlı bir büyümenin, ard arda gelişmiş yeni biçimleri üzerine, genel olarak toplum tarafından yasaya uygunluk mührünü de basan bir kurum; yalnızca toplumda başlamış bulunan sınıflar halindeki bölünmeyi değil, ayrıca mülk sahibi sınıfın hiçbir şeye sahip olmayan sınıfı sömürme hakkını ve onun üzerindeki egemenliğini de sürdürüp götüren bir kurum yani devlet icat oldu.

Köle despotizmi olarak devlet

Bütün ilişkiler değişmiş kölecilikle beraber özel mülkiyet ve atalar hukukun başlamasıyla yeni bir hukuksal düzen oluşuyor ve devlet kurumları buna göre şekilleniyordu. Tüm bu olayların kökenin de ise ekonomik yani üretim ilişkilerinin değişmesi yatmaktaydı.

Kabile birlikleri en eski ilkel devlet biçimleri oldular. Köle imparatorlukların çoğunluğu bu aşamadan geçerek ilk köleci devletlerin ortaya çıkışına ve kölelik el emeğinin sömürüsüne dayanan yeni üretim tarzının ilk biçimini oluşturuyordu.

İlk köleci devletler Mezopotamya, Çin, Hint ve Arabistan yarım adasında kurulmuş olup tarihte bilinen en eski köle yasası Hammurabi yasasıdır. Hammurabi Yasaları, köleliği kurumsallaştıran ilk yazılı anayasadır.

Kölelik düzenine, özel mülkiyete ve insanın insan tarafından sömürülmesine yer vermektedir. Hammurabi'nin Babil'i despotizmin tipik bir düzeni ve zorbalık rejimiydi. Yüksek iktidar yani yasama, yürütme, yargılama ve dinsel yetki kralın elinde toplanmıştı. Hüküm sürmekte olan ideolojinin en önemli yanlarından biri, krallık iktidarını ve onu elinde bulunduranı putlaştırma, ona tapınma idi; kral, çok kez tanrılaştırılıyor ve Tanrı Kral/ Tanrı Devlet anlayışı ortaya çıkıyordu. Kral, ülkeyi yönetmek için, karmaşık bir bürokratik aygıttan yararlanıyordu. Bu aygıtların en önemlisi de din aygıtıydı. Bu aygıt yönetime ve iktidara kutsiyet ve dokunulmazlık kazandırmaktaydı.

Hammurabi Yasaları, her şeyden önce onların çıkarını koruyordu. Yasa metninin birçok paragrafı, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak köle sahiplerinin çıkarlarını korumaya ayrılmıştı. Bu yasalara göre, başkasının kölesini yaralayan ya da hayvanına zarar veren, sahibine ödenecek ufak bir para cezası ile cezalandırılıyordu. Bir başkasının kölesinin öldürülmesi halinde, suçlu ölen kölenin sahibine bir köle veriyordu. Köleler, aile durumları hiç hesaba katılmaksızın satılıyor, hiçbir koşula bağlı olmaksızın armağan ediliyor ya da herhangi bir şey karşılığı değiştiriliyor ya da miras konusu oluyorlardı. Köle sahiplerinin mülkiyet hakkına karşı çıkan kimse, ağır bir şekilde cezalandırılıyordu. Bir kölenin çalınması ya da kaçan bir köleye yataklık edilmesi, ölüm cezası ile cezalandırılıyordu. Her köle, kendi sahibini gösteren bir damga taşıyordu. Bu damgayı silecek olan her özgür kişi, ağır bir ceza tehdidi altındaydı. Üretim araçlarından yoksun olan köleler, en ilkel haklardan da yoksundular. Her şey yasaldı ama insani değildi. Eduardo Galeano’nun deyimiyle: ‘’Doğayı ve insan haklarını ihlal edenler asla hapse girmez. Çünkü cezaevlerinin anahtarları ve yasaları yazan kalemler onlardadır.’’

Mezopotamya’da Hammurabi tarafından hukuksal anlamda kurumsallaştırılan kölecilik kurumu daha sonraki devirler de başka coğrafyalarda kendisini var edecek hatta dönemin filozofları ve düşünürleri tarafından bile gerekli olarak görünecek bir kurum haline gelecekti.

Bu durum en baskın haliyle Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu’nda en zalim ve acımasızca kendisini gösterecekti…

Devam edecek...


Kaynakça:

1- Marx, Karl, Engels, Friedrich, Alman İdeolojisi, Kor Kitap, Çevirenler: Olçay Geridönmez, Tonguç Ok, İstanbul, 2018.

2- Morgan, Lewis, Eski Toplum, İnkılâp Kitabevi, Çeviren: Ünsal Oskay, Ankara, 2015.

3- Engels, Friedrich, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Çeviren: Kenan Somer, Ankara, 2017.

4- Kerov, Zubritski, İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Sol Yayınları, Çeviren: Sevim Belli, Ankara, 2011.

5-Faulkner, Neil, Marksist Dünya Tarihi, Yordam Kitap, Çeviren: Tuncel Öncel, İstanbul, 2017.

6- Reed, Evelyn, Kadının Evrimi Anaerkil Klandan Ataerkil Aileye, Payel Yayınevi, Çeviren: Şemsa Yeğin, İstanbul, 1994