ESRA ÇİFTÇİ 



ARTI GERÇEK- Türkiye, Kürt sorununun çözümü için zaman zaman ‘güvenlikçi politikalar’ dışında arayışlara girdi. En belirgin arayışlardan biri kamuoyunda ‘Çözüm Süreci’ olarak bilinen ve 2013-2015 yılları arasında yaşanan dönemdir.
Türkiye’de ilk defa toplumun her kesimi için bir umut, bir iyimserlik havası gelişmişti. Akan kan durmuş, cenazeler gelmemeye başlamıştı. Demokratik standartlar artmış ve ekonomik refah yükselmişti. 28 Şubat 2015 tarihinde 10 maddeden oluşan ‘Dolmabahçe Mutabakatı’ HDP ve hükümet temsilcileri tarafından açıklandı.

Türkiye böyle bir iklimde 7 Haziran 2015 genel seçimlerine gitti. Erdoğan AKP’nin oy kaybettiğini görünce yeniden güvenlikçi politikalara sarıldı. 7 Haziran seçimleri öncesi Balıkesir’de yaptığı konuşmada ‘Kürt sorununun olmadığını, Çözüm Süreci’ni buzdolabına koyduklarını söyledi. 5 Haziran’da Diyarbakır’da HDP mitinginde bombalar patladı. 7 Haziran seçimlerinden HDP yüzde 13,5 oy alıp 80 milletvekiliyle parlamentoya girdi. AKP tek başına hükümet olma çoğunluğunu yitirdi. Yapılan koalisyon görüşmeleri Erdoğan’ın müdahalesiyle başarısızlıkla sonuçlandı. 

Bu kırılma noktasında başkanlık sistemi hem Erdoğan’ın hayallerinin süsü hem de Kürt karşıtı milliyetçi cenahın çözüm sürecini berhava etmesinin yolu olarak gündeme geldi.  7 Haziran’da seçimlerden saatler sonra Bahçeli’nin açıkça Erdoğan’a “çözüm sürecinden vazgeç” çağrısı yaptı ve dolaylı olarak ittifak önerdi. 

Ve Erdoğan Türkiye’yi yeniden erken seçime götürdü. 1 Kasım 2015 tarihinde yapılacak erken seçim öncesi peş peşe katliamlar yaşandı. Çözüm süreci noktalandı. Kürtlere yönelik ‘Çökertme operasyonu’ başlatıldı. Bir nevi fiili başkanlık sistemi başlamış oldu. 15 Temmuz 2016 da gerçekleşen ve bizzat Erdoğan’ın ‘Allah’ın bir lütfu’ olarak nitelendirdiği askeri darbe girişiminin sunduğu kaotik zemini değerlendiren AKP yeni müttefikleriyle birlikte OHAL/KHK rejimini oluşturuldu. 1 Kasım 2015’ten itibaren fiili olarak uygulanan katı otoriter tek adam rejimi bu seçimle sadece  ‘yasal-anayasal’ güvenceye kavuşmuş oldu.”  

Ancak güvenlikçi politikalar yine sonuç vermedi ve Kürt sorunu daha da büyüdü. Türk Tipi Başkanlık sisteminde ülkeyi uçuruma sürüklediği çok açık şekilde gözler önüne serildi. Parlamenter sistem arayışları tekrar gündeme geldi ve bir kez daha görüldü ki Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorunu çözülmeden ‘güçlendirilmiş bir parlamenter sistem’ mümkün değil. Bu gerçeklik CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da ‘Kürt sorunu vardır. Çözüm yeri parlamentodur ve HDP muhataptır’ noktasına getirdi.

Bu açıklamadan sonra Kürt sorununun güvenlikçi politikalarla çözülemeyeceği yeniden konuşulmaya başlandı. Bu dip noktadan Türkiye çıkabilecek mi? Demokratik Parlamenter Sistem yeniden mümkün olacak mı? Diyalog ve barış süreci başlayacak mı? Bu soruların henüz net bir yanıtı olmasa da Artı Gerçek olarak olasılıkların izini sürdük.

Tekrarlanan bir seçim mi? İnşasına başlanan yeni bir rejim mi?

İlk sözü, Halkların Demokratik Partisi (HDP) MYK Üyesi Avukat Doğan Erbaş’a veriyoruz. Erbaş, 2013-2015 yılları arasında devam eden ve kamuoyunda “Çözüm Süreci” olarak bilinen dönemde Kürt sorunu özelinde Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunlarının diyalog ve müzakere yöntemiyle siyasal çözümüne dair umut ve beklentilerinin artırdığını söylüyor. Toplumun büyük bir bölümünde yıllar sonra belki de ilk kez iyimserlik psikolojisinin hâkim olduğunu söyleyen Erbaş sözlerini şöyle sürdürüyor,  
 
“Hepsi de birbirine bağlı pek çok etkeni olmakla birlikte iki ana başlık altında ifade edilebilecek nedenlerle bu sürecin sona erdirilmiş olması esasen 1 Kasım 2015’e giden yolun taşlarını döşemişti. 

Birincisi uluslararası koalisyon güçlerinin katkısı olsa da asıl olarak Kürt hareketinin direnişi sonucu İŞİD’in Kobanê’de yenilmesiyle tarihin bir ironisi olarak AKP’nin Suriye politikalarının büyük oranda çöktü. Zira AKP bölgesel ve küresel düzlemde oluştuğunu düşündüğü konjonktürle boşluklardan ustaca yararlanarak Suriye’nin geleceğini Müslüman Kardeşler benzeri ‘’ılımlı İslam’’ modeliyle oluşturacağını ve kendi önderliğindeki Türkiye’nin Ortadoğu’nun yeni hâkimi olarak bölgesel alt emperyal bir ülke olacağını hesaplamıştı. Bu kapsamda bütün ittifak ilişkileriyle hakimiyet araçlarını hazırlamış, neredeyse bütün dünyanın karşısında durduğu İŞİD vahşetine uzun bir süre tamamen seyirci kalmış, hatta yer yer açık ya da örtülü şekillerde lojistik destek vermekten çekinmemişti. 

İkincisi ise, 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının Erdoğan’ın kurmak istediği ve tüm otoriter rejimlerin en katı uygulaması olan tek adam sisteminin oluşmasını açıkça engelleyen sonuçlarıydı.” 
 
Erbaş, tüm sorunlarına rağmen çözüm sürecinin toplumsal politik psikolojide yarattığı iyimser atmosferin çok yönlü etkisiyle HDP’nin aldığı yüksek oy oranının AKP’nin tek başına iktidar çoğunluğunu elde etmesine izin vermediğini söylüyor. Erbaş, 7 Haziran’dan hemen bir gün sonra MHP Lideri Bahçeli’nin ‘’ HDP’yi yok sayıyoruz, tanımıyoruz’’ yönündeki açıklamasının hem 1 Kasım seçimlerine giden yolu açtığını hem de oluşacak yeni ittifaklarla birlikte şekillenecek yeni rejimin işaret fişeği olduğunu belirtiyor.

Erbaş, bu açıklamadan kısa bir süre sonra, siyasi iktidarın kaos planının devreye girdiğini, cumhuriyet tarihinin bir defada en kanlı katliamı olarak kayıtlara geçen 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın da içinde olduğu birçok örgütlü/sistematik saldırılarla toplumun korkusu ve güvenlik kaygısı sömürülerek, istismar edilerek 1 Kasım seçimlerine gidildiğini ve planlanan sonuçların elde edildiğinin altını çiziyor. Erbaş sözlerine şöyle devam ediyor,  

“Temel motivasyonu içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve topyekûn savaş konsepti olan bu plan sokağa çıkma yasakları, kanlı şehir ablukalarıyla devam ettirildi. Ardından demokratik Kürt siyasetine karşı geliştirilen dokunulmazlıkların kaldırılarak vekilliklerin düşürülmesiyle yaygın tutuklamalar yapıldı, Kürt illerindeki belediyelere peş peşe kayyumlar atandı.

15 Temmuz 2016 da gerçekleşen ve bizzat Erdoğan’ın ‘Allah’ın bir lütfu’ olarak nitelendirdiği askeri darbe girişiminin sunduğu kaotik zemini değerlendiren AKP yeni müttefikleriyle birlikte 2016’dan itibaren süreklileşmiş OHAL/KHK rejimini oluşturdu.  Siyasal yaşamın neredeyse tümünün KHK’ler eliyle düzenlenmesi ise yeni rejimin temel özelliği oldu. OHAL şartlarında gidilen ve sonuçlarının geçerli olup olmadığı hala da tartışmalı olan 2017 Anayasa değişikliği ile de 1 Kasım 2015’ten itibaren fiili olarak uygulanan katı otoriter tek adam rejimi bu kez ‘yasal-anayasal’ güvenceye kavuşmuş oldu”  

Erbaş, tüm bu gelişmeler içerisinde asıl dikkati çekenin ise kamuoyuna HDP tarafından duyurulan ve bugüne kadar resmi ağızlarca yalanlanmayan 30 Ekim 2014 tarihli MGK toplantısında kararlaştırılan ‘’Çöktürme Planı’’nın hayata geçirilmesi olduğunu söylüyor. 

Erbaş, bugüne dek yapılanlar içerisinde en uzun süreli olan MGK toplantısının ‘’gizli” ibareli 43 sayfalık belgeleri Mısır’da yayın yapan TeN TV isimli yayın kuruluşunun programında gösterildiğini belirtiyor. Erbaş, bugüne kadar pek çok görsel ve yazılı medya mecralarında konu edilen bu plana ilişkin HDP’nin 24 Aralık 2015’te TBMM’de verdiği önergenin ise oy çokluğu ile reddedildiğini söylüyor. Erbaş devamla asıl önemli olanın ise bir taraftan Kürt sorununda barışçıl siyasal bir çözüm için İmralı’da görüşmeler yürütülürken, diğer yandan eş zamanlı olarak Kürt illeri ve ilçelerinin yakılıp yıkılmasından yüzlerce insanın öldürülmesine, zorunlu göçe tabi tutulacak yüzbinlere varan ayrıntılı bir planın önceden hazırlanarak bir nevi yedekte tutulduğunun anlaşılması olacağını belirtiyor. Erbaş sözlerini şöyle bitiriyor,

“Sonuç olarak, bugünlerde pek çok siyasal kesim tarafından çoklu kriz olarak nitelendirilen anti demokratik tek adam rejiminin temelleri 1 Kasım 2015 tarihinde görünüşte erken veya tekrar seçim olmuşsa da aslında 7 Haziran 2015 tarihinde atılmıştır. Bu tarih hayata geçirilmesi hedeflenen yeni otoriter tek adam rejiminin inşa edilmesinin başlangıcı olmuştur.”
 
 
 
‘2015 yılından  beri yapılanlar Çöktürme Planı uygulamalarıdır’
 
Gazeteci İrfan Aktan, başkanlık sisteminin hem Erdoğan’ın hayallerinin süsü hem de Kürt karşıtı milliyetçi cenahın çözüm sürecini berhava etmesinin yolu olduğunu söylüyor. Aktan, 7 Haziran’da seçimlerden saatler sonra Bahçeli’nin açıkça Erdoğan’a “çözüm sürecinden vazgeç” çağrısı yaptığını ve dolaylı olarak ittifak önerdiğini, Erdoğan’ın da bu yolu tercih ederek ilerlediğini belirtiyor. Aktan sözlerini şöyle sürdürüyor, 
 
“Kürt meselesinin çözüm anahtarı yerel yönetimlerin güçlendirildiği, ademi merkeziyetçi bir yönetim sistemiyken, ‘Türk tipi başkanlık’ sistemiyle merkeziyetçi sistem mutlak hale getirildi.Pratikte de kayyumlar üzerinden Kürtlerin yerel yönetimlerdeki seçme ve seçilme hakları büyük ölçüde askıya alındı. Çözüm süreci boyunca gerek Kürt hareketi gerekse çözüm yolları üzerine incelemeler yapan, diplomasi yürüten, siyaset geliştiren herkes, sorunun ana kaynağının Ankara olduğunu, tüm iktidarın Ankara’da toplandığını ve bu nedenle yerelin nefes alamaz hale geldiğini vurguluyor. Gezi Parkı’nda ortaya çıkan tarihi itirazın kaynağı da buydu aslında. Taksim’deki Gezi Parkı’nın kaderini Beyoğlulular, İstanbullular belirleyecekken, Ankara’daki iktidar bu iradeyi yok saymak istedi. Sonuç isyan oldu. Kürtler de yarım asırdır bu merkeziyetçi müdahale ve yönetim anlayışı nedeniyle isyan halinde”
 
Aktan, Türkiye’deki ana akım Kürt siyasetinin ayrı, bağımsız bir devlet talebinde bulunmadığını ama halkın ademi merkeziyetçi bir sistemle kendi kendisini yönetmesini, başta eğitim ve sağlık hizmetleri olmak üzere çeşitli kamusal hizmetlerin anadilde yapılmasını, belediyelerin mülki amirliklerin sultasından çıkarılmasını istediğini söylüyor. Aktan, başkanlık sisteminin tüm bu taleplerin üstüne dökülen bir beton olarak tasarlandığını ama o betonun giderek çatladığını belirtiyor. Aktan şöyle devam ediyor, 
 
“Türkiye’nin tek bir merkezden, küçük bir zümre tarafından yönetilemeyecek kadar büyük olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Şu anda Türkiye’nin yaşadığı ekonomik ve siyasal krizin, içinde bulunulan girdabın kaynağı da bunu anlamayı reddedenlerin iktidarda bulunuyor olması. Çöktürme Planı’nın çözüm süreci devam ederken hazırlanmış, iç savaşa bile kapıyı aralayabilecek kadar tehlikeli bir askeri, siyasi, ekonomik veçheleri bulunan devasa bir yıkım projesi olduğu söyleniyor. Muhtemelen şu günlerde gördüklerimiz dâhil son altı yılın tümü Çöktürme Planı’nın yol haritasının izdüşümleriydi. Yani eğer böyle bir plan gerçekten resmiyet kazanmış ise, muhtemelen 2015 yılından beri tanık olduğumuz şey Çöktürme Planı uygulamalarıdır. Nitekim askeri, siyasi ve ekonomi politikaları açısından devletin Kürdistan’da izlediği yol bununla örtüşüyor. Fakat hedef pek örtüşmüş gibi görünmüyor. Çünkü bu süreçte başta HDP olmak üzere Kürt siyasetinin temel aktörlerinin hemen hepsi hapse atılırken, sürgüne gitmek zorunda kalırken, HDP binaları kundaklanıp üyeleri katledilirken HDP’nin gücü, etkinliği, Türkiye siyasetindeki belirleyici rolü daha da artıyor. Bu açıdan Çöktürme Planı çöktüremedi ve muhtemelen Kürt hareketi tıpkı 1990’lardan sonra olduğu gibi, devletin Çöktürme Planı’ndan gücünü daha da artırmış olarak çıkacak”
 

 
1 Kasım 2015 seçimleri tek adam rejiminin inşası olarak gözüküyor
 
Gazeteci Bahadır Özgür tek adam rejiminin inşasının miladı olarak 1 Kasım 2015 seçiminin gösterildiğini söylüyor. Özgür, 1 Kasım’da AKP’nin artık tek başına iktidar olma olanağını yitirdiği 7 Haziran 2015 seçimi olmadan değerlendirilmediğini belirtiyor. Özgür, “bu iki seçim arasındaki yoğun şiddet politikası da malum zaten. Ne var ki, rejim değişikliğini bu seçimler ve beraberinde yaşanan olaylarla sınırlı tutmak pek isabetli görünmüyor. Bu sürecin bir ekonomi politiği var. AKP’yi uzun süre tek başına iktidarda tutan koşullardaki değişimin sonucu olan çatışmalara ve yeni ittifak ihtiyacına bakmak lazım” diyor. Özgür sözlerini şöyle sürdürüyor, 

“Ayrıntılara girmeden, bu değişimin esasını, 2007’ye kadar uygulanan ekonomi programının artık uygulanma imkanının kalmamasının oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ve o programın da AKP ile sınırlı olmadığını, henüz AKP iktidara gelmeden üzerinde mutlak bir mutabakatın oluştuğunu da hatırlatalım. Bunu geçtiğimiz günlerde TÜSİAD da net biçimde ifade etti zaten. ‘1999-2007 yılındaki dönüşüm programı’ olarak andı. Her açıdan bir tür istikrar ve küresel pazara uyum programıydı bu. Finansal ve politik olarak güçlü dış desteğe; içeride farklı sermaye kesimlerinin uzlaşmasına ve en önemlisi sandık çoğunluğuna sahip bir programdı. Bu sayede AKP’ye, sermayenin beklentilerini bozmadan popülizm yapma imkânı da tanıyordu.”

Özgür, 2008 küresel kriziyle beraber bu programın taşıyıcı kolonunun çatladığını, kabaca para girişinin yavaşladığını söylüyor. Özgür, “Şu kural daima geçerlidir Türkiye ekonomisinde: Dış finansman kesildiği anda içerde istikrarı sürdürmek imkansızlaşır. AKP’nin önüne de bu meşum sorun geldi işte. O da yeni bir ekonomi politikası uygulamaya ve buna uyumlu bir siyasi yapılanmaya girişti. 2010 referandumu ve hatta çözüm süreci be değişimin uğrak noktalarıydı” diye devam ediyor. Özgür, faiz-kur tartışmalarının o dönemlerde başladığını, ekonomi politikasının AKP’nin sınıfsal tabanını ayakta tutmayla, aynı anda sermaye sınıfının bütününü tatmin etme çabası arasında zikzaklar çizerek şekillenmeye başladığını belirtiyor. Özgür sözlerini şöyle sürdürüyor, 

“2012’de TÜSİAD’ın “dünyada sıcak para dönemi bitti tedbir alınıp, faizler artırılmalı” çıkışına Erdoğan’ın yanıtı MÜSİAD toplantısında “faiz lobisi” çıkışıyla yanıt buldu. Bu bir örnek sadece. O günlerde fikir ve çıkar ayrılığının hemen her alanda pek çok tezahürü yaşanıyordu. Mesela Gezi protestoları, cemaat ile yaşanan ayrışma, Neo-Osmanlıcı söylemin öne çıkması, Suriye, Libya savaşlarına müdahil olma vb. Bütün bunlar AKP’nin iktidarda kalma çabasının parçası olmakla beraber aynı zamanda hem iktidar mimarisinde hem de iktidar ile halk kesimleri arasında çatışma alanları da doğurdu. İşte 7 Haziran 2015 seçimi de bu bakımdan AKP’nin siyasi rejim değişikliğine karşı bir reaksiyonun ürünüydü. 1 Kasım ise Erdoğan’ın bu krizi, milliyetçi-İslamcı bir yeni iktidar mimarisi kurarak ve bunun için yoğun terör uygulayarak aşma çabasıydı. Ama bugünden bakınca kriz aşılmak bir yana, farklı alanlardaki krizlerle -pandemi, ekonomik sorunlar, dış politikadaki açmazlar ve sıkışmışlık- daha da büyüyerek ilerledi. Yani 2015-2021 arası bir bakıma 1990-2001 arasını anımsatıyor. Sürekli bir siyasi iktisadi krizle beraber yürüyen bir düşük yoğunluklu “iç savaş süreci” yaşıyor Türkiye.” 

Özgür, haliyle önümüzdeki seçimin, bir seçim olmanın çok ötesine geçtiğini, basitçe tek adam iktidarına karşı muhalefet bloku oluşturarak çözülecek sorunlar olmadığını söylüyor. Özgür, “O yüzden “restorasyon” fikri ön plana çıkıyor” diyor, devamla da buradaki sorunun da bu restorasyonun 1 Kasım 2015’te olan biteni tersine çevirme ile sınırlı tutulması olduğunu belirtiyor. Özgür’ün son sözleri şöyle, 

“Zaten referansı 2007’ye kadar uygulanan politikalar. Nitekim otoriter sağ iktidara karşı restorasyoncu bir sağ siyasetin ağırlık kazandığını görüyoruz. Bu da AKP sonrasına dair bize bir şeyler anlatıyordur herhalde.”