Emre ÜNSALLI


ARTI GERÇEK - Hak ihlalleri, hasta tutuklular ve koşulların ağırlığıyla gündemden hiç düşmeyen cezaevleri ve mahpuslar şimdi de tek tip kıyafet uygulamasıyla gündemde.

İlk olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümü etkinliklerinde Guantanamo Cezaevi hatırlatmasıyla birlikte gündeme getirdiği tek tip için Adalet Bakanlığı çalışmalara başladığını açıkladı. Ardından tek tip elbiselerin rengi ve ‘suç tiplerine göre’ değişen biçimleri tartışılır oldu.

‘FETÖ’ davası sanıklarına turuncu tulum, siyasi mahpuslara da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyimiyle ‘badem rengi’ pantolon üstü giydirileceği söylendi.

Uygulama, yasal mevzuatı bile tartışılmadan hayata geçti. Çağdaş Hukukçular Derneği, Antalya D Tipi Cezaevi’nde adli mahpusların lacivert alt, turuncu üst ve ‘Ceza İnfaz Kurumu’ yazan bir amblemle ziyarete çıktıklarını açıkladı. Uygulamanın sadece Antalya ila sınırlı kalmadığı, Sincan Cezaevi’nde de yaşandığı hatta yarı açık cezaevindeki işçi mahkûmlara 50 bin civarında elbise siparişi verildiği basına yansıdı.

Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinin bir ürünü olarak hatırladığımız tek tip uygulamasının dününü ve bugününü 12 Eylül’ün cezaevlerindeki mücadelede bizzat yer alan bir isimle, İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilcisi Ümit Efe ile konuştuk.

‘TEK TİP BİR İŞKENCE ARACIDIR’

“Tek tip elbisenin bir işkence aracı olduğunu söyledikten sonra mutlaka karşısında durmak gerekiyor” diyen Ümit Efe’nin hatırlattıkları, tek tip elbisenin mahpusların üzerine kolay kolay giydirilemeyeceğini gösteriyor.

“1983 yılında Türkiye ilk kez tek tip elbise ile karşılaştı. O yıllarda siyasi mahkûm kabul edilmiyordu politik mahkûmlar. Tek tip, askerleştirme ve komplike bir saldırı programının parçası olarak dayatıldı. Bunun içerisinde komutanım demek, yemek duası, asker nizamında durulması, sayım verme, tek sıra yürüme, istiklal marşı söyleme zorunluluğu… Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerinde yaşananları anımsamak mümkün. Tek tip getirildiğinde zaten ben metris cezaevindeydim. Metris direnen bir cezaeviydi. Ben de direnen tutuklularla birlikteydim.

Bir anda elleri çivili sopalı, coplu, zincirli askerler erkek mahpusların koğuşlarına dalarak zorla saçlarını tıraş etmeye hem de üstlerine zorla elbise giydirmeye çalıştılar. Sabaha kadar süren çok kanlı bir saldırı yaşadı Metris’te.”

TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe

‘ASKER DEĞİL POLİTİK TUTUKLUYUZ’

Erkek mahkûmların sabaha kadar “Asker değiliz politik tutukluyuz tek tip elbise giymeyeceğiz” sloganı attıklarını söyleyen Efe, o dönem tek tip kadın mahpuslara giydirilmese de işkence ve saldırılardan erkek mahkûmlar kadar etkilenmişler.

Uzun bir süre tek tip elbise giymeme tutumu gösteren erkek siyasi tutukluların bir süre sonra açlık grevi ve ölüm orucuna başladıklarını söyleyen Ümit Efe o dönemki direnişlerde birçok kişinin hayatını kaybettiğini de hatırlattı.

“Metris’teki ölüm orucunda 4 mahpus yaşamını yitirdi. O yıllarda tek tip elbiseye karşı yapılan açlık grevlerinde Diyarbakır Cezaevi’inde 4, Metris Cezaevi’nde 4, Sağmacılar Cezaevi’nde 4 mahpus hayatını kaybetti.”

Tek tip sadece bizim darbecilerin bulduğu bir yöntem değil. Dünyada da tek tip elbise çok uzun tarihlere dayanıyor. İngiltere’de ‘Pensilvanya Sistemi’ uygulanıyor ve dünyanın pek çok yerinde hala uygulanmakta. Birçok yerde de bu uygulamadan vaz geçildi.

ŞİDDETİN EN SERT HALİ: GUANTANAMO

Ama belki de en şiddetli ve hatırlanması gereken deneyim ABD’nin uyguladığı Guantanamo deneyimi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hatırlattığı Guantanamo’daki tek tip uygulamasını TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe’den dinliyoruz:

“Şiddetin en billurlaştırıldığı Guantanamo deneyimi biliyorsunuz tamamen muhaliflerin tutulduğu ve genel olarak turuncu tulumlarla bilinen bir hapishane. Ama oradaki uygulamaya baktığımızda, itaatkâr sayılan mahkûmlara beyaz tulum, itaat etmeyenler ise turuncu tulum giydiriliyor. Guantanamo’da Bianet’in verilerine göre yüzde 70’in üzerinde tutuklu beyaz tulum giymesine rağmen biz Guantanamo’yu turuncu tulumlarla biliyoruz.

Cumhurbaşkanının hatırlatmasına bakacak olursak ‘Asmayalım da besleyelim mi’ den ‘duvarların arkasında çürüsünler’e, 37 yılda fazla bir şeyin değişmediğini görüyoruz. Tabi bu arada 1976 yılında İrlanda cezaevlerindeki ‘battaniyeli adamları’, Bobby Sands’ları unutmamak gerekir. Bunları neden hatırlıyoruz, oralarda da muhalif, direngen ve politik kimliklerini korumak isteyen politik tutukluların bu olaya itirazlarının temelinde siyasi kimliklerinin kriminalize edilmesi vardı.”

‘TEK TİP MUKTEDİRLERİN YILDIRMA POLİTİKASININ BİR ÖZNESİDİR’

Dünya ve Türkiye deneyimleri tek tip uygulamasının onur kırıcı bir muamele olduğunu tartışılmaz bir gerçek haline getirdi. Ümit Efe, tek tipi bir işkence biçimine dönüşmesinin nedenlerini şöyle özetliyor:

“Tek tip, muktedirlerin muhalif bireyleri istediği kimliğe, kıyafete sokup bunun içerisinde onun kimliğini, kişiliğini hem kriminalize etme hem de silikleştirme çabası. Mahpusların yok sayılmaları, sivil ölü gibi düşünülmeleri ve sadece suç odağı gibi topluma lanse edilmeleri sağlanıyor. Ve dayatılıyor aslında. Bu anlamda bir işkence biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Kişiyi kimliksizleştirmek için fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne tek tiple direk müdahale ediliyor. İstediği kılığa sokmaya çalışıyor, kişilik haklarını tehdit ediyor. Suç öznesiyle özdeşleştiriyor. Böylelikle onun sosyal ortama salınmış görüntüsüyle aslında yok sayılmasına, zavallı görünmesine, silikleşmesine neden oluyor. Bu konuda da bir duygu tasarrufu gözetilmiyor. Toplumsal bir yıldırma politikasının öznesi haline getirilmeye çalışılıyor.

Bu anlamda tek tip elbise aslında şiddetin bir simgesi olarak düşünülebilir. Bir işkence aracı olarak görülebilir. Tek tip elbise hem simgesel hem de politik bir saldırı aynı zamanda.”

‘İŞKENCE VARSA BİZ DE VARIZ VE YILMADAN MÜCADELE EDECEĞİZ’

Ümit Efe anlattıkça o günlerde yaşananların bu günlerde yaşananlardan çok da farkı olmadığını görüyoruz:

“12 Eylül başladığı andan itibaren sert bir süreçti. Binlerce insan hapishanelere dolduruldu ve işkence ayyuktaydı. Ama kabul etmiyordu devlet işkenceyi. Şimdi daha aleni olarak yapılıyor. Cizre’de Nusaybin’de sokağa çıkma yasakları döneminde, Gezi döneminde açıkça gördük. Aleni bir işkence, en açık yüzüyle bir devlet politikası olarak uygulanarak toplum disipline edilmeye başlandı. İnsan hakları açısından kötücül bir gidiş var. Süreçleri tartmak mümkün değil. 12 Eylül’de kötüydü ancak OHAL süreci daha kötücül bir süreç.

Şimdi tek tip elbiseye karşı süreci izliyoruz. Bu konudaki görüşlerimizi insan hakları örgütleri olarak kamuoyuyla paylaşacağız. Tek tip elbisenin bir işkence aracı olduğunu söyledikten sonra bunun karşısında durmak gerekiyor. İşkence varsa bizde varız ve yılmadan mücadele edeceğiz.”

Didar Şensoy

İÇERDE MAHPUSLARIN DIŞARIDA MAHPUS ABLASI DİDAR ŞENSOY’UN BAŞLATTIĞI MÜCADELE

1980’li yılların başında ilk insan hakları savunucuları Didar Şensoy ve diğer mahpus ailelerinin Metris Cezaevi kapısına dayanıp “Çocuklarımızı öldürmenize izin vermeyeceğiz” çığlıklarıyla başlayan direnişi ve mücadeleyi Ümit Efe’den dinledikçe, tek tipin mahpuslara öyle kolay kolay dayatılamayacağını daha iyi anlıyoruz:

“O dönem işkence Metris Cezaevi’nin açılışıyla başladı. Başta insan Hakları Derneğinin kurucularında Didar Şensoy olmak üzere tutuklu aileleri, ilk işkenceyi duydukları andan itibaren cezaevinin kapısına dayandılar. ‘Çocuklarımıza işkence yaptırmayız’ diye cezaevinin kapısını kıran bu aileler daha sonra Türkiye’deki inan hakları mücadelesini büyüttü. Yılmadılar gerçekten, ‘işkence varsa bizde varız ve izin vermeyeceğiz’ sözü belleklerde kaldı.”

O DÖNEM DE TEK TİP İÇİN KIŞ AYLARI BEKLENMİŞ

Ümit Efe Metris Cezaevi’ndeki tek tip direnişini anlattıkça aklımıza hep o bilindik fotoğraf geliyor. Mahkeme salonunda tek tipleri yırtarak donla hakim karşısına çıkan siyasi mahpuslar. Ümit Efe’nin de tahliye olduğu duruşma işte öyle bir duruşmaymış. Kulak kesiliyoruz:

“Tektip için kış beklenmişti. Elbiseler dağıtılmıştı ama insanlar elbiseleri giymemişti. Ancak mahkeme, hastane gibi yerlerde bu elbiseler zorla giydirilmeye çalışılıyordu. Özellikle kamuya açık alanlarda tek tip asker elbisesiyle görünmeleri isteniyordu.

MAHPUSLAR DURUŞMADA ÜZERLERİNDEKİ TEK TİPLERİ PARÇALIYOR

Erkek mahpuslar elleri kelepçelenmiş, zorla üstlerine elbise giydirilmiş hatta pantolon kısımları ayakkabı bağlarıyla bağlanmış, ayakkabı bağları da kelepçeye bağlanmıştı. Çok dayak yedikleri belli oluyordu. Onlar mahkeme salonuna getirildiğinde birden ‘Asker değiliz politik tutukluyuz’ sloganlarıyla üstlerindeki elbiseleri yırttılar. Hatta bayağı da uğraştılar zar zor yırtarak üzerlerinden çıkarıp attılar. Sonra bizden önce zor kullanılarak götürüldüler.

O mahkeme tahliye olmuştum bir adım ilerde özgürlük vardı, koğuşuma gidiyordum. Orada havalandırmayı gördüm. Kasım ayıydı, kar yağıyordu ve çok soğuk bir havaydı.

Mahkemede elbiselerini yırtan o mahpuslar havalandırmada çorapları da alınmış sadece külotları vardı, vücutları mosmor olmuştu ve öyle bekletiliyorlardı. Zaten koğuşa girerken elbise giydirilmeyecekti. Bu aslında direnişi kırmanın bir yoluydu. İşkence yapılıyordu ve artık soğuktan elleri ayakları mosmor olmuş slogan atamayacak hale gelmişlerdi ama hala slogan atmaya çalışıyorlardı.

Bu kadar zulme, bu kadar zulümle baş eğdirmeye gerek yok. Düşünce ve ifade özgürlüğü önemlidir. İnsanlar inandıkları gibi yaşarlar. Bunu hiçbir zaman zorla değiştiremezsiniz.”