Tolgay Hiçyılmaz ile Fındıklar Kırılırken filmine bakış



Artı Gerçek

Çalıştığım dizi ve sinema projelerinde birçok oyuncunun yakın plan sahnelerde, bedenlerinin açı dışındaki bölümünü umursamadığını gözlemledim.


Hıdır IŞIK'ın Tolgay Hiçyılmaz ile söyleşisi


On yılı aşkın bir süredir birçok dizi ve sinema film projelerinde çalışmış, emek vermiş olan sevgili Yönetmen Tolgay Hiçyılmaz’la, ilk uzun metrajlı filmi Fındıklar Kırılırken’in panoramasından bakarak imgenin, sinemanın ve sanatın ufkunda bir söyleşi yolculuğu yaptık.

Fındıklar Kırılırken, düşündürücü hikâyesiyle, derinlikli tematik akışıyla, ilgi çekici imgesel sahneleriyle, oyuncuların başarılı performansıyla hüzünlü bir drama filmi. Bireyin iç dünyasını ve gizli arzularını irdeleyen, aynı zamanda kent insanıyla kır insanın yaşam ayrıntılarının farklılıklarını açığa çıkarması da filmin bir diğer tematik detayı. Fındıklar Kırılırken, büyük yapım şirketlerinin güçlü bütçeleri ve teknik organizasyon imkânlarından uzak, tamamen yönetmen Tolgay Hiçyılmaz ve başrol oyuncusu Merve Conker’ın kendi kişisel ekonomik imkân, azim ve emekleriyle çekilmiş bir film. 

Havva Seziş, Merve Conker, Burcu Görek, Özlem Taş, Yezdan Kayacan gibi oyuncuların yer aldığı Fındıklar Kırılırken, senaryosuna, yönetmenliğine ve yapımcılığına imza atan Tolgay Hiçyılmaz’ın gelecekte heyecan uyandıran filmlere imza atacağının müjdecisi olacağını hissettiriyor. 

 

Sevgili Tolgay, sinema yolculuğun nasıl bir kesişimle başladı, sorusunu yönelterek başlamak istiyorum söyleşimize.

 

Sevgili Hıdır abi, öncelikle desteğin için çok teşekkür ederim. Lise yıllarımda ben de pek çokları gibi sinemanın seyircisi-edilgeniydim. Fakat sinema seyircisinin tiyatrodaki kadar etken faktör olmayışı, sanat eserinden bağımsız kalışı, seyirci olmakla yetinemeyeceğimi hissettirmeye başlamıştı. Yoldan geçen adam yahut çöpe boşaltılan bir kova da olsa eserin içine girmeliydim. Felsefe nasıl ki kavramlar zemininde verilen bir sınıf savaşıysa, sinema da görsel materyallerle bir yapı-bozum olmalıydı. Çünkü gerçekle kurduğum ilişki ondan intikam almaya zorlamıştı beni. Hal böyle olunca birtakım kurgusal metinler yazarak sinemanın henüz fark edilmemiş bir emekçisi, bir parçası zannetmeye çalıştım kendimi. Bu puslu avuntuların bulutu çok geçmedi dağıldı tabii. Sonra bir gece yarısı çamurlu ve dışkı izleriyle bezeli kabloları toplarken buldum kendimi bir dizi setinde. Yine de romantik bir milat ilan etmek gerekirse, başrollerinde Jérémie Renier ve Aurore Clément’in oynadığı Olivier Jahan imzalı ‘Burada yokmuşum gibi davran’ (Faites comme si je n'étais pas là) filmi, ben de film yapmalıyım hissi uyandırmıştı.

 

Neden Fındıklar Kırılırken? Yani hikâyenin geçtiği yöreyi imlemekten mi yoksa başka bir etkileşimden mi doğdu filmin ismi?

 
Açıkçası bu isimde karar kıldığımda birkaç dakika içinde gülünç bulmaya başlamıştım. Fakat daha sonra bununla barıştım. Bu isim filmin belirsiz zaman-belirli mekân duygusuna hizmet ediyordu. Ne var ki filme dair beklentilerin bir kısmını farklı bir yöne çekiyor, cinselliğin başat öğe olduğu bir filme hazırlıyordu seyircilerin bir bölümünü. Bir hayal kırıklığı tasarladım bu filmde. Yalnızca karakterlerin yanılsamalarıyla bütünlüğe erişemeyeceğini düşündüğüm için, seyircinin de başka beklentilerle gelip hazırlıksız yakalanmasını istedim.  Bu tepkisel bir tavır değildi, yalnızca ismin kurguya kısmi bir hizmet etmesini sağlamak istiyordum.

 

Fındıklar Kırılırken’de genel olarak geniş açı planı kullandığın dikkatimi çekti. Bunu özellikle mi tercih ettin?

 

Geniş açı oyunculuktaki kusurların apaçık görüldüğü bir tekniktir, bir tür meydan okumadır. Elbette ne kadar başarılı olduğum tartışılır… Çalıştığım oyuncuların tamamını daha evvel tiyatro sahnesinde izlemiştim. Onlara ağırlıklı olarak geniş açı kullanacağımı söylediğimde bunu memnuniyetle karşıladılar. Yüzlerce seyircinin önünde canlı performans sergileyen oyuncuların birkaç set çalışanın ortasında yapboz vari bir biçimde resmedilmesini doğru bulamazdım. Sinema yamalı bir bohça değildir. En güzel bacağın bu senin, tamam, en güzel yüzün bu senin, tamam, en güzel kol saatine bakman bu senin, tamam, en güzel gözlerini kısman bu senin, tamam, en güzel kendi kendinle konuşman bu senin, o da tamam. Öteki sahneye geçebiliriz. İnanın böyle bir sette yönetmene gerek yok. Çalıştığım dizi ve sinema projelerinde birçok oyuncunun yakın plan sahnelerde, bedenlerinin açı dışındaki bölümünü umursamadığını gözlemledim. Bu benim kabullenebileceğim bir şey değildi. Ayakları çekilirken bir oyuncunun kahve içtiğini görmek kameranın birkaç maganda tarafından balyozlarla parçalanmasından da beter bir durum. Tüm bunlarla beraber söylediklerim yakın planları yadsıdığım anlamına gelmesin. Ben bir sahnenin olabildiğince daha az plan geçişi içinde sunulmasından yanayım.

 

Filmi tamamen kendi kişisel imkânlarınızla, hiçbir kurum ya da kuruluştan finans yardımı ve teknik destek almadan çekebilmek gerçekten çok zor ve ciddi bir emek istiyor. Filmin çekim sürecini anlatabilir misiniz? 

 

Türkiye’de ve Dünya’da sinemayı destekleyen pek çok fon var, gelgelelim bu fonlardan ödenek alabilmek hiç kolay değil. Ciddi manada lobi faaliyetleri yapamadığınız sürece mükemmel bir senaryonuz, harika bir finansal planlamanız, anlaştığınız birbirinden değerli oyuncular da olsa şansınız çok düşüktür. Ahlaki eleştirinin buharlaştığı, beynelmilel birtakım ortaklıkların ürünlerini dayattığı, kösnül masalların işitilmeye devam edildiği bir garip atlas bu ya da diğer adıyla Sanat Sineması… Bu filmin çekim sürecini anlatan en iyi sözcük ‘rağmen’dir herhalde. Yola çıkışımızdan filmin nihayete erdiği güne dek pek çok aksilikle mücadele ettik. Yalnızca bir tek örnek vermek gerekirse, görüntü yönetmeni filmin ilk çekim günü bir rahatsızlık yaşadı ve çekimlerin dördüncü gününde kemoterapi görüyordu... Bütçemizin üçte ikisini tüketmiş haldeydik. Arkadaşımızın tedavisi sürerken biz filmi tamamladık. Arkadaşımız derken yalnızca bu film için anlaştığımız herhangi birinden söz etmiyorum, otuz yıllık arkadaşım olan birinden bahsediyorum. Bunun duygusal yüküyle mücadele etmek özellikle çok güçtü. Amiyane tabirle başımıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir herhalde. Özellikle Merve’yle üzerimizde büyük bir enkaz kalabilirdi. Belki de bunun verdiği direnç, filmi tamamlamamızı sağladı. Merve’nin bu noktada son derece sabırlı ve dirayetli davranması bu işin başarıya erişmesinde büyük etken oldu. İyi oyuncularla çalışmak, çekim öncesi iyi bir hazırlık dönemi geçirmiş olmak bu filmi hayata döndürdü diyebilirim. Ve bir de setlerde daha önce hemen hemen her işi yapmış biri olduğumdan geri planda birçok problemin çözülmesine katkı sağladığımı düşünüyorum. Yine de hatırlamayı çok da istemediğim bir dönem olduğunu itiraf etmeliyim. Yıllarca verdiğimiz emeklerle oluşturduğumuz birikimin bir iki hafta içinde buharlaşması ihtimaline son derece yakındık. Bu meselelerin filmin önüne geçmesini istemediğim için detaylandırmayı uygun görmüyorum. Tüm bunları söyledikten sonra genç sinemacıların heveslerini kırmamak adına şunu da eklemeliyim. Böyle şeyler kırk yılda bir olur. Kendinize bir yapımcı bulmaya çalışabilirsiniz.

 

Filmin bir sahnesindeki diyalogda ve filmin afişinde bulunan, “Bağışlamaya gelince, tanrı onu bizim yerimize yapıyor zaten...” diye varoluşsal bir cümle bulunuyor. Bu etkileyici cümle filmin tematik derinliğine bir gösterge olduğunu düşünüyorum. Bu tarz filmin temasına açılan cümle ya da diyaloglar sinematografide ince bir çizgidir, bu konuda düşüncelerini alabilir miyim?

 

Slogan atmayı sevmesem de slogan yazmayı seviyorum. Evet provokatif uyarıcıların kimyamızda kısa süreli de olsa keskin etkileri görülüyor. Caddelerde radikal sloganlar atıp ertesi gün hiçbir şey yokmuş gibi rotatifin parçası olmayı sürdürmekle, stadyumda hakeme küfürler savurmak aynı güvercinin avuntusu aslında. Yani bizler, seyretmenin ve sloganların pasifleştirdiği bireyleriz. Öte taraftan grogi pozisyondaki bir boksör gibi ayaklarını sürüye sürüye gezinip duran birini yere yığmakla onu bağışlamak arasındaki fark, bağışlamanın daha büyük bir ceza olduğu yönündedir. Lakin bu cezada bir paydaşlık durumu yaratır. Çoğumuz bir vakitler ya da belki de dün akşam dayak yedik. Yediğimiz dayağın etkisi ağrılarımız, sızılarımız ortadan kalktıktan sonra geçiyor ama alt edeceğini hissettiğimiz birinin bizi salıvermesi tutsaklığa koştuğumuz anı mimliyor. Tanrının kutsal metinlerde defaatle bağışlayıcılığına vurgu yapması bizleri yeryüzünün tutsağı olmaya zorluyor. Hal böyle olunca bizlere de birbirimizi cezalandırmaktan başka çare kalmıyor. Film özelinde baktığımızda Vahide’nin bu sözü yitirilen masumiyete işaret ediyor. Bağışlanmayı dilenen birinin sesindeki makyaj, manipülatif hıçkırıklar ile neşeyle şarkı söylediği bir an arasındaki ortaklığı takdis etmeliyiz. Modern insan bir duygu spekülatörü aynı zamanda. İnsanın mutlu olmasının önündeki en büyük engellerden biri de bu.   

 

İzleyiciler Fındıklar Kırılırken filmine hangi dijital ortamlardan ulaşabiliyor?

 

Filmin festival süreci geçtiğimiz aylarda tamamlandı. Filmi 2021 şubat ayı sonuna dek “Blutv” internet platformu üzerinden izlenebilir.

 

Şimdi oturup baktığında teknik olarak ya da dramaturjik olarak eksik bulduğun veyahut şunu söyle yapsaydım filmi daha güçlü kılardı dediğin oluyor mu? 

Evet oluyor, üstelik hemen hemen her sahne için geçerli bu. Her birini daha iyi ifade edebileceğime inanıyorum bugün. Fakat benimkisi hakemliği bırakmış birinin bir başka hakemin anlık kararlarını defalarca izleyip yorumlamasına benziyor. Aksiyon sürerken gösterilen reaksiyonlar bunlar. Kendi şartları içinde değerlendirildiğinde diyebilirim ki film bedenime eklemlendi. Çıkardığım dersler ve edindiğim tecrübeler olarak alımlıyorum bu durumu.

 

Ana karakter Vahide bir sahnede, ayaklarını açtığı bir çukura koyup sonra toprakla kapatması meteforunun ardındaki izleğin fikri nedir sevgili Tolgay?

 

Bu sahnenin ana yönelimi aidiyetti, Vahide’nin ayaklarını bir fidan gibi toprağa dikmesi yabancısı olduğu bir yerin özünü kavramaya çalışmasıydı. Diyebiliriz ki tüm hikâye boyunca adım attığı, kendini açtığı en büyük an belki de buydu. Ama eski günlerin mirası eğri büğrü anıların teselli edebileceği biri de değil Vahide. Toprak aynı zamanda onun kamusal alana adım atışını temsil ediyor ve küçük keşifler, sınır ihlalleriyle kabuğunun dışına çıkma çabalarını. Fakat tam da bu esnada Habermas’ın alan nosyonuna bakışını hatırlamalıyız, kamusal alan uzlaşmanın değil, zaman zaman çeşitli kimselerle iş birliği yapılan bir çatışma ve savaş alanıdır. Mücadele ve arbedenin olduğu yerde benzeşmekten-eşitlikten söz edemeyiz, güçlü ya da güçsüz olmaktır tek mesele. Senelerce şehirde yaşayıp nadiren işittiğimiz kuş seslerini köye gelip daha yakından duyduğumuzda orayı hissetmeye başladığımız yanılsamasına düşeriz. Oysa ki olan biten gürültünün ortadan kalkmasından ibarettir, ki orada yaşayanlar için de fark edilmez olmuştur kuş sesleri. İnsan gürültüsünü bir bulut gibi başının üzerinde taşır, bereket versin ki herkes kendi yağmurunda ıslanır. Bir uçakla gitmiş olsanız da üç güne kalmaz bulutunuz ardınız sıra gelecektir. Vahide’nin filmin bütününde dönüşemeyen hali de bunun sağlamasıdır aslında. Etkileşime geçtiği insanlardan hemen hemen hiçbir şey öğrenemez. Yalnızca çocuklukta kaybolan bir duyguyu anımsar. Kısa süreli de olsa şaşırmak ve hayret duymak…

 

Film bir boşlukta bırakılırcasına bitiyor. Sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden Andrey Tarkovski’nin ve bazı yönetmenlerin sevdiği bir tekniktir. Filmin neden bir boşluğa akarak sonlandığını öğrenebilir miyiz?  

 

Sinemanın bir hikâye anlatıcılığı olduğunu düşünmüyorum. Bu sebeple kurgusal bir metnin gövdesine yaslanıpolanlar oldu, göreceğinizi gördüğünüz, işte bu da hikâyenin sonu’ demek hoşuma gitmiyor.  Seyircilere ortak duyguları verebilmeyi kabul edilebilir bulmuyorum.  Henüz nihayete ermemiş, yaşamaya ve değişmeye devam eden, devinimi olan, başka öznelerle başka biçimlere girebilecek filmler yapmak istiyorum. Sinemayı hangi ölçekle değerlendirirsiniz bilmiyorum ama benim için insanda tanımlayamadığı yeni duygular ortaya çıkarabilme kuvvetinin olup olmadığıdır en önemli ölçüt, bu da karakter derinliğiyle sağlanabilir ancak. Hiçbir öykü bir iskelet olacak kadar kuvvetli değildir, önemli olan karakter yaratmaktır. Tüm bunlara ek olarak, Vahide’nin hayatın sırrını bulan bir belgeselci edasıyla köyden çekip gitmesi kabul edilemez olurdu kanımca. Işıklar yanıyordu, ellerimizle kapattık sonra tekrar açtık. Karanlığı gördük ama karanlıkta yaşamayı öğrenmedik, hikâye anlatıcılığı bundan ibarettir. 

 

Fındıklar Kırılırken’den önce senaryosunu yazıp çektiğin “Uyumak” veBir İtirafın Provası” kısa metrajlı filmlerinin tematik temaslarına dair neler söylemek istersin? 

İlk kısa metraj filmim Bir İtirafın Provası’nda Patricio Manns’ın ‘‘Yeniden aşık olmadan önce kalbini yıka.’’ sözcüğünden hareketle bir ilişki eleştirisi resmetmeye çalışmıştım. Sırtlarındaki günahlara karşı günah arayan, bununla ruhi bir denklik sağlamaya çalışan bir çiftin çerçevesi çizilmiş fantezisiydi izlediğimiz.

‘Uyumak’ filminde ise deneysel unsurlarla bezeli bir yapı hakimdi. ‘Gerçeği görmek için uyumak mı gerekir? Başka bir rüya aynı yatakta görülmez. Hadi, uyanın sokaklar gibi’ diyen, bunu söylerken şehrin aklına gelen her noktasında uyuyan bir kadının özgürlüğümüze-tutsaklığımıza yamuk baktırma çabasıydı da diyebilirim bu film için. 

     

Sinemanın da diğer sanat disiplinleri gibi bir tutku olduğunu düşünüyorum. Hem bir şair hem de bir senarist yönetmen olarak sen ne düşünüyorsun bu konuda? 

 

Şiir iktidarın kavrayamadığı, kuşatamadığı yegâne sanattır. Onda iktidarın çözümleyemediği bir dil vardır. Bu bakımdan çürüme yaşaması çok güçtür. Edebiyat ruhsal bir külfet getirir beraberinde. Sinemaya gelecek olursak, o bir kara notadır benim için. Karşılaşıldığında yolunuzu değiştirmenize izin vermeyen, bir yanağınızı öperken öteki yanağınıza dikenli bir tokat atandır. Evet bugün sektör ön eki alarak yozlaştırılıyor ‘Sektör’ ekonomi temelli bir terimdir bildiğiniz üzere, sanatı ekonomi kökenli bir terim ile adlandırmak, tamlamak, büsbütün onu dizayn etmektir. Parayla bu denli ilişkili oluşu sinemayı öteki sanat türlerinden daha kısa sürede yozlaştırıp pasifize edebilir. Bu bir endişeden öte bir öngörü, belki hadsiz bir öngörü ama haddini bilenlerin sanata ancak zararı dokunmuştur. Sinemaya gereken özeni gösterelim, nasıl yüz elli yıl önce böyle bir sanat yoktuysa, günümüzden elli sene sonra sinema artık bir sanat olmaktan çıkabilir. Ben kendi adıma arzum ihtirasa evirilsin istemiyorum. Çünkü ne deliyim ne de kırsalda yaşıyorum. Bu bakımdan Ahmet Uluçay üstadın öldükten sonra eriştiği seviciliğe de maruz kalamayabilirim. Bedel ödemeyenlerin, ödeyenlerin yaşamlarını örnek gösterdiği absürt bir dönem bu biliyorsunuz. Kasılmadan oturabilirlerse gözlerine arpacık ekmek istiyorum o kadar.

  

Son yirmi yıllık tarihe bakınca Türkiye sinemasında dikkat çekici, güçlü sinema filmlerine imza atıldığını ve yetenekleriyle dikkat çeken özgün yönetmenler çıktığını düşünüyorum. Senin fikrin nedir bu konuda? 

 

Yeşilçam’ın izlerini silmek hiç kolay olmadı. Ben böyle söyleyince kamerayı açmayı biliyor diye görüntü yönetmeni olmuş abiler ya da siparişle senaryo yazanlar alınıyor. Yeşilçam bir sanrıydı, bir temenniydi gelgelelim istisnai örnekleri dışında gerçekle ilgi kuramamıştı. Bu da beraberinde aksak bir yüzleşme kültürü ortaya çıkardı. Dağıtımcılar eliyle şekillendirilen daha açık ifadeyle güdük bırakılan bir dönemin ardından sinemaya ilgi tekrar ivme kazandı, doksanlı yıllarla birlikte ülke sineması yadsınamaz bir biçimde birbirinden kıymetli örnekler ortaya koydu. Erden Kıral, Atıf Yılmaz ve Yılmaz Güney gibi isimlerin açtığı koridor ülke sinemasının perspektifini genişletmekle kalmadı sinemanın müstesna bir sanat olduğunu kabul ettirdi uzun yıllar tahrip edilmiş zihinlere. Özellikle doksanların ikinci yarısıyla uluslararası festivallerde yer bulmaya başlayan Türkiye Sineması'nın örnekleri beraberinde kendi seyircisini de yarattı. Lakin üzülerek söylemeliyim ki bugün gelinen noktada sinema kolektif akla önem veren bir biçim kazanamadı. Dünün dağıtımcı hükümranlığı bugün daha keskin bir biçimde sürüyor. Üstelik öte tarafta dağıtılan ulufeler için hoplayıp zıplayan yeni tip bir sinema grubunu da ortaya çıkardı bu sistem. Beri yanda kır-kent çelişkisinin dar koridoruna itilip duruyor sinemamız. Yadsınamaz bir biçimde değerli örnekler de veriyor ancak şehir insanın problemlerine orta-sınıf paradokslarının dışında bakabilmek de lazım geliyor. Daha da ötesi mütemekkin bir kayıp kuşak inşası şehrin yalnızlığını perçinliyor. Belki de Amerika Birleşik Devletlerindeki ‘tozlu otuzlar’ sonrası ortaya çıkan beat kuşanığının tekerrürü ya da bir benzeri bu. 

Ben sanatçının muhalif olması gerektiğini, bunun bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum. Fakat iktidarın dilini konuşmasını, kendine muhalif görünümünü verip bunu bir Yusuf pelerini-hırkası gibi lazım geldiğinde üzerine geçirip keramet sergilemesine tercih ederim. Kavgadan yorulup, kısa bir süre soluklanıp ve hatta ‘iyi adam’ olup diyebilirim ki ülke sineması iyiye gidiyor. Hiç değilse umut veriyor. 

Derdim çelişkileri göstermek değil, çelişkiler gösterildikçe normalleşiyor. Onları bir barut gibi zihinlerinizde sıkıştırmak istiyorum. Adres soran bir adama yolu tarif eden bir büfeci değilim. Olsa olsa bile bile sizi yanlış sokağa yürütüp işinizi zorlaştırırım.

 

Son olarak sinemaya ilişkin gerçekleştirmek istediğin projelerin ve hayallerinden bahseder misin bize?

                    

Baskın unsurlarını keskinleştirme çabası içerisinde olmayan, idealize edilmemiş, kusurlu, noksan karakterler oluşturmak istiyorum. Müstesnalığını bir bayrak gibi göndere çekmeye çalışmayan, görünür olma gayretinden öte özgünlük hevesindeki sahiciliği kucaklayan kimseler olacak bunlar. Bunu yaparken merkeze kadını almak istiyorum. Şimdilik ağırlıklı olarak kadın ve kimlik konuları çevresinde şekillenen projelerim var. Hayata geçirmek istediğim bir sonraki proje dikiş tutturamamış bir yazarın hayatı ekseninde şekilleniyor. Oluşturduğum karakterin kim olduğuyla kimse ilgilenmiyor, ben de onun kim olmadığını ortaya sereyim istiyorum.

Son olarak bu yoksunluk çağında kendimi ifade etme fırsatı verdiğin için sana çok teşekkür ederim sevgili Hıdır ağabey. Emeğin ve dayanışmanın güzelliğiyle…