Şahap ERASLAN*


Hafızamıza kazınan fotoğraflar vardır, “Afgan kızı” gibi. Bu fotoğraflar benim için John Berger’i okumadan tam anlaşılamazlar... Vietnam’da bir insanın beynine sıkılan kurşunun ve ölüm anının acımasızlığının, çok uzaklardaki bende bıraktığı iz. Fotoğrafın gerçeğin yerini alarak, ulaştığı her yere gerçeklik duygusunu taşıması ve böylece o fotoğrafın içimizdeki gerçekliğe denk düşmesi…

Unutmayalım birçok ülke sadece silahlarla, ordularla değil, aynı zamanda fotoğraf makinasının sayesinde kolonyalize edildi. Şiddet ve fotoğraf arasında ilk günden başlayan bir akrabalık var... Fotoğraf makinasının kullanma kavramlarıyla silah kullanma kavramları hemen hemen aynıydı o zamanlar... İstila ve  işgalin sembolik belgesidir bazan fotoğraf... Photoshop devrinden önce fotoğraf gerçeğin kanıtı sayılırdı... “Bu bir pipo değildir” derken Rene Magritte tam da bu ayrıma vurgu yapıyordu...

Çocukluk yıllarımdan kalma, global bir yas tutma anısı var: John F. Kennedy’nin ölümünün ardından medyanın da yardımıyla oluşturulan duygusal bir ruh hali. Sivas’ın bir kasabasında sararmış bir gazete kağıdına bağlı hüzün ve gözyaşları. Kennedy’nin ölümü kadar karısının genç yaşta dul kalmasıyla da örgülenen bir yas. Katledilen bir başkan/erkek üzerinden oluşan acımasızlığa bir kadın üzerinden duygusal yoğunluğun eklemlenmesi. Binlerce kilometre uzaktaki hiç tanımadığımız bu insanlara yıllarca duyduğumuz üzüntünün nedenidir biraz da bu çağrışımsal yazının konusu.

Ölümler ve ölüm sonrası cenaze ve yas ritüelleri kolektiftir ve öleni tanıyan insanların katılımını ve ölenle bir şekilde helalleşmeyi, vedalaşmayı amaçlar. Lady Diana’nın ölümü sadece İngilizler arasında kalmadı, global bir yasa dönüştürüldü. Bu ölüm üzerine Gerard Wilke psikanalitik bir çalışma yaptı. Ayrıca 1997/1998 de Berlin’de, Özgür Üniversite’de “Mythos Diana” üst başlığıyla bir dizi konferanslar verildi ve bu konferanslar daha sonra kitap olarak yayınlandı.

Bu çalışmada sosyal bilimciler Diana’nın ölümünün İngiliz toplumundaki ve dünyadaki yankılarının nedenlerini incelediler. Monarşinin kurbanı olmuş mutsuz bir prensesin öyküsü. Monarşiye duyulan rahatsızlığın bu ölüm olayında dışa vurumu söz konusu. Diana mitinin ardında ayrıca bir dönüşüm hikayesi var. Çoğumuzun hayallerini süsleyen masalsı bir kül kedisi öyküsü ve hayalleri zorlayan bir düğün.

Basında mutluluğun fotoğrafı. Bu fotoğrafın daha sonra dekonstrüksiyonu ve hüzünlü bir öyküye dönüşmesi. Bir prensesin Olimpos’tan inmesi, hasta çocuklara dokunması, yoksul ve hastaları kucaklaması. İşte çoğumuzu şaşırtan bu kadın, yine çoğumuz için hayallerimizi yansıttığımız biri oldu. Bazılarımız için bir orospu, bazılarımız içinse bir melek…

Tüm projeksiyonlarımızın, yerinde olma isteklerimizin ve öfkelerimizin adresi. En belirgin özelliği ise monarşinin ona çizdiği sınırları sürekli zorlaması, çiğnemesi ve bunun bedelini ağır ödemesi. Rebekka Habermas bir yazısında, Diana’nın halkla özel bir güven ilişkisi kurduğunu ve sevilmesinin sırrının bu güven ilişkisi olduğunu anlatır. Onun bizden biri olmaya başlamasıyla ona duyduğumuz güven artmıştır…

Barış Manço öldüğünde benzer bir fenomeni Türkiye’de yaşadık. Basın, yüceltilen bir ölüme üzülmemizi istiyordu; birçok anlatı nesnellikten uzaktı. Barış Manço bizden biri değildi ve sıradan bir Anadolu kasabası delikanlısıyla ortak çok az yanı vardı: Uzun saçlı, kadın gibi bir erkek, parmakları çok yüzüklü, ünlü, paralı. Barış Manço aynı zamanda bizden biriydi; televizyon programlarında doğal, çocuklarla çocuklaşan, sıradan, alçak gönüllüydü. Bizden biriymiş gibi olan imajı onu bize yakın kılıyordu.

Erken ya da beklenmedik ölüm, insanlığın ve insanın tarihinde tanıdık bir olgudur; Manço’nun aniden ölümü kendimizde tanıdığımız bu durumun duygularını depreştirdi. Barış Manço’nun ölümünde kendimize ağladık biraz da. Devlet bu ölüme ‘üzülebilirsiniz’ izni verdi. Bu izin, devletten korkan halkın gözyaşlarını gizlemeden dökmesi, bunu sesli dillendirebilmesi anlamına da geldi. 

Gerhard Schulze, “macera toplumu”ndan (Erlebnisgesellschaft) söz eder. Çeşitli toplumsal gruplar kendi aralarında macera olacak şeyler ararlar. Macera toplumunun en önemli isteği ‘Mutlaka benim de orada olmam gerek!’ biçiminde formüle edilebilir. Bu bir konser, bir miting ya da bir gezi olabilir. Böylece katılım yoluyla yaşam alanlarının yanı sıra macera alanlarını fethetme ve sahiplenme gelişir. Macera yaşanan monotonluktan bir kaçış. İnsanoğlu ‘canı sıkılan’ tek yaratık galiba. Macera bu can sıkıntısının ilacı gibi. Gezi direnişi hoşnutsuzlar ve eleştirenleri bir araya getirdi.

Eyleme katılanların bazıları ise biraz macera isteğiyle, biraz pozitif duyguların bulaşıcılığından etkilenerek, yani kitle psikolojisinin etkisiyle oradaydı... Günümüzde bazı cenaze törenleri postmodern popüler kültürün ‘mutlaka katılmanız gerekli’ etkinliklerine dönüşüyor. Turgut Özal’ın cenaze töreni böyleydi mesela. Fakat toplumdaki kutuplaşmayla birlikte çeşitli grupları böyle ‘etkinliklere’ (cenaze töreninden bahsediyorum hala) katmak zorlaştı. Karşıt grupların cenaze törenlerine katılımını engelleme ve muhalif politikacılara cenazelerde gösterilen tepkiler bundan. Bazı cenazeler sadece o gruba ait merasimlere dönüştü, sınırlandı.

Akla gelen sorulardan biri, bu kolektif yas tutma gereksiniminin nereden geldiği… Kültürlerde sözü edilen kahramanların ölümleri hüzünlüdür. Hiç tanımadığımız, başka çağlarda oluşan mitolojik kahramanların bile yasını tutabiliyor, kahramanca ölümlerine üzülerek onlarla duygusal bağlar kurabiliyoruz. Abartı bu tür anlatıların en belirgin özelliğidir. Günümüzde birinin yasını tutmanız için onu kişisel olarak tanımanız gerekmiyor. Uzaklardaki birini kendine yakın hissederek onun yasını tutmak, ‘yas tutma gereksinimimizle’ ilgili. Bir de dinsel anlatılar ve ulusal kahramanlar üzerinden, bizzat tanımadığımız ama kendimize yakın bulduğumuz, duygusal bağ kurduğumuz insanların yasını tutarız.

Peygamber’in torunu Hüseyin’in ölümünü anımsama ve 10 Kasım bu tür anma gelenekleridir. Kısacası kültürlerde bu tür bir yatkınlık vardır. Bir başka hikâye ise, kentlere göçle birlikte toplu yas ritüellerinin değişmesi, bazı kişiler için kısa başsağlığı dileklerine indirgenmesi, hatta yas ritüelinin bazıları için tamamen ortadan kalkması, ama hala bilincimizde ve bilinç ötemizde böyle bir gereksinimin varlığını sürdürmesi. İnternette geçirdiğimiz vaktimizin bir kısmı, hiç yüz yüze tanışmadığımız sosyal medya ‘arkadaşlarımıza’ başsağlığı dilekleri sunmakla geçiyor. Bu bile bu gereksinimin virtüel olarak sürdüğü anlamına geliyor. 

Son yıllarda kendilerini bizzat tanımadığım halde ölümleri bende izler bırakan, üzülmeme neden olan bazı kişiler var, Berkin Elvan ve Deniz Poyraz gibi… Bunların en başında Hrant Dink ve Tahir Elçi geliyor. Bu iki maktul insanın ölüm fotoğrafları, her ölümün yalnız ve tek başına bir ölüm olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor; diğer yandan da bunlar hem gerçek anlamda bu kişilerin, hem de sembolik anlamda savundukları düşüncelerin kimsesizliğinin fotoğrafları.

Benim için bu iki insanın bir sokak ortasında soğuk bir asfalt üzerinde serili halleri çaresizliği, çıkmazları ve felç olma halini anlatıyor. Bu cesetler yaşadığımız gerçekliğin kırılganlığını da gösteriyor. Aklımızdan geçirmeye korktuğumuz konuları doğal bir biçimde dile getiren bu insanların ve cesaretlerinin bir kurşunla sonlandığının tanığı olmak… Lobisi ve savunucusu olmayan insanların sesi olan bu insanların seslerinin kesilmesi...

Bize anlattıkları acı, kendi acılarının teşhirciliğinden çok kolektif travmalarıyla nasıl baş ettikleriydi; onlara ait sandığımız acıların, yaşanan kolektif travmanın bendeki karşılığının dillendirilmesiydi. Ölüm bu kadar kolay ve sıradan olabiliyor. Bu ölümlerden geriye kalan ise uzakta, televizyonda gördüğümüz bu insanların fantezilerimizde ne kadar varsıl oldukları gerçeğinin yalanlanması ve yoksulluk... 

Hrant’ın ölümünü devlet kınıyormuş gibi yaparak halkın üzüntüsünü göstermesine sınırlı ve kontrollü bir izin verdi. Devletin bu tavrı, içinde hınç ve hüzün biriken kitlelerin cenaze törenine katılmasına cesaret verdi. Öfke ve hüzün bu kez korkunun üzerine çıkmıştı. Bu, sembolik olarak katledilenlerin bireysel kimlikleriyle grup kimliklerinin örtüştüğü bir törendi: “Hepimiz Hrant’ız!” Cenaze töreninde içimizden geçenler dile getirildi. Bu törenin özel bir yanı, bireyle grup arasındaki sınırların ortadan kalkarak ikisinin iç içe geçmesi ve bu bağlamda spritüal bir an olmasıydı (Verschmelzungsmoment). Hrant’ın ve Tahir Elçi’nin hayalleri bizim de hayalimiz; yaşadıklarının benzerlerinin bizim hayatımızda karşılığı var. 

Bu cenazenin hüznüne önceki kuşakların yası ve hüznü de karışıyordu, bu coğrafyada katledilen Ermeni ve Kürtlerin tutulamamış yasları da... Bu an, tarihsel suçların kabul edildiği bir andı. Suçu sahiplendiğimiz, ‘bizim suçumuz’ dediğimiz bir an. Sembolik, tarihsel ve temsili bir yastı, çünkü bu cenazedeki duyarlılık, bu ülkede katledilen her mazlumun yasıydı ve onlara yaşatılanlara bir itiraz anlamındaydı.

“Ve tabureye vurdu tekmeyi”nin, “yaşı büyütülerek idam edilenler”in son sözünün, “sırtımızdan vurdular” söyleminin ardına gizlenerek katledilen Ermenilerin, bir gecede hayatımızdan kaybolan Rumların, Madımak’ın ve terörist denilerek katledilen Kürt çocuklarının da yasıydı biraz. Bu hikâye uzun bir hikâye; “Ben de Hrant’ım!” diyenlerle “İlle dostun bir gülü” diyenlerin ortak hikâyesidir bu.

“Serez’in esnaf çarşısı”nın hikayesi... Hrant’a ve Tahir’e dökülen gözyaşları, bu topraklarda zulme uğrayan, katledilen herkes için kolektif bilinç ötemizde oluşan kolektif hafızanın gözyaşlarıdır biraz da. Devletin ve devletçilerin kirli işlerinin farkında olunmasına rağmen bunların değiştirilemezliğine bir isyandır…

Bu ölümler çok uzağımızdaydı ama bizden birinin ve hatta ‘biz’in ölümüydü. Yaşadığımız kimsesizliğin, güvensizliğin ve güvencesizliğin yeniden anımsatılmasıydı. Bizler olanların iyi yanlarıyla özdeşleştik: Duyarlı, entelektüel, empatik, başarılı. Ölüm fotoğrafları gizlediğimiz şeyleri yüzümüze vurdu: Yas, keder, hüzün, yoksulluk, mazlumluk ve katlimize ferman...

Hrant’ın cenazesi son kolektif duygu dolu törenimizdi. Tahir Elçi’nin uzak coğrafyada yaşaması, daha doğrusu o coğrafyanın insanlarını duygusal coğrafyamızda da uzağa atmamız aramıza bir mesafe koyuyor. Ama yine de bu ölümler, içimizdeki duygusal kaosun koordinatlarını bulmamıza, tarihsel yolculuklara çıkmamıza ve içimizde birikmiş, yer yer üzerini örtmeyi denediğimiz duygularla ilişkilenmemize olanak verdi.

Bu cenaze törenleri ve katılımlar, toplum olarak kolektif “yas tutabilme yeteneği”mizin (Alexander ve Margaret Mitscherlich) olduğunu da gösteriyordu. Bu da geçmişle yüzleşmenin, tarihe yeniden ve başka türlü bir bakışın umudunu doğurdu. Etnolojide temiz, suça bulaşmamış arı kültürler yoktur. Bu durum bazı kültürlerde suçun sürdürülmesine, fail geleneğine yol açabiliyor. Hrant ya da Tahir’in cenazesi, bu topraklardaki ‘suç’la yüzleşme ve bu topraklarda dökülen kanın yasını tutma fırsatıydı bir bakıma.

Bu cenazelerde hissedilen acı aynı zamanda başka, eski acıları da anımsatıyordu ve bu ‘geleneğe’ dur deme isteğini de içeriyordu... Bir itiraf imkânıydı; etnik kimliğine, inancına, cinsiyetine ve yaşına bakmaksızın öldürülen her canın acısını hissetme imkânı. Toplum ve kültür olarak bizi kirleten, kolektif bilinç ötemize kodlanan kire filtre koyma ve devletin cani yüzünü deşifre etme imkanıydı biraz da. Barışı ‘savaşsızlık hali’, ateşkes dönemlerini ‘barış’ sanma yanılgısından da kurtulma, gerçek barışa bir adım daha yaklaşma fırsatıydı. Bu cenazelerde oluşan dengeli öfkeden yürüyerek, gözyaşlarımızın izini sürerek yol alabilme, acılarımızı kardeş yapma ve barıştırma imkanıydı biraz da... 

Bir empati yığını oluştu bu cenazelerde. Irkçılık önce empatiyi katledeler ve insanı insandışılaştırır. İşte bu cenaze törenlerinden sonra devlet bu empatiyi katletti bir kez daha. Onlarca kez seyrettiğimiz filmler yeniden ve yeniden yayınlanıyor ve biz bilmem kaçıncı kez izliyoruz. Her sahnesini bildiğimiz, her diyaloğunu ezberlediğimiz ama gene de izlediğimiz filmler...

Kemal Sunal, Zeki Alasya, Tarık Akan’lar... İnsan usanan ve canı sıkılan bir canlı olmasına rağmen yeniden ve yeniden aynı filmi izliyoruz... Ve aynı filmi devlet yeniden sokuyor vizyona ve ırkçı makinistler koptuğu yerden yapıştırıyorlar filmi bir daha... Vatan, millet, sakarya... Sakarya aslında özel bir isim, büyük yazılmalı ilk harf; bu kadar tekrar edilen bir şeyin hiç de özelliği kalmıyor ama gene de bu kadar etkili olabiliyor... Her şeyin küçüldüğü bir zaman dilimi... 

Çeşitli kontekstlerde suça bulaşmış olan toplumlar, bu suçu anımsatan her konuyu inkâr eder, bununla mücadele eder ve daha da önemlisi, yas tutabilme yeteneğini kaybeder. Umulmadık bir yerde, mesela sıradan bir filmi izlerken gözlerimizin yaşarması ve çok uzaklarımızdaki herhangi bir acı olaya gösterdiğimiz duygusal tepki, bu yüzleşmeden kaçışımız ve inkarımızla ilişkilidir.

Mesafe koyduğumuz bir olayın kontrollü üzüntüsüdür belki bu nedenle... Cenaze töreninin kalabalıklığı bir ürküntü de yaratıyor. Çünkü bu ülkede sokağa çıkanların galeyana yatkınlığı var. Bu kadar yoğun duyguların yaşandığı, hüznün, kederin ve haklı öfkenin olduğu böyle bir toplantıdaki insanların duygulanım olgunluğu bu halka bir ders niteliğindeydi. Bu, yoğun duyguların dönüştürülebildiği örnek bir törendi; katılımcıların bu kadar birikmiş öfkeye rağmen yasa vurgu yapmaları ve kardeşliği öne çıkarmaları bu yüzden çok önemliydi. 

Barışın da sembolik ama çok etkili jestleri vardır. Psikanalist Lilly Gast bir yazısında şu örneği anlatır: 7 Aralık 1970’de Varşova’da Yahudileri anmak amacıyla anıta bir çelenk konulacaktır ve anıtın önünde Willy Brandt dizlerinin üstünde saygı duruşunda bulunmaktadır. Bu jest çok önemliydi, çünkü Yahudilerin çektiği acının sembolünün önünde Alman başbakanı diz çökmüştü; bahanesiz, hilesiz, hakiki... Bir acı kabul edilmiş ve bu kabule Brandt’ın duygu desteği tamdı. Bu, sorumluluğun, suçun ve mağdurun çektiği acının tartışmasız kabul edildiği anlamına da gelir. Bu hareket spontane gelişmiş, politik hesapların olmadığı insani bir jesttir ve teknik bir özür dileme değildir.  

Peki bizde nasıl özür dilenir? Erdoğan da Dersim konusunda özür diledi (anımsayan var mı?). Bu iki özür arasındaki fark nedir? Aslında ikisi de devletin üst düzey aktörlerinin dilediği özürlerdi. Erdoğan’ınki bana göre teknik, siyasi hesaplı ve inandırıcı olmayan bir özürdü. Erdoğan bu özürde kendisini dışarıda tutarak kendisinden öncekilerin suçunun altını çizmek için, siyasi rakipleriyle hesaplaşmayı amaçlayarak özür diledi. Bu özürdeki öncelik mağdurların acıları değil, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun eleştirilmesiydi; böylelikle onların suçlarının sabitlenmesi hedeflendi... Bir özrün kabulü mağdurların tepkilerinde belirginleşir; gidin Dersimlilere sorun bu etkiyi...

Bir özür samimi olduğunda bu bir tutuma dönüşür. Erdoğan’da ‘suç bilinci’ oluşmuş bir tutum görüyor musunuz? Benim hatırladığım kadarıyla Erdoğan birkaç kez hata yaptığını söyledi; bu söylemlerde de kendisi pasif ve mağdurdu: “Beni kandırdılar!” Sorumluluk ve suç böylece “kandıranların” üzerine ihale edildi; kendisi ise masum ve kandırılandı... Bu ülkede zulüm yapanlar, fail olanlar hala kendilerinin mağdur olduğu zamanlardan ve mağduriyetlerinden söz ediyorlar.

Psikanalizde mağdur pozisyonundakilerin zamanla fail oldukları teorisi vardır. Dayak yiyerek büyüyen çocuklar da kendileri anne/baba olduklarında çocuklarını döverler ve böylece bir fail geleneği oluşur.  Eski mağduriyetlerinin ardına gizlenme çabalarıyla (“baş örtülü bacılar” ya da “mahkumluk anıları”) failliklerini gizlemeyi, yaptıkları yanlışların ve işledikleri suçların üstünü örtmeyi de deniyorlar. Pazarlamacılıktan gelenler, ülkeyi yönetirken her gün yeni bir yalanı “biz mağduruz” söylemiyle  pazarlıyorlar...

“Sarılın ve barışın” metodu bu kadar etkisiz olmasına rağmen yeniden yeniden deneniyor. Bu topraklarda milyonlarca insanın kolektif travması var. Travma geçirmiş insanlarla çalışan terapistler bilirler: Hile yaparsanız başarısız olur ve kaybedersiniz. Ne demek istiyorum: Bu topraklarda yaşanmış bir Ermeni meselesi var; bir kuşak ötemizdeki bir faciadan söz ediyorum. “Tarihçiler halletsin” demek, hile yapmaktır. Hangi tarihçi, hangi belgeyle Kayseri’nin, Malatya’nın bir köyünde yaşanmış bir acıyı dindirebilir ki?! Hayatınızda hiç acı yaşamadınız mı? “Kürtçe televizyon kanalı kurduk, daha ne istiyorsunuz?”un bazı hayatlarda karşılığı yok...

Televizyon izleterek acıların giderildiği nerede görüldü? Size daha hilekâr bir örnek vereyim: Devletin Alevileri sevmediğini bilmeyen yok. Alevilere devlet çatık kaşlı ve kötü. Bazı iyi niyetliler “Öpüşün ve barışın, bu düşmanlık bitsin” diyorlar; insani bir çaba... “Devlet iyi niyet belirtisi olarak cemevlerinin elektrik faturasını ödesin” diyorlar. Ama devlet böyle minimal insani bir çabayı bile reddediyor. Yavuz’la başlamış, yüzlerce yıldır süregelen bir hikâye. Yüzyıllardır yapılan zulmün ve kıyımın elektrik faturasıyla eşitleneceğini ummak ve sanmak...

Barışmak güzel ama çok zor, gerçekleşirse de çok güzeldir. Barışın kapısı “yüzleşmek”, “suç bilinci geliştirmek”, bağışlanma derdinde olmak, asıl kendi içinde insanın kendisini bağışlama eğilimiyle açılabiliyor. Yıkılanı onarmak mümkün değil ama yıkılanı “onarma çabası” insan olma çabasıyla örtüşüyor çoğu kez...  Yüzleşemeyi beceremeyenler fail geleneğini de miras bırakıyorlar gelecek kuşağa ve gelen kuşak da kendi “öteki”sini bularak, yaratarak “fail” ve suçlu oluyor.

Bu kontekste “yüzleşmek” insan olma, “fail geleneğini kırmak” olarak da görülebilir. Irkçılık ve faşist olmak birçok ülkede “suç” kabul edilmişken, en azından arlanma yaratırken bu ülkede ırkçıların kendilerine güzel isimler bularak övünmeleri belki de bu yüzden... Faşist ve ırkçı olmanın ayıp, günah ve suç olmadığı ve hatta ırkçılığın ulusal ve bireysel kimliğimize eklemlendiği bir toplum haline belki de bu yüzden gelindi... Hasret Madımak’ta yanarken oğlu anasının karnındaydı. Alevilerle barış isteyenler, bulun bu çocuğu ve anlatın derdinizi!  

Travma yaşamış insanlarla psikanalitik çalışanların ortak deneyimidir: Travma insanlarda sembolize etme yeteneğini yok eder. Travma hafızamızın alamayacağı (işkence ve tecavüz gibi), insanlığımızla bağdaştıramayacağımız bir yerdedir. İnsanlık dışı olduğu için de insanın anlayabileceği ve anlatabileceği bir ortak dil yoktur. Çünkü travma anı anlaşma dilinin yok edildiği bir andır aynı zamanda.

Bu an düşünüldüğünde, o anı konuşmayı denediğimizde, o anın ifade edilemez bir an olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz; suskunluk olur. Önce suskunlukla anlatılabilen bir şeydir travma. Travma anı, çektiğimiz sonsuz acıya rağmen inanamadığımız, anlamadığımız, anlamlandıramadığımız bir andır. Bu kadar ‘sahici’ ama bu kadar da gerçeküstü bir andır. Susulur... ‘Travmatik söylenemezlik’ ve ‘travmatik susma’ diye adlandırdığım bir şey ortaya çıkar. Brandt’ın diz çökmesi, konuşma dilinin aşıldığı, söylenemeyenin başka sembolik bir dille söylenebildiği bir andır. Bu anlamda söylenmeyen çok açık bir biçimde anlaşılır…

John Berger, Ernesto “Che” Guevara’nın öldürüldüğünü belgelemek amacıyla basına dağıtılan fotoğrafını incelerken, bu fotoğrafla İsa resimleri ve anlatıları arasındaki ilişkiye dikkatimizi çeker ve bu fotoğrafta ‘söylenemeyeni’ sayfalarca anlatır. Vietnam savaşında çekilen fotoğrafların etkilerini tekrar düşünelim... Benzer fotoğraflar çoğaltılabilir. Tahir Elçi’nin sokakta bırakılmış sahipsiz fotoğrafı da öyle bir fotoğraftır. Hrant Dink’in altı delik ayakkabısı adeta bir ölüm ve yalnızlık dersi, aynı zamanda ekonomi ve sosyoloji dersi gibidir bir an...

Cenaze törenlerinde “Bir ölür bin geliriz” diye bağırırken ölen arkadaşlarımıza yas tutmaktan kaçındık, yas tutmayı erteledik belki de. Yas tutamayanlar, acıyı hissedemeyenler “unutmayacağız” diye bağırırken unutmaya başlarlar biraz da... Sanıyorum sevgili Ahmet Telli yazmıştı, sevdiklerine ‘sen’ dediğini. Ölümlerden bile bir şeyler öğrenmeli. Katledilmiş, sokakta terk edilmiş fotoğraflarınız bana verdiğiniz son konferanstı. Bu, katledilmenizi kutsadığım, yücelttiğim anlamına gelmesin... Yas tutmanın birçok çeşidi var; yazmak da yas tutmak olabiliyor... Yokluğunuzda hala eksikliğim. Güle güle...

 

*Psikanalist-Etnopsikanalist