ARTI GERÇEK- Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, işkence gördükleri iddiasıyla gelen bu yıl TİHV'e gelen kişilerde, 2001 yılından beri en yüksek başvuru seviyesine ulaştığını açıkladı. 2001'de cezaevlerindeki açlık grevleri nedeniyle TİHV'e 1000'e ulaşan başvuru olduğunu hatırlatan Fincancı, "Devlet şiddeti ve işkence o kadar yaygınlaşmışki 11 ayda 840 başvuru almışız. Bu yıl sonuna kadar 1000'i aşacağımız anlamına geliyor" dedi.

ARTI TV'de yayınlanan 'Söz Sırası' programında konuşan Fincancı, mağdurlar tarafından işkence davaları açılmasın diye karşı davalar açıldığını ve bu sayının bu yıl 52 bine ulaştığını söyledi.

Fincancı'nın konuşması şöyle: 

"İşkencenin Türkiye'de geldiği durumu biraz sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında Türk Ceza Kanunu'nda işkence, dünyanın pek çok ülkesine göre çok daha geniş kapsamlı ve nitelikli bir biçimde tanımlanmış durumda.

İnsanlık onuruna aykırı her türlü davranışı, kamu görevlileri tarafından gerçekleştirilen davranışları Türk Ceza Kanunu 94 maddesi işkence olarak tanımlıyor. Ancak Türkiye'de son dönemlerde yeni bir uygulama başlattı yargı mensupları. İşkence maddesinden soruşturma başlatmak ya da davaları ilerletmek, kovuşturma sürecini ilerletmek yerine, gene Türk Ceza Kanunu'nda bir başka maddeden, 'eziyet' suçundan soruşturma açıyorlar. Kovuşturma da eziyet suçundan ilerliyor. Oysa eziyet suçu bireysel bir suç.

Şöyle tanımlamak mümkün; diyelim ki bir polis Ali'miz vari, Ayşe Hanım'la evli. Polis Ali, Ayşe Hanım'ı gözaltına alıp, kamu görevlisi sıfatıyla sıfatıyla özgürlüğünden alıkoyarak, şiddet uygularsa bunun adı işkence. Polis Ali eşi Ayşe'ye özgürlüğünden alıkoyma davranışı gösterir, kamu görevlisi sıfatı ile değil eş Ali olarak şiddet uygularsa, bunun adı aile içi şiddet. Eğer bu tekrarlayan ve gerçekten kişinin acı çekmesine neden olacak nitelikteyse de 'eziyet suçu' kapsamında değerlendirilebilir.

O yüzden eziyet suçu Polis Ali'nin kamu görevlisi sıfatıyla işlediği bir suç olamaz. Burada kamu görevlisi sıfatının şöyle bir önemi var; işkence suçundan yargılandığında kolluk görevlileri, kamu görevlisi olma halini askıya almak, soruşturma ve kovuşturma sürecinde; ceza alırsa da kamu görevlisi olarak çalışamamak gibi bir düzenleme söz konusu.

O yüzden bu suçun ayrımını yapmak, yargı mensuplarının işkenceden değil, ama eziyetten dava açmasını engellemek gerekiyor. Yargı mensupları tabii ki bunu çok iyi biliyorlar. Sevgili Öztürk Trükdoğan da söyledi. Aslında Türkiye'de işkenceye görünmez kılmaya dönük bir tutum var. Bir yandan da işkence suçunu yargıda görülmez kılarken, devletin resmi haber ajanslarında işkence görüntüleri sergilenerek, evlerin salonlarına kadar işkence görüntüleri sokuluyor. Böylece Türkiye'de devlet şiddetini insanları korkutmak amacıyla kullanıyor. 

Sevgili Öztürk Türkdoğan BM'deki işkence tanımını ayrıntılı olarak sizlerle paylaştı. Özellikle korkutmak ve sindirmek amacıyla yapılan eylemler de işkence tanımı kapsamında değerlendirilebiliyor. 

O zaman evlerinin salonlarına parmak sallayan bir devlet şiddetiyle karşı karşıya kalan insanlar, bir biçimde devletin işkencesine maruz kalmış da sayılabilir.

Aslında bu uzun zamandır özellikle ABD işgalleri ile başlayan süreçte, Guantanamo ve Ebu Garip görüntülerinin evlerimize sokulmasıyla, ABD'nin dünyaya parmak salladığ bir hal almıştı. bu dönemde insan hakları ve güvenliği öne çıkararak devletler, devlet şiddetini meşru gösterme yönünde tutum almışlardı. Bu uzun süredir böyle devam ediyor.

Öztürk'ün de dediği gibi pek çok bakanlık AB ile 'insan hakları' üzerine bir takım projeler yapıyor. şimdi insan hakları yeni eylem planı gündemde, ama işkence demekten bile kaçınıyorlar projelerin adında. 'Kötü muamele' olarak geçiyor ve Avrupa Birliği de maalesef bunu kabul edip, proje yapılmasına olanak sağlıyor. 
Sonuçta sevgili Öztürk paylaşmıştı Türkiye İnsan Hakları Vakfı'na son 11 ayda, 840 başvuru oldu. İşkence gördükleri iddiasıyla gelen kişiler, tedavi süreçlerinin düzenlenebilmesi için Türkiye İnsan Hakları Vakfına başvurudula. Bu 2001 yılından beri en yüksek başvuru sayısı anlamına geliyor. 

Çünkü 2001'de de 19 Aralık cezaevi katliamı sonrası, açlık grevi sürecinde olaninsanlar, açlık grevinin meydana getirdiği bedensel ve ruhsal zararların giderilmesi için, bu tedavilerinin düzenlenebilmesi için Türkiye İnsan Hakları Vakfına başvurmuşlardır. Biz 1000'e ulaşmıştık o dönemde.

Şimdi öyle bir toplu katliam halindeyizki, demek ki devlet şiddeti ve işkence o kadar yaygınlaşmışki 11 ayda 840 başvuru almışız. Bu yıl sonuna kadar 1000'i aşacağımız anlamına geliyor.

Bir başka gösterge, yine rakamlardaki artışa dair. Özellikle bizim, insan hakları mücadelesi yürütenlerin "ikiz davalar" diye tanımladığı, 'polise mukavemet' iddiası ile başlatılan soruşturmalar. Şimdi bir yıl geriden geliyor rakamlar. Polise mukavemet davalarının açılma oranı 2018'de 26 bini geçtiğini görmüştük. Bu çok ciddi bir rakam ve o dönemde işkence maddesinden açılan soruşturma ise yalnızca 42'ydi. Şöyle ifade ediyorduk, demek ki o zaman işkence 26.042 olmalı. Çünkü 'polise mukavemet' davası açmak aslında insanların işkence iddiası ile yargıya başvurmasını engellemeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu 26 bin insan işkence dolaysıyla baş vurmasın diye böyle bir dava açılıyor. 

Peki 2018 rakamları ne? 2018 rakamları 51 bini aşmış durumda. Yani 2017'den 2018'e iki katına çıkmış 'polise mukavemet'ten açılan soruşturma sayısı. Bu çok dehşet verici. 52.000 insan, aslında işkence suçundan işlem yapılması gerekirken, tam tersine karşı dava açarak işkence yaptıkları insanların dava açmasını engelliyor. Suç olarak tanımlanmış olmasına rağmen Türkiye'de meşrulaştırılıyor. Biz Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak tabii ki böyle süreçler yaşayan insanların tedavilerinin düzenlenebilmesi için bize başvurmalarını istiyoruz. Ki bu süreci aşalım. Korku yaşamadan dava açma konusunda kararlılık gösterebilsinler."