Adnan SERDAROĞLU


ARTI GERÇEK- Bugün Söz Sırası'nda 3 önemli konuyu dile getirmeye çalışacağım. Birincisi son günlerde çokça tartışılan ve hepimizin içimiz yanarak seyrettiği Marmara'daki durum. Marmara Denizi'miz maalesef can çekişiyor. Yıllardır çevreye duyarı olan insanlar, bizler de dahil, Marmara Denizi'ne sahip çıkalım diye çırpınıyoruz. Sesimizi dile getirmeye, sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Ancak görüldü ki bu çığlıklarımız bugüne kadar birilerinin kulağına gitmedi. 

Artık bugün görülüyor ki Marmara Denizi'nde izlenen yanlış politikalar bugün bu denizi bu hale getirmiştir. Şu an yaşanan müsilaj sorunu da yıllardır süregelen yanlış arıtma, atık su politikalarının sonucudur. Yıllarca yeterli derecede arıtılmayan evsel atık sular, biyolojik arıtmadan geçirilmeyen bu sular Marmara'ya boşaltıldı, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının işbirliği ve göz yummasıyla yapıldı bu cinayet ve tüm kurumlar tarafından seyredile seyredile işlendi. 

Marmara kıyısında şu an 30 milyon insan yaşıyor. Yüzlerce sanayi tesisi, organize sanayi bölgeleri kuruldu. Maalesef en büyük sanayi bölgesi olması iddiasıyla Marmara Denizi çevresinde bilerek ve isteyerek bir ekolojik kıyım yaşatıldı. Birileri kârlarına kâr katarken bunun bedelini bizler, yani halk ödemeye başladı. 

Tüm bunların yaında diğer bir sorun ise DİSK yönetimi olarak yürütmeyi durdurma davası açtığımız Kanal İstanbul projesidir. Bu ucube proje Marmara Denizi'ni ve etrafında yaşayan bizleri yani diğer tüm canlıları yok etme projesidir. Bilimsel olarak da teknik olarak da kabul edilebilecek hiçbir tarafı yoktur. Sadece rant sağlama kapısı haline dönüşmüştür. Eğer bu inat devam ederse burada yaşanacak ekolojik kıyımın da hiçbir telafisi olmayacaktır.  

Diğer bir konumuz ise işçilerin canını yakacak olan İcra ve İflas Kanunu ve Meclis'e verilen teklifle yasalaştırılan durum. Bir kez daha gördük ki siyasi iktidar işçi haklarına saldırmaya devam ediyor. 50 AKP milletvekilinin imzasıyla Meclis'e sunulan ve genel kurulda kabul edilen İcra ve İflas Kanunu, kredi borçlarının işçilik alacakalrından daha önemli hale gelmesini sağlamıştır.

İşçi, İcra ve İflas Kanunu geçmeden önce tahakkuk etmiş ihbar ve kıdem tazminatları ve işverenden tüm alacakları öncelikli olarak alacak haline gelmişken bugün yapılan bu yasal düzenlemeyle birlikte birinci sırada olma özelliğini kaybetmiştir. İşçilerin hak etmiş oldukları ihbar ve kıdem tazminatı imtiyazlıdır. Yani, rehinli alacaklardan daha önce alacak olarak ortaya konulması gerekmektedir, bu zamana kadar da böyleydi. 

Ancak yeni teklifle konkordato sürecinin iflasla sonuçlanması sonucunda kredi borçları işçilik alacaklarından önemli hale getirilmiştir. Böylece işçilik alacakalrı üçüncü sırada imtiyazlı alacak haline dönüşmüştür. Yani işverenlerin bankalara olan borçları konkordato sürecinin iflasla sonuçlanması halinde işçilik alacaklarından daha imtiyazlı sayılmaktadır. 

Yapılan bu düzenlemeyle batan şirketlerden ki bugüne kadar yüzlercesi örnek olarak önümüzdedir. Batan şirketlerden zaten zor olan işçi tahsili artık imtiyazlı hale gelmektedir. Devlet alacağını almakta, bankalar alacağını almakta, geriye en ufak bir şey kalmamışsa olsa da işçi bu geriye kalmamış olandan ne alabilecekse alacak duruma getirilmektedir. 

Üçüncü konumuz ise işsizlik. Bugün TÜİK yeni verilerini açıkladı. Türkiye'de nisan ayı işsizliği yüzde 13,9 yani 4 buçuk milyon işsizimiz oldu. TÜİK'in açıklamış olduğu en önemli veri dar tanımlı işsizlikten ziyade geniş tanımlı işsizliği yani DİSK'in aylardır, yıllardır açıklama yaparak TÜİK'i açıklamak zorunda bıraktırdığı konu, geniş tanımlı işsizliktir. Bu geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 27,4 olarak belirtilmiştir. Yani 10 milyona yakın geniş tanımlı işsizimiz vardır. 

Bu rakalmlar salgının başından çok daha kötü bir işsizlik olduğunu gösteriyor Türkiye'de. Türkiye'de çalışma çağındaki 63,5 milyon insanın sadece 19 milyonu tam zamanlı olarak çalışıyor, kayıtlı olarak çalışıyor. Ayrıca her 100 kadından sadece 16'si kayıtlı ve tam zamanlı olarak çalışıyor. Genç ve üniversite mezunu işsizleri ise hiçbir şekilde dile getirmek istemiyoruz çünkü orada çok daha vahim bir artış söz konusu. 

Ne yazık ki gerçekler acı ve bizler bunları söylemek, dile getirmek zorundayız ve bunlara karşı da mücadele etmek zorundayız.