Esra ÇİFTÇİ


ARTI GERÇEK - Yoksulluk toplumun tüm kesimlerini derece derece etkiliyor şüphesiz. Ama yoksulluğu yükünü, ağırlığını omuzlarında en fazla hissedenler göçmenler kadınlar ve emekliler olsa gerek. Dün bölgedeki zorunlu göçerliğin yarattığı mağduriyeti ele almaya çalışmıştık. Bugün de kadınların ve emeklilerin durumunu dile getirmeye, onların sesi olmaya çalışacağız.

Toplumsal cinsiyet rollerindeki eşitsizlik, toplumsal yaşama katılımlarının engellenmesi, kadınların daha ağır biçimde yoksullukla karşılaşmasına neden olmakta. 
Kadının toplumsal statüsündeki gerilikler, kadını güçsüz ve erkeğe bağımlı kılan politik yaklaşımlar ve uygulamalar da kadın yoksulluğunu artırıcı nedenler arasında.
 Eğitim olanaklarından yoksun, mesleği olmayan, sosyal güvence kapsamı dışına itilen, korumasız, hem “kadın” hem de çoğu kez bir “eş” ve “anne” olmanın getirdiği yükün altında yaşamını sürdürmek zorunda kalan kadın için yoksulluk “kaçınılmaz bir gerçek” olarak karşımıza çıkmaktadır. 

İşte kadınların yoksullukla imtihanları: 

ULFİYE ÖZCAN: YAŞAMAKSA YAŞIYORUZ

“6 yıldır işsizim. ani Tolstoy demiş ya, ‘yiyordu, içiyordu, uyuyordu uyanıyordu ama yaşamıyordu’  Bizimkisi de öyle bir şey.  Yaşadığımızı sanıyoruz ama yaşamıyoruz ya da yaşayamıyoruz. 6 yıldır işsizim ve iş bulamıyorum ne yazık ki.  Önceden iyi kötü bir yaşamımız vardı.  Şimdi sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz. 
 Ailemle olmasam onu da nasıl yapardım bilmiyorum.  Türkiye’deki istatistiklere göre ailem de yoksulluk sınırında yaşıyor aslında.  Ben de Tolstoy’un dediği gibi yaşamıyorum aslında.  Sosyal bir hayatım yok, bir kitap almak istesem alamıyorum, bir yere gitmek istesem gidemiyorum.  

Arkadaşlarımla olan ilişkilerimi bile etkiledi işsizlik.  Evet aç değilim belki ama ihtiyaç olarak gördüğüm çok şeyi de yapamıyorum.  Çünkü çok şey gelip cebindeki paraya dayanıyor ve benim cebimde olmuyor. Şehir içinde bile bir yere gitmek istesem dolmuş parasını hesaplamak durumunda kalıyorum Yoksulluksa bu da yoksulluktur.”

ZÜMEYRA OĞUZ TEMUR: HEP MUTSUZ VE DÜŞÜNCELİYİZ

“Uzun yıllar esnaflık yapan biriyim. Daha önce kendime ait iş yerim vardı ve gittikçe mevcut olan sermaye yavaş yavaş tükendi. Elbette ki tükeniş birden olmadı ama büyük marketlerin büyük iş yerlerinin yine elinde daha büyük sermayesi olanlara karşı sen gittikçe eriyorsun.

Maalesef bu ülkede özellikle yaşı genç olan insanlar çalıştırılmak isteniyor. Tezgahtarlık, ucuz iş gücü, sigorta yapılmıyor ve bunun yanında itaat edebilecek itirazda bulunamayacak insanlar aranıyor. 

Uzun bir süre işsiz kaldıktan sonra bir süre yaşlı bir teyzeye bakıcılık yaptım. Onların da bana sundukları imkanlar maalesef kiram ve faturalarımı bile karşılayacak düzeyde bile değildi. İki tane öğrenci çocuğum var onların ihtiyaçlarını karşılamayı bırak kiramı bile karşılamıyordu. ‘Bu işi çok iyi yapıyorsun, annemize çok iyi bakıyorsun” diyorlardı. O zaman bana en azından asgari ücret ve sigortamı yapın dediğimde ise ‘üzgünüz, biz sigorta yapamayız ve bu ücreti veremeyiz’ ile karşılaştım. Maalesef her gün biraz daha azaltarak biraz daha kısıtlayarak yaşıyoruz.”

Şimdi sözü Ev İşçileri Sendikası (EVİD-SEN) Genel Başkanı Gülhan Benli’ye veriyoruz: 

‘EV İŞÇİLERİ' İNTİHARIN EŞİĞİNE GELİYOR

“Ev işçileri, yani kadınlar bu süreçte dibe vurdu. Çocuğunun sütünü, bezini, temel ihtiyaçlarını karşılayamadı. Bir anne için bir baba için çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılayamaması ölmekten beter. Kaç kişiyi intiharın, ölümün eşiğinden çevirdik. Devlet ev işçilerine yasal düzenlemeler yapmadığı için, yok saydığı için bu süreçte ev işçileri gerek sosyal gerek hukuki düzenlemelerden yararlanamadı. Pandemi sürecinde kısa dönem ödeneği vardı, hiçbirinden yararlanamadılar.
Ayrıca baba, koca, kardeş tarafından şiddete maruz kaldı kadınlar. Çünkü pandemi sürecinde eve para götüremediler ve bu yüzden ailede göze battılar. Tacize maruz kaldılar. Çok kötü duruma düşenler oldu, sokakta kalanlar oldu. O kadar korkunç şeyler yaşandı ki hangi birini anlatayım. İntihara kalkışan arkadaşlarımız oldu. Çocuklarının eğitimini sağlayamadığı için suçluluk duyan arkadaşlarımız oldu.” 

EMEKLİLER İNSAN ONURUNA UYGUN BİR ŞEKİLDE YAŞAMAK İSTİYORLAR

Yoksulluğu en derinden hisseden kesimin önemli bir bölümünü de emekliler oluşturuyor. Konut sorununu çözememiş, evi olmayıp kiracı olarak yaşayan emeklilerin durumu çok daha zor. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde oturulamayacak evlerin kirası 2 bin TL’den başlıyor. Emeklilerin birçoğu emekli olduktan sonra da çalışmak zorunda. Arkadaşlarının evine sığınmak zorunda kalan emekliler var. Şimdi de emeklilere kulak veriyoruz: İsim vermeye çekiniyorlar, başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlar; korkuları gibi feryatları da ortak:

Y.B:  “63 yaşındayım eşimden emekliyim. Merdiven siliyorum, Pandemi sürecinde çalışamadım. Bankadan kredi çektim, emekli maaşımın bir bölümü de krediye gidiyor, merdiven sileceğim apartmanlar bulursam karnım doyuyor, bulamazsam açım.”  

P.D:  “Elektrik, su ve doğalgaz faturaları çok yükseldi. Faturaları da kira öder gibi ödüyoruz artık. Yazın birkaç aylığına köyüme gidiyorum, eve döndüğümde kullanmadığım faturaları ödüyorum. Yok sayaç okuma, yok vergi. Faturalara itiraz da yok. Eskiden bir fatura yüksek geldiğinde itiraz ediliyordu, o fatura inceleniyordu. Parlamentoda bir kanun çıktı, kanunda faturalara itiraz edilmeyecek, ne gelirse o ödenecek diyor”

A.G: “20 lira 30 lira p azar alışverişi yaptığımız günler vardı, şimdi o paraya bir kilo sebze alınmıyor. Sebze, meyve, süt, peynir fiyatları almış başını gidiyor. En çok kullanılan Ayçiçek yağının yanına yanaşamıyoruz. Ağza alınmayacak peynirin kilosu 60 liradan başlıyor.” 

D.M “Eşim vefat etti, maaşının belli bir bölümü bağlanıyor, o da bin 800 TL. çocuklarım bana sahip çıkmasaydı durumum perişan olurdu. Çocuklarıma muhtaç olmak çok ağrıma gidiyor. Asgari ücret iki bin 825 TL ve açlık sınırının altında, ben ne durumdayım düşünün. Cumhurbaşkanı en düşük emekli maaşını bin 500 TL yaptığı için övünüyor. Bir çoğumuz ya oğlumuza ya kızımıza yüküz, tabi çocukların koşulu olursa. Şimdilerde onların da durumu hiç iyi değil.” 

“EMEKLİLİK, YOKSULLUĞUN VE SEFALETİN ADIDIR"

Emekliler Dayanışma Sendikası (EDS) Genel sekreteri Hasan Ergül, emeklilerin bu durumunu şu sözlerle anlatıyor:

“Ülkemizde emeklilerin durumunu doğru tespit edebilmek için, yaşadığımız dünyayı, sistemi doğru tahlil etmek gerekiyor. 1990 sonrası süreçte, sosyalist sistemin dağılması ve karşı-devrimlerin gerçekleşmesi ile, emperyalist kapitalistler adeta zembereğinden boşalmışçasına, tüm dünya işçi sınıfına, emekçi halklara azgınca bir saldırıya geçtiler. Zafer naralarıyla, uzun yıllara dayalı mücadelelerle kazanılmış, tüm hak ve özgürlüklere saldırdılar. Birçok haklarımızı gasp ettiler. Öncelikle işçi sınıfının partilerini, sendikalarını darmadağın ettiler. Örgütsüzlük dayatıldı.”

Ergül, İşçi sınıfı hakları, ne kadar gelişkinse, emeklilik o kadar güvencelidir diyor. Ergül, bu yüzden önce işçi haklarını gasp ettiler diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor: 
“Dünya Bankası, 1990 yılında hükümetlere sunduğu tavsiye mektubunda, sosyal güvenlik kurumlarınızı gözden geçirin derken şunu söylüyordu: Bilimsel teknolojinin gelişmesi sebebiyle insan ömrü uzamıştır, emekliler uzun yaşıyorlar, devletlerin sırtında yüktürler. Emeklilik yaşını yükseltin, uzun süre maaş almasınlar. Bu emri uygulayan, 1990 sonrası hükümetler de, mezarda emekliliği getirdiler.30 yıldır dünya bankasının emirlerini uygulayan iktidarlar, sosyal güvenliğe devlet desteğini de kaldırıp, emeklileri bütçe dışına ittiler. Sosyal güvenliğin tasfiyesi diyebileceğimiz bir süreç yaşanıyor artık. Emekli maaşları, artık sefaletin de altındadır. Asgari ücretin iki bin 825 TL olduğu ülkemizde, en düşük emekli maaşı bin 500 TL’ ye yeni yükseltilmiştir ve iktidar bununla övünmektedir. Bu insan onuruna yapılmış en büyük saldırıdır. Artık emeklilik sefaletin, yoksulluğun adıdır.”

DAYANIŞMA AĞLARI YOKSULLAŞAN AİLELERE UMUT OLDU

‘Derin Yoksulluk Ağı’ kurucusu Hacer Foggo, yoksulluğa dayanışmayla çözüm üretmeye çalışanlardan. Hacer Foggo, dayanışma ağlarının ortaya çıkış hikayesini şöyle anlatıyor:

“COVID-19 salgını sürecinde işini kaybeden, işini yapamaz duruma gelen kişileri, kesimleri destekleyen, görünürlüklerini artırmayı hedefleyen; salgına karşı yeterli önlem alamayanların karşısında çeşitli dayanışma ağları ortaya çıktı. 

Dayanışma ağları pandemi süresince ‘yoksullaşan’ ailelere umut oldu. Bu dayanışma ağlarının en önemli özelliği ise dayanışmayı ‘yardımseverlik, hayırseverlik’ değil hak temelli bir bakışla yapmaları ve yoksulluğun yarattığı güçsüzlüğe, gelecek kaygısına ve öfkeye karşı ‘buradayız’ mesajını vermeleriydi. Yani eşitsizliğe karşı durmanın, ‘yardım’ değil, kalıcı eşitsizliğin farkına varılmasını, azaltılmasını hedefleyen dayanışmalar örgütlendi. 

Bu dayanışma ağlarından biri de pandemiyle birlikte iyice yoksullaşan güvencesiz ve günlük çalışanlarını desteklemek için bizlerin kurduğu Derin Yoksulluk Ağı’ydı” 
Foggo’ya derin yoksulluğun ne olduğunu sorduğumuzda, şöyle açıklıyor: 

“Derin yoksulluk, gelir düzeyi ve göstergelerin yanı sıra kronik bir sosyal dışlanma ve eşitsizlik, açlık sınırının altında yaşama, temel beslenme, bakım, barınma, sağlık, psikososyal destek giderlerini karşılayamama durumu. 

Derin yoksulluğun en önemli belirtisi nesiller arası süren yoksulluk, anne-babadan çocuklarına kalan tek mirasın da yoksulluk olmasıdır. Her gün o günün nasıl geçeceğini, ne yiyeceğini, kirasını nasıl ödeyeceğini, bazen nerede uyuyacağını, temiz suyu nereden bulacağını, bebeğin altını değiştirecek bezin yenisini, çocuğa içirecek sütü, eczaneden alınması gereken ilacın ödemesini düşünmesi ve bu düşüncelerin durmaksızın çocuğundan yaşlısına her aile ferdinin zihninde dolaşmasıdır. 
Yani derin yoksulluk yaşayanlar uzaktan çalışmaları mümkün olmayan, garson, geri dönüşüm işçisi, gündelikçi, çiçekçi, seyyar satıcı, müzisyen, terzi, tekstil isçisi, inşaat isçisi, kaynakçı, ev emekçisi, atık kâğıt isçisi, elektrikçi, otel çalışanı, berber gibi güvencesiz mesleklerle hayatını kazanmaya çalışanlar ya da böyle kriz dönemlerinde birdenbire bir basamak daha aşağıya inenler.”

Foggo, yaptıkları araştırmalar ve saha ziyaretlerinde yoksulluğun derinleştiğini ve gıdaya erişememe durumunun arttığını söylüyor. Foggo şöyle konuşuyor:
“Temel gıda ve hijyen maddelerine erişemeyen aileler özellikle çocuk ve bebek beslenmesi, hasta bakımı, minimum temizlik ihtiyaçlarının giderilmesinde ciddi sıkıntılar yaşamaya devam ediyor. Yoksulluk koşulları altında yaşayan çocukların çoğu; uzaktan da eğitime erişemedikleri için çalışmaya başladılar ve birçok çocuk maalesef bu öğretim yılında okula devam edemeyecek. Yoksullukla mücadele etmenin en önemli yolu, haklar kavramının öne çıkarılması. Hak temelli yaklaşım, yoksulluk deneyimleyen insanların “ihtiyaç̧ sahibi” değil, “hak sahibi” insanlar olduğunu savunur. Dolayısıyla en temelde derin yoksulluk/yoksunluk yaşayan insanlar hakkında ‘devlet, sivil toplum ya da hayır kurumlarının yardım yapması gereken pasif özneler’ algısından, ‘potansiyeline saygı duyulması, fırsat eşitliği sağlanması ve insani güvenliğinin sağlanması gereken aktif hak sahipleri’ algısına bir değişim olmak zorundadır.” 

Foggo, yoksulluğu azaltmak için yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:

“1-Yaptığımız ziyaret ve araştırma sonuçlarına göre işsizlik, hastalık vb. - durumlarda ailelerin sosyal/insani güvenlik  altına alınması, istihdam imkanlarında fırsat eşitliği sağlanması. 

2-Yerel yönetimler tarafından geçici barınma merkezleri kurulması, atıl durumdaki yıpranan konutların yenilenerek cüzi tutarlarla ihtiyaç sahiplerine kiraya verilmesi.

3- Temel gıda, temiz su ve hijyen malzemelerine erişimin sağlanması için sosyal market uygulamalarının ya da yerel yönetimler kontrolünde mahallelere kurulması.

4- Hastalığa yakalanan / karantina altındaki kişilere temel bakım ve beslenme desteği verilmesi.

5- Yeşil kart borçlarına bakılmaksızın sağlık hizmetinin kesintisiz verilmesi. 
Hacer Foggo, sözlerini şöyle bitiriyor: “Yoksulluğun pandemi öncesi ve sonrası olarak yeniden masaya yatırılması hem hükümetin hem yerel yönetimlerin hem de bu konuda çalışan sivil toplum örgütlerinin görevi. Derin yoksulluk yaşayanlara geçici değil kalıcı ve sosyal güvenceli işlerde çalışabileceği koşulların yaratılması gerekiyor.”

SON