Can DÜNDAR


ARTI GERÇEK- Beşiktaş’ta, deniz kenarına kurulmuş Devlet Güvenlik Mahkemesi binasının uzun duvarı boyunca sıralanmıştık.

1995 yılının 23 Ocak günü…

Adalet Ağaoğlu, elinde büyücek bir çantayla gelmişti. Erdal Öz, Ataol Behramoğlu, Demirtaş Ceyhun, kravatlı takım elbise giymişti. Orhan Pamuk kravatsızdı. Onat Kutlar da öyle… Ben lacivert ceket, gri pantolonla kolej çocuğu gibiyim yanlarında… Duvar, canlı yazarlardan oluşmuş bir edebiyatçılar panosuydu adeta…

Buluşma nedenimiz bir kitap fuarı ya da edebiyat paneli değildi; yargılanma kuyruğundaydık. Düşünce yasakları, basın davaları, sansür artınca, Can Yayınevi “Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye” başlıklı bir kitap çıkarmış ve birçok yazarın yazılarını toplamıştı. Kitapta ilk yazı Yaşar Kemal’indi. Büyük usta şöyle diyordu:

“Hitler‘e karşı savaşan Alman yazarlar olmasa, bugün Almanlar insanlık içinde böyle başları dik dolaşamazlardı. Bizim, bu zulüm düzenine karşı savaşacak Thomas Mann’ımız, Freud’umuz, Einstein’ımız yok. İnsanlık karşısında onurumuzu, kültürümüzü kurtaracak hiçbir şeyimiz yok demeye dilim varmıyor ya, yok…”

Adeta bir “Toplan“ borusuydu bu… Tabii Yaşar Kemal’in yazısına dava açıldı. Bunun üzerine Şanar Yurdatapan öncülüğünde “Biz de imzalıyoruz” kampanyası başlatıldı. Türkiye’den ve dünyadan yüzlerce yazar, aynı metni imzaladı. Ama zulüm de, cesaret kadar inatçıydı. Hepimize dava açıldı. Hep birlikte duvar dibine dizildik.

Kaybettiğimiz Adalet Ağaoğlu, o insanlık karşısında onurumuzu kurtarmaya çalışanlardan biriydi. Kendisi defalarca yargılanmış, kitapları toplatılmış, Yaşar Kemal’in söz ettiği zulümden kendi payını almıştı.

Son söyleşilerinden birinde,”Bu kadar uzun yaşamak, dünyanın bu halini görmek istemezdim” diyordu. Bir yazar için ne acı bir final cümlesi…

Çeyrek asır önce DGM önünde buluşan yazarların çoğu başka bir evrende şimdi… Adalet Ağaoğlu’nu da onların yanına uğurladık. Yazı da yazarlar da her zamankinden daha yalnız bugün…

“İnsanlık karşısında onurumuzu kurtaracak hiçbir şeyimiz yok“ demeye dilimiz varmıyor ya… Yok.