Edebiyatın şövalyesi
İngiliz Katolik yaşamının kültürünü ve geleneklerini inceler Lodge, katolikliği bireylere ve topluma yaptığı etkiler üzerinden ele alır. En çok da cinsel tabulara, kürtaj yasağına, bunları rehber alan kızlı erkekli gençlerin yaşadıkları mutsuzluğa değinir
A. Ömer TÜRKEŞ
Hem önemli bir yazar, hem de en önemli bir edebiyat eleştirmeni ve teorisyeni olarak David Lodge, ürün verdiği 50 yıl boyunca İngiliz edebiyatına damgasını vurmuş, edebiyata yaptığı katkılar nedeniyle İngiliz Şövalyelik Nişanı'na layık görülmüştü. Türkiye’de -biraz gecikmeli olarak- 1998 yılından sonra tanışma fırsatı bulduğumuz David Lodge, uzun bir aranın ardından yeni çevirileriyle okuyucularla buluşuyor.
David Lodge, 1935 yılında Londra’da dünyaya gelmişti. 1955’te Londra Üniversitesi’ni bitirdi, doktorasını Birmingham Üniversitesi’nde hazırladı ve 1960-1987 yılları arasında bu üniversitenin İngiliz Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Aynı süreçte -1960 yılında yayımlanan “The Picturegoers” romanıyla- edebiyat kariyeri de başlamıştı. Üniversitede ders verdiği yıllarda romanları, edebiyat eleştiri yazıları ve inceleme kitaplarıyla ünü kısa sürede ülke sınırlarının dışına taşan Lodge, emekli olduktan sonra Lodge’a Birmingham Üniversitesi’nce Çağdaş İngiliz Edebiyatı Fahri Profesörü olarak onurlandırıldı. Akademik hayatını noktalayan Lodge, bundan böyle yoluna yazar ve eleştirmen olarak devam edecekti. Toplam on altı romanı, onbir eleştiri/inceleme kitabı ve iki tiyatro oyunu yayımlanan, çok sayıda saygın edebiyat ödülüne değer görülen David Lodge, 2025 yılında hayata veda etti.
Bir yazarın hayatı
Lodge’un romanlarında kendi hayatından, özellikle de katolik inancı ve akademi dünyası ile ilgili deneyimlerinden izler taşıdığı söylenebilir ki bu durum zaten bizzat yazar tarafından tescillenmiştir. İlkinde Henry James’i, diğerinde H.G. Wells’i konu alan “Yazar Yazar” (“Author Author”) ve “A Man of Parts” adlı iki biyografik anlatısı haricindeki bütün romanlarında David Lodge’un hayatından, deneyimlerinden, düşüncelerinden bir şeyler bulabiliriz. Ama bu romanlara “otobiyografik” nitelemesi yapmak kolaycılık olur. Romanlarına kendisini katması David Lodge’un -yazarlığının ilk dönemlerinde bağlandığı- edebiyat anlayışıyla ilgilidir.
“Romanlarım, yazarın bizzat deneyimlediği ve gözlemlediği şeylere uygun bir biçim ve toplumsal önem bulmaya çalışan gerçekçi kurgu geleneğine aittir. Benim durumumda bu deneyim ve gözlem şu şeyleri içerir: Güney Doğu Londra'nın iç banliyölerinde alt-orta sınıf yaşam; savaş zamanı çocukluğu ve savaş sonrası "kemer sıkma" ergenliği; Katoliklik; eğitim ve getirdiği sosyal ve fiziksel hareketlilik; askerlik, evlilik, seyahat vb. İlk, ikinci ve dördüncü romanlarım, bu tür temaları işleyen "ciddi" gerçekçi romanlardır.”
İlk dönemin ardından gelen romalarında geleneksel gerçekçi roman anlayışını değitirmekle birlikte, gerçekleri farklı anlatım yöntemleriyle -sıklıkla üst kurmacaya ve oyuna başvurarak- işlemeyi sürdürecektir. Ancak hangi anlatım tekniğini seçerse seçsin David Lodge’un varlığı hikayenin hep içindedir. Özellikle de “Kampüs Romanları Üçlemesi” biye adlandırılan “Tebdili Mekan” (1975), “Dünya Küçük” (1984) ve “Güzel İş” (1988) romanları gerek biçim gerekse de içerik açısından Lodge’un yıllarca içinde yaşadığı akademi dünyasının deneyimlerini ve dilini yansıtırlar. Daha sonra yayımladığı “Düşünce Balonları” (2001) ve “Sessiz Cümle” (2008) romanlarını da bu üçlüye dahil etmek gerekir. Söz konusu romanlarda Lodge, hem yazardır hem edebiyat profesörü. Yazar olarak Lodge, akademisyen Lodge’un söylemlerini kullanır, günümüz akademik eleştirilerinin belirsiz dilin (kurgu dışı metinlerinde kendisinin de kullandığı dilin) parodisini yapar. Teorinin kendi metinlerine nasıl saldıracağını kestirerek kurgusunu savunur, bu saldırıları hikayelerine dahil eder. Akademik eleştirmenlerin yorumlarını önceden tahmin eder ve bunları karakterlerinin seslerine yansıtır. Kampüs romanları Rummidge'de geçer; burası “hayali üniversiteler ve hayali fabrikalarla dolu hayali bir şehir”dir.
David Lodge’un neredeyse bütün romanlarında ele aldığı en önemli temalardan birisi katolikliktir ki yukarıda sözünü ettiğim kampus romanlarında da karakterlerin mahrem hayatları özelinde katolik inanç kendisini gösterir. Teolojik bir vurgudan söz etmiyorum; İngiliz Katolik yaşamının kültürünü ve geleneklerini inceler Lodge, katolikliği bireylere ve topluma yaptığı etkiler üzerinden ele alır. En çok da cinsel tabulara, kürtaj yasağına, bunları rehber alan kızlı erkekli gençlerin yaşadıkları mutsuzluğa değinir.
“Ne Kadar İleri Gidebilirsin?” bu tarz romanların ve Lodge’un katoliklik temasını işleyişinin iyi bir örneği. Bu traji-komik hikayede Lodge, bir grup orta sınıf İngiliz katoliğin Londra Üniversitesi'nde öğrenci oldukları 1950'lerin başından, 1970'lerin sonlarına kadar olan yaşamlarının izini sürer. Bu aynı zamanda katolik dünyasındaki zihniyet değişiminin de hikayesidir. Roman kişileri orta yaşa gelip de geriye doğru baktıklarında en büyük pişmanlıkları 50’lerin kilise öğretisine biyat ederek 60’ların büyük değişimine ayak uyduramamak olacaktır. Sanıyorum Lodge’un da paylaştığı bir pişmanlık. Kendisinin de ifade ettiği gibi, romanları tarih sırasına göre okunduğunda yazarın geleneksel dini inancının gittikçe zayıfladığı kolayca farkedilecektir.
Çok sevdiği Henry James’in hayat hikayesini -gerçeklere bağlı kalarak- kurmacaya dönüştürdüğü “Yazar Yazar” ise otobiyografik roman tartışmalarına ışık tutacak bir öneme sahip. Bu romanında Lodge, “tarihsel kişilikler hakkında belgelenmiş gerçeklere dayanır ve onlar için önemli sonuçları olacak herhangi bir eylem veya olay üretmez, fakat onlar hakkındaki bilgilerimiz ışığında, onların nesnel deneyimlerinden ve sözlü iletişimlerinden oluşan boşlukları keşfeden ve dolduran kurgusal yöntemleri kullanır.”
Değerlerini koruyan romanlar
Lodge’un edebiyat teorilerine çok hakim bir akademisyen olduğu yazdığı inceleme kitaplarından anlaşılıyor. Romanlarının teknik açıdan neredeyse kusursuz olarak nitelenmesinin en önemli nedeni kuşkusuz bu hakimiyeti. Aslında tersi de geçerli; yani eleştiri yazılarının başarısında kurmaca hikayeler yazmış olmasının rolü var. Ancak bütün bunlar kuramın ve kuramla ilgilenenlerin ilgi alanına giren meseleler. Edebiyata eğlenmek, biraz aydınlanmak, biraz kendisini geliştirmek arzusuyla yaklaşan okuyucular açısından teorik tartışmaların elbette karşılığı olmayacaktır. Okuyucu bir romanın arkasındaki teorik donanımla ilgilenmez, onun için önemli olan yapıtın tamamlanmış halidir. Ve ayrıca edebiyat tekniklerine vakıf olmak iyi bir roman yazmanın garantisi de değildir.
Romanları ve kuramsal yapıtlarıyla gerek yazar gerek akademisyen olarak ün yapan David Lodge, söz konusu durumun farkındaydı. Bir akademisyen olarak roman tekniklerini anlatmasına rağmen yazar kimliğine büründüğünde akademinin edebiyatı sadece profesyoneller dünyasına hapsetmesini -romanlarında- alaycı bir dille eleştirmesi işte bu farkındalıktan kaynaklanıyor. Lodge’un başarısı bu iki dünyayı birleştirmesindendir. Bir romancı olarak Lodge, kendi romanının kurgu tekniğinden, malzemesi hakkında konuşmaktan, anlattığı hikayelerin, kullandığı metaforların nasıl algılanacağına dair yorumlar yapmaktan, romanı roman içinde eleştirmekten, kaçınmaz. Ancak amacı bilgiçlik taslamak değil hikayelerine biraz güldürü unsuru katmaktır. Zira romanını oluşturan parçacıkları gözler önüne sermenin bütüne zarar vermeyeceğini çok iyi bilir. “Bir edebiyat eserinin bir bütün olarak, sadece parçalarının toplamıyla açıklanamayacak niteliklere sahip algısal bir model veya yapı”, bir “gestalt” olduğunu söyleyen Lodge’un romanı kullandığı teknik araçların toplamından çok daha fazlasıdır.
Post-modern oyunları bir tarafa bırakıp romanların tamamlanmış hallerine baktığımızda Lodge’un ciddi meselelerle uğraştığını görebiliriz. 20.yüzyılın ikinci yarısını bizzat deneyimlemiş bir yazar olarak Lodge, yaşadığı veya gözlemlediği toplumsal olayların sadece kendisine mahsus olmayan, başkalarının hayatlarına da etki eden meselelerini edebiyata taşımıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz toplumunun durumu, Amerikan ve İngiliz üniversite sistemlerinin karşılaştırılması, televizyon ve dizi dünyası, İngiltere’de bir zamanlar zorunlu olan askerlik görevinin gereksizliği, 68 öğrenci hareketleri, bilinç, kaygı, dilbilim, dinin bireysel hayatlara yaptığı olumsuz etkiler ve cinsellik gibi konulardan söz ediyorum. İngiltere sınırlarını aşan, bağnazlığın sürüp gittiği, sekülerliğin ciddi yaralar aldığı toplumlarda hala geçerliliğini koruyan konular...
Hafifinden ağırına, ele aldığı meseleleri hikaye ederken yer yer hüzünlü konulara/olaylara değinse bile -en nihayetinde- eğlencelidir Lodge’un anlatıları. Ayrıntıları ve metaforları zengin, hikaye akışı hızlıdır. İroniden, karakterlerin arızalı özelliklerinden, hatta yaşlılığın yarattığı yanlış anlamalar ya da unukanlıklarından yararlanarak mizahı öne çıkarır. Kişisel ve toplumsal utanç verici olayları didiklerken komik unsurları ağır ve derin anlamları açığa çıkarmak için kullanır. Bu, “romanın özünde karnavalesk bir form olduğu, monolojik ideolojileri kahkaha ve söylemlerin çoksesliliği yoluyla altüst ettiği” düşüncesini benimsemesindendir. Lodge, komiği karakterlerinin cinsellik, fiziksel görünüş, sosyal statü türündeki en derin güvensizliklerini, varoluşsal kaygılarını biraz abartıyla sergileyerek yakalar.
“Anlatımın, ustalıkla kullanıldığında okuyucuyu sayfaları çevirmeye teşvik eden gücünden büyüleniyorum; ancak aynı zamanda birden fazla okunduğunda da kendini koruyan romanlar yazmayı hedefliyorum” demişti Lodge. Bu yazıyı hazırlarken yeniden gözden geçirdiğim romanlarında ilk okuduğum zamanlardaki tadı hatta fazlasını aldığımda Lodge’un hedefine ulaştığını farkettim.
Geçtiğimiz yıl aramızdan ayrılan David Lodge, “birden fazla hikaye anlatan, çeşitli anlam katmanları ve çok sayıda ses barındıran, eğlendirirken düşündüren, çağdaş toplumsal gerçekliği yansıtan ama aynı zamanda edebi geleneğe olan borcunu da kabul eden romanlarıyla” şövalyelik ünvanını gerçekten hak etmişti.