Ferit Edgü'ye veda: 'Yazmak bir başkası olmaktı'

Ferit Edgü'ye veda: 'Yazmak bir başkası olmaktı'
Ferit Edgü, Türk edebiyatının en ayrıksı yazarlarından biridir. Onu bunca ayrıksı yapan ise salt yazan değil, anlatan, açıklayan, çeşitleyen tavrıdır. Bugün dünyadan artık çekip giden Edgü, kesinlikle geçmişten bugüne, bugünden geleceğe bir mirastır.

Abdullah EZİK


Bu başlığı, Sibel Oral’ın yıllar önce Ferit Edgü ile yaptığı bir söyleşiden alıntıladım: “Yazmak, bir başkası olmaktır,” demişti Edgü. Öyle ki bu “başkası”, imledikleri, dile getirdikleri veya getirmedikleriyle oldukça uzun bir tarihsel sürece/dönüşüme tanıklık etti. Bir kuşağın, dönemin en büyük temsilcisi, kelimenin gerçek ve tam anlamıyla “temsilcisi”ydi o.

Ferit Edgü, son yıllarda evine, odasına, kendi içine kapanmış bir yazardı. Öte taraftan bu kapanmışlık, bir tür hayata veda ve her şeyi reddetme hâli olarak tanımlanabilir. Uzun bir hayat sürmüş, bu hayata metin ve denemelerle eşlik eden bir tanıklık hikâyesi bırakmış yazarlardandı o. Hiçbir zaman yaşadığı döneme, dönemin siyasi ve kültürel iklimine uzak kalmamış, hep takipte olmuştu. Öyle ki kendisinin son yıllarında özellikle dışa vuran, kendisini daha yakından hissettiren bu kapanmışlık farklı metinlerde görülebilir, izleri sürülebilir bir unsurdu. Sözgelimi Hakkari’de Bir Mevsim’de dile getirdiği şu cümle, onun nasıl bir yalnızlık ve kapanmışlık hâli içerisinde olduğunu içerisinde barındırır, denebilir: “Yalnızdım. İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.” (Edgü, 2023: 36)

Yazın serüveni boyunca yabancılaşma, yalnızlık, öteki(lik), gerçek(lik), birey olma mücadelesi gibi birçok farklı meseleyi merkezine alan Ferit Edgü, ilmek ilmek işlediği edebiyatında biçim ile içeriği birleştirirken aslolanın anlatılan hikâye değil imlenen gerçekler olduğunu her zaman vurguladı. Dile getirdikleri kimi zaman doğrudan yaşamın, belirli bir dönemin veya kesimin bir tezahürüydü kimi zamansa onun iç denizinde kıyaya çarpan dalgaların. Kendi yalnızlığını, mücadelesini ve bir başınalığını da toplumun içerisinde olduğu düaliteleri de edebiyatının bir parçası kıldı ve yazıyı bu anlamda her şeyi somutlayan/somutlaştıran bir unsur olarak kullandı. Yazmak, bir noktada onun için yaşamak gibiydi.

O’nun içinde büyüyen bu boşluk zamanla farklı yönlere doğru evrilirken Edgü, yıllar içerisinde giderek ayrımlanan ve genişleyen bir edebiyat vücuda getirdi. 'O' /Hakkari’de Bir Mevsim', 'Av', 'Kimse', 'Çığlık', 'Doğu Öyküleri', 'Do Sesi', 'Yaralı Zaman' bu uzun yolculuğun tanıklıkları olarak görülebilir. Yazan, yazarak hayatı ve edimleri anlamlandıran bir yazardı Edgü. Öyle ki 1950’lerin sonlarında başlayan bu serüven bugünlere dek uzandı ve Edgü hiçbir zaman bir edim olarak yazmaktan uzaklaşmadı.

Bir tanık olarak Edgü’den söz ederken akla gelen onun salt hatırladıklarını dile getirmesi ve yakın çevresindeki isimlerden bahsetmesi değil, aynı zamanda mektuplaşmalarına, hatıralarına ve metinlerine de birçok kişiyi konuk etmesidir. Söz gelimi Yaşayan Bedri Rahmi (1976), Yüksel Arslan: Bir Dönem 1951-1961 (1978), Eren Eyüboğlu (1981), Ergin İnan (1988), Füreya: Ateş ve Sır (1992), Avni Arbaş (1992), Aliye Berger (1998), Komet: Coşkun Gürkan (1999), Abidin (2003), Yüksel Arslan – Ferit Edgü: Mektuplar 1957-2008 (2011) bu uzun yolculukta Edgü’nün kimlerin hayatına dokunduğunu ve hangi isimlerin onun için nasıl bir anlam ifade ettiğini açıkça ortaya koyan kitaplar, mektuplar, biyografi ve hatıratlar. Edgü, salt kendi öykü, roman, deneme evreninde yazan ve yaşayan değil, aynı zamanda bu uzun yolculuk boyunca kendisine eşlik edenleri de ölümsüz kılan, onlardan geriye/ona kalanları da yazıya dönüştüren biriydi.

Öte taraftan Ferit Edgü, edebiyata, bir parçası olduğu entelektüel çevreye ve içerisinde bulunduğu ortama dair yazarken hemen her daim sanat ile yakın ilişkiler geliştirmiş, edebiyat ile sanatı iç içe geçirmeye özen gösteren de bir yazardı. Öyle ki bu bağlamda kendisinin farklı dönemlerde yazdığı birçok önemli metinden söz etmek mümkün: Osman Hamdi: Bilinmeyen Resimleri (1986), Türk Hat Sanatı: Karalamalar/Meşkler (1988), Berlin Paintings: 1989-1990 (1990), Van Gogh Yüzyıl Sonra (1990), 20. Yüzyılda Sanat (2003), Selma Gürbüz İçin Üç Yazı (2013). Sanırım tam da bu noktada Edgü’nün sanat ile edebiyatı, özellikle de çağdaş sanatı kendisine merkez alan yazarlardan (kurgusal anlamda) biri olduğu ifade edilebilir. İşte o, bana kalırsa özellikle de bu tavrıyla özgündü (unique). İlhamını en çok buradan aldığını ve bana da en çok bu noktada ilham verdiğini (kendi adıma) söylesem yanlış olmaz, umarım.

Ferit Edgü için 2010 sonrasını ifade eden ve bu sürecin onun üzerindeki etkilerinin altını çizen temel metin(ler) ise Cahil: Aforizmalar (2015) ile Yeni Cahiller: Resimli Aforizmalar’dır (2022). Edgü’nün son yıllarına hâkim olan yalnızlık, boşluk ve öfke, bu metinlerde tam anlamıyla dışa vurur ve kendisine yine yazı üzerinden anlam devşiren bir değer üretir. Bu kitaplar üzerinden Edgü’nün öfkesi aynı zamanda bir kuşağın öfkesi olarak da yorumlanabilir, ele alınabilir. Uzun yıllara yayılan bu tanıklık hikâyeleri, bu kez söz konusu serüvenin nerede başladığını değil ama nerede ve nasıl bittiğini açıkça gösterir. “Cahil”, hemen her şeyin nihayete erdiği bir son sözdür.

1950’lerden günümüze hemen her zaman yazan ve her bir metninde farklı bir yoldan giden Ferit Edgü, Türk edebiyatının en ayrıksı yazarlarından biridir. Onu bunca ayrıksı yapan ise salt yazan değil, anlatan, açıklayan, çeşitleyen tavrıdır. Öyküleri, mektupları, denemeleri, biyografileri, notları bu durumu açıkça ortaya koyar.

Bugün dünyadan artık çekip giden Ferit Edgü, kesinlikle geçmişten bugüne, bugünden geleceğe bir mirastır. Metinleriyle var oldu ve olacaktır.

Öne Çıkanlar