'Aysel Tuğluk onurlu barış istediği için cezaevinde'

'Aysel Tuğluk onurlu barış istediği için cezaevinde'
Yayınlanma:
A+ A-
Aysel Tuğluk’un tahliye edilmemesini +Gerçek'e değerlendiren Avukat Serhat Eren'e göre, yaşananlar iktidarın Kürtlere karşı ayrımcı ve kinci politikasının bir tezahürü.

Esra ÇİFTÇİ


+GERÇEK- Demans tanısı konulan ve Kocaeli Üniversitesinin “cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen infazı ertelenmeyen eski HDP milletvekili Aysel Tuğluk yetkili yerel sağlık kurumları tarafından da cezaevinde yaşayamayacağı yönünde görüş bildirmesine rağmen tutsaklığı sürdürülüyor. 6 yıldır cezaevinde olan Tuğluk’un cezaevi koşullarında iyileşmesi mümkün olmadığı gibi sağlığı her geçen gün geri döndürülemez bir biçimde bozuluyor. Adalet Bakanlığına bağlı olan ve bütün üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından atanan Adli Tıp Kurumu’nun bağımsız ve tarafsız olmadığı uzun süredir bilinen ve tartışılan bir mesele. Bir yandan Aysel Tuğluk için “cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen ATK tersi yönde karar verirken bir yandan 28 Şubat davasında hakkında verilen müebbet hapis cezası onanan ve 21 Ağustos 2021’den bu yana cezaevinde tutulan emekli asker Çevik Bir’in demans tanısına İzmir Eğitim ve Araştırma Hastanesinin “cezaevi koşullarında kalamaz” raporuna ise aynı yönde görüş bildirdi ve Çevik Bir tahliye edildi. 

[ilgili id="220850"]

HDP Hukuk ve İnsan Haklarından Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Avukat Serhat Eren 6 yıldır cezaevinde bulunan ve “Demans” hastalığına yakalanan Aysel Tuğluk’un durumuna ilişkin ve yaşanan hukuksuzluğa ilişkin +Gerçek’e değerlendirme yaptı. 

“AYSEL TUĞLUK ONURLU BARIŞ İSTEDİĞİ İÇİN 6 YILDIR CEZAEVİNDE”

Avukat Serhat Eren, Aysel Tuğluk’un binlerce HDP’li siyasetçi gibi, sadece onurlu bir barış istediği, Kürtlerin ve ötekileştirilen bütün toplumsal kesimlerin demokratik haklarını talep ettiği için 6 yıldır cezaevinde tutulduğunu ifade ediyor. Aysel Tuğluk’un aynı zamanda siyasi partiler yasasında eş başkanlık sisteminin geçirilmesinde imzası olan, geçmişte DTP’nin kurucu eş genel başkanlığı yapmış ve kadın mücadelesinde derin izler bırakmış bir siyasetçi olduğunu söyleyen Eren, ülkenin temel sorunlarının çözümünde demokratik siyaseti esas alan, ifade özgürlüğü kapsamında kalan açıklamalarından dolayı Tuğluk’un Aralık 2016 yılında tutuklandığını, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nin vermiş olduğu hukuka aykırı kararıyla on yıl hapis cezasına mahkum edildiğini belirtiyor. 

“TUĞLUK’UN TEK BAŞINA HAYATINI İDAME ETTİRME OLANAĞINA SAHİP OLMADIĞINI ORTAYA KOYAN ÇOK SAYIDA RAPOR BULUNMAKTA”

Tuğluk’un Aralık 2016 tarihinden bu yana tutulduğu Kocaeli 1 No’lu F Tipi Ceza İnfaz Kurumunda iken yakalanmış olduğu demans hastalığıyla uzun bir süreden beri mücadele ettiğini söyleyen Eren, ilk olarak Şubat 2021 tarihinde İzmit Seka Devlet Hastanesinin Tuğluk’un, “demans” hastası olduğunu teşhis ettiğini belirtiyor. O tarihten itibaren Tuğluk’un tedaviye başladığını ancak hastalığının git gide ilerlediğini söyleyen Eren, belirli aralıklarla Kocaeli Devlet Hastanesi ve ATK İhtisas Dairelerinde muayenelerinin gerçeklemeye devam ettiğini belirtiyor. Tuğluk’un tek başına hayatını idame ettirme olanağına sahip olmadığını ortaya koyan çok sayıda rapor bulunduğunu söyleyen Eren, TİHV ve İstanbul Tıp Fakültesi’nin bilimsel mütalaaları, Cezaevi Hükümlü Değerlendirme Dışı Bırakma Kararlarının hastalığın geldiği kritik aşamayı gösteren reçetelerin, yanında kalan arkadaşlarının gözlemini ortaya koyan yazılı beyanların Tuğluk’un tek başına hayatını idame ettiremeyeceği gerçeğini ortaya koyarken, Adli Tıp Kurumu’nun bilime, hukuka, etiğe ve vicdana aykırı olarak cezaevinde tek başına hayatını sürdürebileceğine dair rapor düzenlediğini ifade ediyor. 

“İKTİDAR TOPLUMSAL BARIŞI TESİS ETME İRADESİNE SAHİP DEĞİL”

İktidarın toplumsal barışı tesis etme iradesine sahip olmadığını söyleyen Eren, sözlerini şöyle sürdürüyor, 

“Toplumsal barışı (siyasi emellerine hizmet etmediği gerekçesiyle) tesis etme iradesine sahip olmayan iktidar, HDP’nin başta eşbaşkanlarını, milletvekillerini, belediye eş başkanlarını, üyelerini ve HDP’ye gönül vermiş on binlerce insanı verdiği talimatlarla tutuklatmıştır. Aynı zamanda siyasi iktidar kumpas ve siyasi intikam davaları ve HDP’nin kapatılması davası ile toplumsal, siyasal ve emek muhalefetini sindirip dağıtmayı hedeflemiştir. Siyasi iktidar tüm bunlarla Türkiye’deki tek gerçek muhalefet olan siyasi rakibi HDP’yi tasfiye etmek ve kendi siyasi geleceğini sağlamlaştırmak, yolsuzluk çarkını çevirmeye devam etmek ve tek adam rejimini sürdürmeye çalışmaktadır”

“HDP’NİN BÜTÜN SİYASİ FAALİYETLERİNİ YÜRÜTEMEZ HALE GETİRMEK İÇİN SİYASİ İKTİDAR DEVLETİN BÜTÜN AYGITLARINI HAREKETE GEÇİRİYOR”

Serhat Eren, Aysel Tuğluk’la ilgili kararı, Kürtlerin siyasal alandan tasfiye edilmesi politikasının yargıdaki tarihsel arka plan ve ideolojik kodları ile izah edilebileceğini söylüyor.  Ortak mücadele hattı oluşturmak için HDP’de bir araya gelmiş siyasi partiler, örgütler ve farklı çevrelerin Türkiye’de siyaseti şekillendiren aynı zamanda faşizme karşı mücadele eden tek güç olduğunu söyleyen Eren, demokrasi, barış, özgürlük ve adalet talep eden, halkların eşit haklara sahip olduğu demokratik bir sistemde AKP-MHP iktidarının siyaseten yaşama olanağının bulunmamakta olduğunu ifade ediyor. Halkların bir arada yaşama umudunu diri tutan ve bunun için mücadele eden HDP’nin yasal yaşamdan tecrit edilmesini, halkla bağlarının koparılmasını ve siyasi faaliyetlerini yürütemez hale getirmek için siyasi iktidarın, devletin bütün aygıtlarını harekete geçirdiğini söyleyen Eren, Temmuz 2022 tarihinde 107 HDP yöneticisinin gözaltına alındığını ve bir kısmının tutuklandığını belirtiyor. HDP’nin bütün basın açıklamalarına, toplantılarına, mitinglerine konferans ve kongre çalışmalarına sürekli bir şekilde müdahale edildiğini söyleyen Eren, yasal olarak izin verilse de fiil olarak engellendiğini, ya da yasaklandığını belirtiyor. 

“ÇEVİK BİR’İN TAHLİYE EDİLMESİ TESADÜFÜ DEĞİLDİR”

HDP’ye ve siyasetçilere yönelik iktidarın yaklaşımını ortaya koymak için çok yakın bir tarihte yapılan bu baskıları örnek verdiğini söyleyen Eren, tek başına cezaevi koşullarında yaşamını sürdürme olanağı olmayan Kürt kadın siyasetçinin tahliye edilmemesini, iktidarın Kürtlere karşı ayrımcı ve kinci politikasının bir tezahürü olduğunun altını çiziyor. Tuğluk’un yakın akrabalarını bile unuttuğunu, avukatlarını tanımadığını, insani ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir hastalıkla karşı karşıya olduğunu söyleyen Eren, birçok Kürt ve sol, sosyalist siyasetçinin yargılandığı siyasi intikam ve kumpas davası olan Kobanê dosyasında Aysel Tuğluk’un ulusal ve uluslararası hukukun hiçe sayılarak yasak yöntemlerle sorgusunun yapıldığı gün, Aysel Tuğluk ile aynı hastalığa yakalanmış olan Çevik Bir’in tahliye edilmesinin tesadüf olmadığının altını çiziyor. 

“ADLİ TIP KURUMU TARAFSIZ VE BAĞIMSIZ DEĞİLDİR”

“Bir yandan yasak sorgu yöntemleri kullanılarak adeta işkence ile beyanı alınmak istenen bir Kürt, öte yandan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsü emekli bir askerin tahliye edilmesi kararı, iktidar, yargı ve ATK’nin Kürtlere yönelik ayrımcı tutumunu ortaya koyan düşman ceza hukuku uygulamasından başka bir şey değildir” diyen Eren, ayrıca ATK’nin ‘skandal’ diye nitelendirilebilecek, şaibeli raporlarının kurulduğu günden bugüne kamuoyunca bilinmekte ve tartışılmakta olduğunu belirtiyor. Aksi ispat edilmesine rağmen ATK’nin bir çok raporla dosyadaki delillerle oynadığı gerçeğini ters yüz ettiğinin bilinmekte olduğunu söyleyen Eren, tüm bunların bir tarafa Adli Tıp Kurumu’nun tarafsız ve bağımsız olmadığını söylüyor. ATK başkan ve yardımcılarının partili Cumhurbaşkanı tarafından atanmakta olup, kurumun kendisinin ise doğrudan Adalet Bakanlığı’na bağlı olduğunu söyleyen Eren, siyasi ve idari vesayetin bu kadar açık olduğu bir kurumdan bilimsel raporların çıkmasının da zor olduğunu belirtiyor. 

“SİYASİ REHİNE OLAN HASTA MAHPUSLAR CEZA İÇİNDE CEZALANDIRMA MANTIĞI İLE CEZAEVİNDE TUTULUYOR”

Aysel Tuğluk şahsında siyasi rehine olan hasta mahpusların ceza içinde cezalandırma mantığı ile cezaevinde tutulduklarının bilinen bir gerçek olduğunu söyleyen Eren, siyasi otorite tarafından üyeleri atanmış bir kurum olan ATK’nin iktidarın rızası hilafına hareket etmesinin, karar almasının beklenemeyeceğini belirtiyor. Aysel Tuğluk’un “Demans” hastası olduğu birçok rapordan anlaşıldığının sürekli altını çizen Eren, Kocaeli Hastanesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Kurumu tarafından verilen “tek başına yaşamını idame ettiremez” raporuna rağmen, Adli Tıp Kurumunun bütün bilimsel verileri hiçe sayan ve “yaşamını tek başına idame ettirebilir” kararının siyasi saiklerle verildiğinin altının çiziyor. 

“2400 YIL ÖNCE SOKRATES’İ YARGILAYAN VE MAHKUM EDEN 504 HAKİMİN İSMİNİ KİMSE BİLMEZ ANCAK ATİNA ADALETİ 2400 YILDIR LANETLENMEYE DEVAM EDİYOR”

Cumhuriyetin kurucu kadrolarının asker kökenli olmasından bahisle kendilerini devletin sahibi olarak görmüş bir şekilde siyaseti, toplumsal alanı ve devlet idaresini şekillendirmiş, müdahale etmiş ve devlet kurumlarını da bu anlayışla dizayn ettiğini söyleyen Eren sözlerini şöyle devam ediyor.  

“Cumhuriyetin yargısı ise erkler ayrılığına bağlı olarak bağımsız ve tarafsız hareket etmesi gerekirken kendini cumhuriyetin koruyucu ve kollayıcı unsuru olarak görmüş, iktidarın talimat ve anlayışı ile kurucu ideolojik kodları benimsenmiş ve hareket etmiştir. Tam da bu noktada iktidara muhalif olan, söz söyleyen, örgütlenip mücadele eden toplumsal kesim ve kişileri tehdit (düşman) olarak görmüş ve verdiği kararlarla toplumsal muhalefeti yok etmeye ve ortadan kaldırmaya çalışmıştır. İstiklal mahkemelerinden sıkı yönetim mahkemelerine, DGM’lerden günümüzdeki ihtisas mahkemelerine kadar Türk yargı sistemi, yapmış olduğu yargılamalarla ve vermiş olduğu kararlarla birer istisna rejimi oluşturmuş, toplumsal muhalefete düşman ceza hukukunu uygulamıştır. Yargı, başta HDP olmak üzere bütün toplumsal muhalefeti tehdit olarak görmekte ve yargılama pratiğini bu anlayışla devam ettirmektedir. 2400 yıl önce Sokrates’i yargılayan ve mahkûm eden 504 hâkimin ismini kimse bilmez, ancak Atina adaleti 2400 yıldır lanetlemeye devam ediyor” 

“ANAYASA MAHKEMESİ SORUMLULUĞU ÜZERİNDEN ATTI”

Kürtlere yönelik baskıları, göz altıları, tutuklamaları, cezaevlerindeki uygulamaları, kumpas davalarını, kapatma davalarını, ‘hukuk’ adı altında meşrulaştırmaya çalışan bazı savcı ve hakimlerin bu pratiklerinin belki bir gün unutulacağını ama Türk yargı sisteminin bu utancının unutulmayacağını önemle belirten Eren, Anayasa Mahkemesi’nin Tuğluk’la ilgili davayla ilgili 2.5 yıl önce avukatları tarafından yapılan tedbir talepli başvuruyu 9 Ağustosta karara bağladığını söylüyor.  Anayasa mahkemesinin vermiş olduğu kararla sorumluluğu üzerinden attığını, cesaret edip tedbir kararı vermediğini ancak sorumluluğu ATK ve Kocaeli İnfaz Savcılığına attığını söyleyen Eren, “Oysa ki Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğü’ne göre başvurucunun maddi veya manevi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehlike bulunması halinde Anayasa Mahkemesi bu tehdidin bertaraf edilmesi için tedbir talebini kabul etmek zorundadır” diyor. 

“CEZAEVİNDEN TABUTLARIN ÇIKMASI İSTENİYOR”

Aysel Tuğluk’un ileri derece demans hastası olması, hastalığının git gide ilerlediği, kişisel ihtiyaçlarını gideremediği, tek başına hayatını sürdüremeyeceği açık olmasına rağmen mahkemenin talebin reddi yönündeki kararının anlaşılır olmadığı gibi mevcut anayasa ve uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan kötü muamele yasağının da ihlali anlamına gelmekte olduğunu söyleyen Eren, Aysel Tuğluk şahsında ATK ve Anayasa Mahkemesi kararına bakıldığında hasta tutsakların hayatlarının ciddi ve yakın tehlike altında olmasına rağmen serbest bırakılmadıklarını, eziyete ve ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını, adeta cezaevinden tabutlarının çıkmasının istendiğinin anlaşılmakta olduğunu belirtiyor.  

HAK HAKKI İHLALİNE UĞRAYAN KİŞİ “BENDEN DEĞİL” DEYİP SESSİZ KALANLAR, ADALETSİZLİĞİN ORTAĞI OLACAKLARDIR” 

Adli Tıp Kurumu’nun derhal değişiklik yapmasını, ATK’nin Adalet Bakanlığı’ndan alınarak tarafsız ve bağımsız bir kurum haline getirilmesini, raporları ve bütçelerinin erişilebilir, şeffaf olmasını, başkan ve yardımcılarının Cumhurbaşkanı tarafından atama yoluyla değil, seçim yoluyla gelmesi gerektiğinin altını çizen Eren, Anayasa Mahkemesi’ni ise daha cesur ve adil olmaya, başta anayasa olmak üzere başvuruların uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınan kararlar alması gerektiğini ifade ediyor. Eren son olarak sözlerini şöyle bitiriyor. 
“Siyasi partiler başta olmak üzere, sivil toplum örgütleri ve baroların en temel insan hakları ihlallerine karşı, hakkı ihlal edilenin dili, kimliği, siyasi fikrine bakılmaksızın ilkesel bir duruş sergileyip haksızlığa ve adaletsizliğe karşı durması gerekmektedir. Hak hakkı ihlaline uğrayan kişi “benden değil” deyip sessiz kalanlar, iktidarın daha çok hukuk dışına çıkmasına imkân sağladığı gibi, adaletsizliğin de ortağı olacaklardır”