İKSV’nin düzenlediği 24. İstanbul Tiyatro Festival’i devam ederken, 21 Kasım Cumartesi günü ilk çevrimiçi gösterimini yapan GalataPerform’un Terkedilmiş Kıyılar ve Negatif Fotograflar'ı üzerine, oyunun yönetmeni Yeşim Özsoy’la konuştuk. Her oyununda izleyeni/takip edeni için büyük bir merak konusu olan ve her oyunda oyuncu-seyirci ilişkisi bağlamında yenilikçi bir tutumla karşımıza çıkan Yeşim Özsoy son yılların en dikkat çekici kalemlerinden biri aynı zamanda. İyi okumalar ve iyi pazarlar dilerim. 

Yeni Metin Yeni Tiyatro’daki “yeni” neden? Neyin ihtiyacını duydun ve neyi değiştirmek istedin? Nasıl gidiyor, neler yapıyorsunuz?

Aslında biz 2006’da başladık bu projeye. Ceren Ercan, Mark Levitas ve Dilek Altuntaş’la beraber başladık. Ne diyelim projenin ismine derken bu ismi uygun bulduk. Çünkü ben çok uzun süredir oyun yazıyorum artık 17. senem ama o dönemde açıkçası çok fazla oyun yazarlığı üzerine söyleşi, okuma gibi imkan yoktu. Yani oyun yazarlığına başlayan birisi ancak kendi imkanlarıyla yazan eder, bir şekilde birinin dikkatini çekerse çeker gibi bir durum söz konusuydu. Ve Türkiye’de yaşayan yaratıcılar olarak biz buranın dilini nasıl yakalayacağımız, günceli nasıl yakalayacağımızla ilgili bir derdimiz vardı. Ve bu alanda ne yapılabilir? Müzikte ya da filmde olan hareket -ki öyle bir hareket var bence daha akışkan bir durum var o alanlarda- yine tiyatroda yok, niye yeni metinler yeni metin derken de şunu önümüze koyuyoruz şu zamanda yazılmış, bu zamana illa ait olması gerekmiyor. Ama bu zaman dilini yakalamaya çalışan metinler niye çok fazla yok. Hep ya klasikler üzerine gidiyoruz ya da belli kalıplaşmış oyunlar sürekli dönerek oynuyor. Genç yazarlar yeni yazarlar yeni arayışında olan tiyatro dili, bu illa da çok fazla metin anlamında da olmayabilir. Biz aslında yeni metini tanımlarken üç değişik kriter koyuyoruz; bir tanesi içerikte yeni bir hikaye bulmak tabi ki bir sürü hikaye anlatılmıştır ve hep vardır ama -ki bizim ülkemiz özellikle hikaye açısından çok zengin bir ülke ama maalesef bunlar işlenmiyor çağdaş tiyatroda ya da sahnelerimizde. Bir yapıda yeni arayışı var; dilin, metnin yapısında yeninin arayışı var. Ve onun dışında da genel olarak tarz olarak yeni bir bütün bunları birleştiren tiyatroda yeni bir dil yaratma gibi bir misyonu olan metinler üzerine çalışalım. Bunların önünü açalım gibi bir derdimiz vardı. Aslında çoğu kendi dertlerimden kaynaklanıyordu, hepimiz biraz da öyle yapıyoruz.

Birçok yazar yönetmen, kendi mekanlarını açmak zorunda kaldı.

Sıfırdan başlayan bir yazar ne Kenter Tiyatrosuna ne şehir ne devlet tiyatrosuna kolay ulaşabilecek bir durumda değildir ya da ne bileyim Haluk Bilginer Tiyatrosu’nda oyunu oynanamaz, e ne yapar bu yazar ne yapmalıdır? O yüzden de zaten 2000’lerin başında çokça yazar yönetmen mekanları açıldı mesela. Çünkü bir sürü yazar yönetmen, Yiğit Sertdemir gibi kendi mekanlarını açmak zorunda kaldılar bu alanı oluşturamadıkları için. 2. Kat’ta biraz öyleydi. Tabi sadece yeni metin üzerine odaklanmıyordu ama ana akımda devlet ve şehirde yerini bulamayan bir sürü yazar ve yönetmen var ve bu kişiler yaratmak, bir şeyler oluşturmak istiyorlar. Ve o noktada yerleri yok bu kurumların içinde. Kendi alanlarını yaratmak durumunda kalıyorlar ki ben de öyleydim. Otursanız beş on sene beklersiniz, oyunlarınızı yazarsınız işte birilerine yönlendirirsiniz, bir yönetmeni kandırmayı çalışırsınız ya da şehir tiyatrolarına devlet tiyatrolarına başvuruda bulunursunuz ama çoğumuz böyle yapmadık ve kendi alanlarımızı oluşturmaya çalıştık o dönemde 2000’lerin başında. Bunun sonucunda da bir sürü yeni tiyatro yeni mekan açıldı. Yeni Metin Yeni Tiyatro da bu ihtiyaçtan yola çıkarak oluşturulmuş bir proje. İlk başta söyleşiler atölyeler şeklinde gelişiyordu ne yapmalı, bu konuda tartışmak konuşmak yazarlık konusunda yeni metin konusunda yeni tiyatro diyince ne anlıyoruz ve de çağdaş tiyatro mu anlıyoruz nasıl bir algıda gelişiyor bu bizim terminolojimizde. Bunları tartışmakla başladı. Sonra oyun okuması çağrısı yapıyorduk o zaman metinlerinizi yönlendirin okumalarını yapalım diye, çok fazla başvuru olmuyordu halbuki şimdi bir ekol haline geldi. O kadar uzun süredir yapıyoruz ki şimdi bir norm haline geldi, neredeyse yazarlarla ilgili olarak. Sonra 2009 böyle bir kırılma noktası oldu. İstanbul 2010 başkentinde fona başvurduk ve dedik ki ‘Biz bunu kendi kendimize tartışıyoruz ama dünyadan, değişik ülkelerden bu alanda yeni oyunlar üreten başarılı olmuş örnekleri Türkiye’ye getirelim’ diye düşündük ve Kültür 2010’dan 2009’da bir bütçe aldık. 2010 senesinde yönetim değişti devam ettiremedik ama ilk aldığımız bütçe, 8 değişik ülkeden 8 değişik oyun yazarını Türkiye’ye İstanbula’a getirmek, metinlerini çevirmek, atölye yaptırmak buradaki yazarlara buradaki ilgilenen kişilere ve oyun okumaları düzenlemek üzerineydi. Ve biz bunu yaptığımızda bir yandan da kültür merkezleriyle çalışmaya başladık. Öyle olunca da bir ivme aldı proje. Cervantes’le olan işbirliğimiz hala devam ediyor, Fransız Kültür’le öyle… O sene İran’dan tutun Rusya’dan, İspanya’dan, Portekiz’den bir sürü yazarı İstanbul’a getirdik ve zorla atölyeler yaptırdık. Ve bir kitle oluşmaya başladı; ‘bu atölyeler devam etsin, ne yapabiliriz bu çatı aldında başka’ gibi oluşmaya başladı.

Biz de onun ivmesiyle beraber önce ücretsizdi tabi bu atölyeler bir süre ücretsiz devam ettik, kültür merkezleriyle işbirliğine devam ettik elimizden geldiğince, hangi kültür merkezini biliyorsak, mesela o zaman İran’dan getiremiyorduk yazar tabi ama Amir Reza Koohestani gibi o sene getirdiğimiz, hangi ülkenin bütçesi varsa Romanya’da Dimitri Kantemieri ile çalıştık mesela hala enstitü ile de çalışıyoruz. Açıkçası nereden bir bütçe bulabilirsek tarzı devam ettirelim her sene bu yazarlar gelsinler oyun okumaları yapalım, atölyeler yapalım gibi bir çalışma oldu. Sonra da 2012’den itibaren de ‘bunu biraz daha düzenli bir formata oturtsak, neredeyse bir okul gibi, atölye formatı bir altı ay sürse bu, içinde yine yabancı yazarlar gelse ama biz temel dersleri versek çünkü böyle bir ihtiyaç oluyor, çoğu dramaturji, oyun yazarlığı mezunları geliyor bazen de hiç alakası olmayan gazetecilikten gelen yazarlar da gelebiliyor. Yani bu temeli oluştursak sonra da davet ettiğimiz yazarlar aracılıyla yeni metin üzerine düşünsek’ dedik. Sonuç itibarıyla proje büyüdü. Şimdi bir atölye ayağı var bir sonra o atölyede çıkan oyunlar ‘ne’olacak bu oyunlar, bunlar yazılıyorlar e, kim yapacak bunları’ gibi bir mantıktan ‘bari en azından oyun okumaları festivali yapalım ve bunları seçki haline getirelim. O oyun okumaları festivalinde yönetmenlerle oyuncularla birleşsin sonra ne oluyor bakalım’ dedik.

Aynı zamanda bir yayın ayağı ‘hadi bunları basalım’ gibi bir fikir de çıktı.

İstiyor ki insan o gelişsin başka yönetmenler oyunları alsınlar tiyatrolarda sahnelensin ki öyle olmaya başladı. O da önemli bir itici güç oldu yazarlar için. ‘Sadece atölyeye gitmiyorum sonunda oyunumun seçilme ihtimali var, üzerinde çalışılma ihtimali var’. Yazar, alanla tanışıyor bir diğer kazanım oluyor ve her oyun okumasının sonunda da yabancı yazarlarla da yapıyoruz muhakkak her yönetmen tartışıyor söyleşisi oluyor bu da çok değerli bizim için çünkü orada bir söyleşi tartışma alanı açılıyor. Sürekli yapıyoruz bunu; neden yazdın, niçin yazdın, sen nasıl onu gördün, ne düşünüyorsun yeni metinle ilgili, çağdaş tiyatroyla ilgili, sahnelemeyle ilgili… Bunun üzerinden bir kültür yarattık diyebilirim. Aynı zamanda bir yayın ayağı ‘hadi bunları basalım’ gibi bir fikir de çıktı. Onda da yenimetin.com diye insanlar aslında artık oyunları eline alıp okumuyorlar bizde bir site açtık, sözleşmelerini oluşturduk, yabancı ve Türk yazarları dahil etmeye çalıştık. Bir ebook, kişilerin girip araştırabileceği, kendine uygun oyunla ilgili bilgi alabileceği, istiyorsa da satın alabileceği bir ebook sitesi oluşturduk. O da bir süre devam etti şimdi dönüştürüyoruz onu, farklı bir noktaya getiriyoruz çünkü bunlar aslında büyük işler festival, yayın … Yayıncılıkla ilgili olarak şimdi bu dönemde Habitus Yayınları ile birkaç seneden beri devam eden bir iş birliğimiz oluştu oyunların basılma noktasında. Şimdi e-kitap haline getirme noktasında da işbirliğini devam ettirerek, -biraz uykuda kalan bir siteydi -onu kaldırmayı, birleştirmeyi düşünüyoruz. 

Kocaman bir alan yaratmışsınız hakikaten ve çok da doğurgan bir alan olmuş ki bir sürü çocuğu oluşmuş, tebrik ederim. 

Evet, bir sürü yazar çıktı, ödüller aldılar yurtiçinde yurtdışında. Bir süre sonra biz sahneleyelim dedik bu yazarları. Ben sadece kendi oyunumu yönetmeyeyim dedim ve ben yönetmeye başladım.  Oradan başka şeyler oluşmaya başladı, festivalde projeler oluştu kendi yolunu buldu gibi dediğin gibi kendine ait dalgaları ve çocukları oldu projenin. 

Peki yazan yöneten oynayansın, merak ediyorum bunlar birbirine karışıyor mu kolaylıkları ne zorlukları ne?

Oyunculukla başladım ben tiyatroya, zaten başka bir alternatifimizde yoktu. Boğaziçi’nde sosyoloji okuyordum. Zaten lisede de tiyatro yapıyordum Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’na mı katılayım derken bir arkadaşım vasıtasıyla Şahika (Tekand) Hoca’yla tanıştım ve benim için çok mihenk taşı oldu hayatımda, çok değerli bir hoca ve usta oldu benim için. Orada oyunculuk üzerine konuştuk, çalıştık ama  Şahika Hoca’nın tarzı da tam böyle edilgen oyuncu tartışmasını ayrıca yapabiliriz kendi tasarımları içinde, üst kukla diyebileceğimiz, işçi oyunculuk noktasında, performatif oyunculuk noktasında değerlendirir hep oyuncuları ama eğitiminde konsepti, reji mantığını, düşünceyi önceleyen bir tarzı vardır her zaman. Hani neredeyse Brechtyen tarzda diyebileceğim hem fizikselliği hem gerçekçi anlamda oyunculuk ekolunu oluşturmak. O gerçek dediğimiz alan neyse, karakter yaratmaktaki. Onun üzerine de çalışır ama düşünsel alana da çok önem veren bir atölye. Orada eşi Ressam Esat Tekand’la da çok çalıştık. Atölyelerde sanat üzerine performans üzerine çokça konuştuk, her zaman programa dahil oldu Esat da. Öyle olunca da benim içinde oynamak sadece projenin bir parçası olmaktan ziyade kendi bir şeyler yaratmak isteyen, yazan, bir yandan acaba nasıl, bir dünya yaratmak istiyorsun ama onun içinde sende olabilirsin ama sonuç itibarıyla sadece oyuncu olmak ve sadece bir tasarımın içinde yer almak yeterli olmadı. E öyle olunca da bu roller de zaten çağdaş tiyatroda bence çok iç içe geçmiş roller -ki çok eski zamanlara gittiğinizde bunlar iç içe geçmiş konular- Yönetmenlik dediğimiz şey 19.yy’dan itibaren olan bir şey. Normalde yazmak, yönetmek, oynamak denen roller iç içe geçiyor.

Her dönemin farklı bir yapısı var tabi. Öyle olunca da açıkçası bana doğal geldi bunlarla ilgilenmek ama tabi bir enerji bölünmesi de oluyor. En son yaptığım oyunda da tipik bir oyunculuk üzerine gitmiyorum açıkçası. Performatif yaratıcı oyunculuk üzerine gidiyorum. Kendim oynadığım zaman ama kendim yazdığım bir tiyatro metninin içerisinde ya da İz diye bir oyun yaptık orada hem yönettim hem oynadım o çok zordu benim için. Çünkü 8 kamera var, canlı olarak organize oluyor, 2 tane ekran var, acayip trafiği var ve o yaratımın içerisinde olmak ancak dışarıda sıkı bir yardımcı yönetmen ve dramaturgla birlikte mümkün olabildi.

Daha farklı bir şey aslında bir yandan da. Bu son yaptığımız projede de oynamaktan ziyade yönetmeyi tercih ettim. Her projenin kendine ait bir talebi var ve o talep ve konsept üzerinden kendimi konumlayabiliyorum diyebilirim. 

Kadın yönetmen olmakla ilgili sıkıntılar yaşadın mı?

Ben çok anaerkil bir aileden geliyorum. Aynı zamanda Şahika Hoca’da çok baskın bir kadın yönetmen o yüzden önümdeki örnekler hiçbir zaman erkek erkek bir ustam olmadı ama tabi pisaya dediğimiz ya da alana girdiğimiz zaman öyle çok yönetmen olduğunu görüyorsunuz. Sizin o mikro dünyanızdan farklı olabiliyor. Nasıl oluyor? Daha fazla çaba göstermeniz daha fazla çalışmanız daha fazla kendinizi görünür kılmak için uğraşmanız gerekiyor. Bu hala var bence, bu toplumun da erke olan sevdasıyla alakalı. Daha çok seviyor insanlar bir erkek yönetmen daha işte böyle… Şey gibi bu tanrılarla tanrıçaların çarpışması gibi. Daha tanrıçaları tekrar toplumun içine entegre edemedik. Hala Tanrılardayız… Tanrısal bir deha, Tanrısal bir şey arıyoruz yönetmenlikte de…  O da hep erkekle bağlantılanıyor bence. O yüzden de o anlamda bir şey hissediyorum açıkçası ama yani dışlanma gibi konularda kendimi hiçbir zaman öyle hissetmediğim için ama böyle bir davranışla karşılaştığım zaman şaşırdığım noktalar oldu tabi. Ama tabi dediğim gibi kendi ailem ve eğitim çevremle alakalı, hiçbir zaman ‘kadınım yapamam’ gibi hissetmedim.

Bir de tiyatro başka alanlara göre biraz daha esnekliği olan bir alan. Kadın-erkek ayrımı çok olmayan bir alan mıdır bilemiyorum. Sanatla uğraştığımız için daha kadınsı bir alan bence, yaratmak, doğurmakla alakalı olduğundan. Ama tarz olarak mesela daha evvel tiyatrocu birisi söylemişti, bir doğurgan tiyatrolar vardır bir de kendisiyle zirveye ulaşan tiyatrolar vardır diye. Biz mesela bence o anlamda kadınsı bir tiyatroyuz. Hep başkalarına alan açalım, hep içimize alalım ya da üretelim… Sadece ben üzerine değil biz üzerine elinden geldiğince bir şey yaratmaya çalışan bir tiyatroyuz. Bence o da önemli bir fark. 

Oldukça kalabalık bir ekip hayal ediyorum şu an. Öyle mi?

Teknik ve maddi olarak kişileri süspanse etmek noktasında tabi ki öyle olmuyor ama her sene atölyelerde yazarlar geliyor çıkıyor hala GalataPerform’u ev olarak hissediyorlar, buradan çıktığı halde bağlılık hissediyor sana gidiyor geliyor insanlar. Tam komünal bir durumdan bahsetmiyorum. Bir alanı yaratıyorsunuz ve sonra gitmesine izin vermeniz gerekiyor. Yoksa hep sizinle kalırsa zaten olmuyor genelde insanlar bir süre sizinle kalıyorlar ve sonra gidip kendi alanlarını yaratıyorlar. Ama evet devamlı çalıştığımız oyuncular olsun, yazarlar, etrafımızda olan insanlar olsun bir aile manlığı var GalataPerform Ailesi gibi bir şey düşünebiliyorsun. Ama Türkiyemizde olmanın getirdiği maddi ve teknik konularda, başka yerde olsanız belki kişileri daha fazla yaşamsal anlamda da destek sağlayacağınız noktaları yaratamıyorsunuz. Eğer bu çizgide kalırsanız. Daha konvansiyonel bir çizgiye giderseniz belki ama bu çizgide kalırsanız o mümkün olmuyor. 

Peki pandemi nasıl geçti Galata Perform için?

Pandemi hepimize şok olarak tezahür etti. Biz deneysel dediğimiz bir alandayız ya bu huyumuz da…  Deneysel üzerine olduğu için değişkenlik arz ediyor yani her oyunda bir şey denemeye çalışıyorsunuz, her sene bir şeye adapte olmaya çalışıyorsunuz. O zaman da şartlar buysa ben buna nasıl adapte olurum, ben burada nasıl değişirim ve bununla birlikte evrilimi düşünmek açıkçası biraz daha avantajlı olduğumuzu düşünüyorum bu noktada. Başka tiyatro ekollerine göre. Çünkü zaten dijitalle, medyayla olan bağlantımızı kurmaya çalışıyorduk uzun süredir. Zaten her seferinde farklı olanı denemek, seyirci-oyuncu ilişkisini de yeniden tasarlamak gibi bir düşüncemiz hep vardı, o nedenle bence çabuk adapte olduk. Ama tabi ki oyunlarımız iptal oldu, yurtdışı turnelerimiz vardı iptal oldu. Bizim için onlar biraz daha önemli olabiliyor. Çünkü şehir tiyatrosu değiliz her hafta beş oyun oyna sahneni doldur ya da işte turnele ki muhakkak ayakta dur öyle bir tiyatro değiliz. Daha uluslararası alana ağırlık veren bir yapı var. Ama hemen bu döneme ait bir şey yapabilir miyiz nasıl yaparız’a evrilttik.

Onun dışında zaten uzun süredir düşündüğümüz bir değişim-dönüşüm vardı mekanda kalmanın getirdiği bir 17 senelik yorgunluk vardı. Son üç senedir zaten gösteri yapma, sahne denkleminden çıkarmıştık. Bu dönemi dijital dönüşüme biraz ayırdık kendimiz için. Bir dijital platform oluşturmaya karar verdik, tesadüf oldu ama mekandan hemen çıktık ve mekansız olmaya geçtik ve bu durumunda bir iki sene böyle devam edeceğini hissettiğimiz için dijital bir platform nasıl yaratabiliriz diye düşündük ve o noktada Goethe Enstitüsünün bir fonu vardı. Covid dönemi için destek/yardım fonu ona başvuru yaptık ve başarılı olduk. Seçilen projelerden biri Türkiye’de. Ve tiyatronun dijital dönüşümü yeni metin yeni tiyatro atölyelerinin uzaktan eğitime dönüşümü üzerine bir proje oluşturduk. Dijitopya diye. Onun sitesi üzerine çalışıyoruz şu anda. İsmi yeniperform.com olacak. Onunla birlikte atölyeler, oyunların dijitalleşmesi vs gibi şeyleri düşünmeye hemen adapte olduk açıkçası. Hiç düşünmedik ‘2021’de biz canlı sahnede olalım olmayalım’ gibi bir şey hiç düşünmedik. Bu dönemde en güvenli en sağlıklı  ve en yaratıcı nasıl geçiririz onu düşünerek kesinlikle dijitale ağırlık vermeliyiz diye düşündük ondan sonra da bir iki sene sonrasını da biraz planladık kafamızda. Düşünmeye epey vakit oldu çünkü. O noktada da şehrin merkezinde değil şehrin dışında bir yaratım-üretim alanı, doğaya daha yakın bir yaratım-üretim alanı yaratılabilir mi bunu nasıl yapabiliriz, dijitalle ekolojik olanın kesiştiği, sanatın kesiştiği alan yaratabilir miyiz diye düşünüyoruz şu anda. O da önümüzdeki senelerde oluşturmak istediğimiz bir formül.

Şehrin dışında doğaya yakın olmak bu dönemin de getirdiği bir şey ya o, hepimiz şehirden defolup gitmek istedik açıkçası.

Kendi ütopik alanımızı yaratmak, şehrin dışında doğaya yakın olmak bu dönemin de getirdiği bir şey ya o hepimiz şehirden defolup gitmek istedik açıkçası. İstemedik burada kalmak, doğaya gideyim, doğada olayım gibi bir hissiyat geldi. Ama tam da böyle romantik bir şekilde değil, doğada sadece olmak kadar değil pratik anlamda da bu dijital olarak uzakta olan şeylerle de bağlantılı olarak nasıl formüle ederiz onu düşünüyoruz şu anda. Atıyorum, İznik’te ya da Çatalca’da ya da Ayvalık’ta oyunların üretilebileceği, insanların beraber tarladan yemeğini yiyebileceği, uzaktan bazı atölyelere katılıp sonra burada bir kampa katılacağı bir formül araştırıyoruz. Hatta ismini de Yenidünya koymayı düşünüyoruz, hem meyve olan Yenidünya hem orta oyununda da paravan aynı zamanda gelenekle de bağlantılı. Şu an önümüzdeki planlar böyle… 

Tebrik ederim çok güzel tınlıyor. Peki yavaş yavaş yeni işinize gelelim mi, Tiyatro Festivalindeki işiniz Terk Edilmiş Kıyılar ve Negatif Fotoğraflar… Süper bir isim bence, ben zaten senin oyunlarının isimlerini çok seviyorum.  Neler söylemek istersin oyunla ilgili?

Bu oyun benim 10 senedir ilk önce GalataPerform’a asistan olarak gelip sonra doktor, dramaturg, hikaye yazarı, ödüllü hikaye yazarı ve atölye direktörümüz olan Ferdi Çetin’in yazdığı bir oyun. Oyun tarzı daha düz metin, hikaye anlatımı üzerinden, dramatik düz metinler yaratıyor. Ve konsept de aslında ondan geldi. Yazın düşünüyorduk, nasıl planlayalım bu gelecek seneyi diye düşünürken şöyle bir şey yapsak; seyirciyle oyuncunun bir araya gelememe durumu üzerinden bir araya gelememe durumumuz üzerine ne yapabiliriz diye düşünsek dedik. O bir araya gelememek durumu üzerine düşündüğümüzde de böyle bir oyun çıktı. Aslında çıkış noktası doksanlardaki bir araba bir kaza bir patlama bir babanın ölümü üzerine düşündüğümüzde bir gazetecinin ölümü üzerine düşündüğünüzde aklınıza ne gelirse oradan hafif bir şekilde göndermesi var ama temelinde bir araya gelemeyen bir ailenin kızının sesinden anlatıldığı bir anlatım var ortada. Ve bunu bu döneme bağladık. Bir video online, çevrimiçi bir video oluşturmak istedik. O noktada da atölyelerde çok uzun süredir konuşuyoruz biz yeni metin yeni tiyatro festivalinde de işte bu Kasım sonu Aralık başı olacak onu da online a aldık ve uzun süredir yazarlarla işte bu tiyatro, sinema, video art arasındaki farklar üzerine hep konuşuyoruz. Bu oyunda çevrimiçi olacağı için aynı zamanda bunu tartışan bir oyun oldu.

Bir şeyi ekrana aldığımız zaman o ne kadar tiyatral oluyor, bu tartışma hep var ya, sahneye ait oraya neyi taşıyorsun ya da video artla bunun farkı ne ya da sinemayla bunun farkı ne gibi konuları tartışabileceğimiz bir alan oldu aynı zamanda. Aynı zamanda tabi yoğun bir duygusu var bu döneme ait olan. Bir araya gelememe, uzaklık, bir arada olamama durumu ve doksanların o garip sosyo-politik durumuna da gönderme yapıyor ve temelinde aslında sadece bir online gösterim gibi düşünmedik bunu sadece bir oyunu videoya çekiyoruz gibi değil zaten çıkış noktasında video ve oyun birlikte düşündük artı bu oyunu seyreden seyirci aynı zamanda Bomonti Ada’daki mekanda bir sergi salonunda oyunun çekildiği alanda oyunun bir başka parçasını, bir yap bozun diğer parçasını izlemek üzere gidecekler ama orada da oyuncularla karşılaşmayacaklar. Bir enstelasyonla karşılaşacaklar. Sergi alanındaki sahne yerleştirmesiyle karşılaşacaklar. Ama 10 dakika boyunca dramatik bir örgü içerisinde ilerleyen biraz bu fütürist performanslara benziyor geçen yüzyılın başında makinanın sadece hareket halinde olduğu, oyuncusuz sahneleme üzerine düşünen ikinci bir aşamasını seyredecekler. Videoyu seyrederken oyuncularla seyredecekler aynı dekor ama mekana gittiklerinde dekorun içinde bambaşka bir şeyi seyredecekler oyuncunun olmadığı ama yine dramatik bir örgünün olduğu. Mekana en fazla beş kişi alınabilecek, mekana da güvenli bir şekilde girebilecekleri, uzaklığı tutabilecekleri, uzaklığı tutarak bir araya gelebilecekleri bir tasarı… 

Tiyatro Kooperatifinden de bahsedelim istiyorum biraz. Sen Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı yapıyorsun. Neler var şu sıralar odağınızda?

Pandemi dönemi nasıl geçiyor diye sormuştun biraz önce. Çok yoğun geçiyor benim için. Çünkü biz krizdeyiz. Tiyatrolar anlamında. Mart’tan itibaren o kriz başladı. Yönetim Kurulu’na seçildim ben ve o noktada da Başkan Yardımcısı olur musun, zaten Iraz uzun zamandan beri Başkanlık yapıyor, olur musunuz dediler ben de olurum dedim. Hiç tabi böyle bir döneme denk geleceğini düşünmüyordum. Bayağı yoğun bir kriz yönetimine denk geldim. Mart’la açık hava sahnelemeleri başlayana kadar Mart, Nisan, Mayıs epey zor geçti. 7/24 çalışıyorduk diyebilirim.

Proje üretmek, bakanlığa öneride bulunmak, bir şeylerin oluşması için çaba göstermek, belediyelerle kontak kurmaya çalışmak gibi çeşitli alanlarda çalıştık. Devletle müzakere etmek zorunda Tiyatro Kooperatifi biraz derneklerden farklı bir yapısı var. Ortaklık üzerine kurulu. Ticari bir ortaklık ama sosyal bir kooperatif yani şöyle; her dahil olan tiyatronun ticari bir statüsü var ve hepimiz eşitiz o noktada. Aslında demokratik şeffaf bir yapısı var ve iletişim kurarken de şuna dikkat ediyoruz açıkçası; iletişim kanalını açık tutup, çok uzun süredir bu hani çatışmadan kaynaklı hiçbir şeyin olmadığı bu alanda biraz iletişime bize zarar verse de ayakta tutup bir şey elde etmeye çalışıyoruz. Bunun üzerine düşünüyoruz, onun dışında ‘Bizde Yerin Ayrı’ diye bir kampanya yaptık, oyunlar olmadığı sırada ön satış üzerine seyirciye açtığımız yurtdışından webinar’(İnternet eksenli sunum, konferans, eğitim vs)lar yapıyoruz konuyla ilgili, insanların hayatlarını bir şekilde iyi örnekleri verebilecek vs. Mevzuat üzerinde çalışılıyor, avukatların da olduğu mevzuat üzerine çalışan bir ekip var, bu dönemde bu iletişim kanalı açıldığında ne azından sahne ile ilgili, kimlik ve statü ile ilgili, tanımlamayla ilgili yardım konusunda özel bir çalışma yapılıyor şu anda. Bu gibi şeylerle uğraşıyoruz.

Tiyatrolar açılınca ayrı bir dert oldu. Sahnelerimiz kapandı arada 25 sahneyle başladık 23 e indik 2 sahnemiz şu anda sallantıda. Bir taraftan da 32 tiyatroyla çalışıyorduk pandemi döneminde 62 tiyatroya çıktık. Aslında çok genç bir yapı 2018 de kurulan bir yapı ama 2019’da ilk yönetim kurulu olduk. Öbürü geçici yönetim kuruluydu. Çok kısa sürede 15 tiyatroyla başlayıp şu an İstanbul’da 62 tiyatroyu temsil ediyor Tiyatro Kooperatifi. Onun dışında bir fon elde ettik. Mozaik Vakfı'ndan. Anadolu’daki yapılanmayı destekliyoruz şu anda. Yani her bölgede bir Tiyatro Kooperatifi olsun ya da bölgelerdeki önemli şehirlerde bu bunlar nihayi olarak birleşsin ve bütün Türkiye’yi kapsayan bir güç birliği olsun ki diyelim arkamızda 150 tiyatro var ve bizi dinleyin, diyebilelim. Bir güç oluşturmak, bir birlik oluşturmak ve bu yolla bir şeyler elde etmek önemli. Orada biraz sosyal aktivizm söz konusu. 

Son olarak şunu sormuş olayım; bütün şapkalarını çıkardığında sen Yeşim olarak bu dönemle nasıl başa çıkıyorsun?

Ben bir işkolik olarak başa çıkıyorum. Ne kadar çok çalışırsak o kadar çok unuturuz her şeyi gibi geliyor bana. Geçenlerde bir arkadaşıma söyledim, üst üste geldi her şey diye. Sinemayla ilgili birkaç projem vardı, senaryo yazmıştım beş sene evvel onu başka bir şeye evriltmiştim. Şahmeran projesi vardı onu yazmıştım. Geçen sene 2020’de prömiyer yapacaktı sonra dedik ki bu olmayacak ne zamana yapalım diye sorduklarında ben açıkçası Mayıs 2021 demiştim. Daha Şubat’tı sanırım bunu konuştuğumuzda.  O da normal sahne projesinden çıkıp farklı bir formata geçecek herhalde. Belgesel, video, film arası bir şey… Beni de son dönemde çok etkileyen bir konu Şahmeran. Güzel bir mit ve masal. Aslında bu topraklardan çıkan çok önemli bir hikaye. Tek yönü de yok anlatmanın, çeşit çeşit…

Herkes kendi Şahmeran’ını anlatıyor aslında. Kişisel olarak dersen niye o aklıma geldi, çok çalışmakla ilgili olarak aklıma geldi. Mümkün mertebe çalışıyoruz tabi ama sosyal hayatımız sıfır gibi bir şey. Bu dört ekranın içerisindeyiz. Bir de benim ailemin içerinde çok yaşı olan kişiler var yakında olmak durumunda olduğum. O yüzden onları korumak önemli. Bir yandan genç nesil var, çocuklarım. Bir oğlum var 20 yaşında, kızım 13 yaşında. Bir yandan da anne, baba, anneanne şeklinde kendimi terazinin ortasındaki denge noktası gibi hissediyorum. Çünkü hepsinin ayrı hassasiyeti var. Bazen dengelemek zor ve yorucu olabiliyor. Çocuklar özgür olmak istiyorlar, deneyimlemek istiyorlar. Yaşlılar korkuyor. Bir yandan yaşlılar torunları görmek istiyor ama bir yandan görmemeleri gerekiyor, bizim sürekli dikkat etmemiz gerekiyor. O büyük bir stres, benim en büyük stresim o şu anda açıkçası. Ben kendimde çalıştığım zaman, bir stüdyoya gidip geldiğimde annemi görürsem bir şey olur mu ya da anneanneme nasıl ilişki kurmam gerek gibi streslerim var. Yaşı olan bireylerle genç bireyler arasındaki o uzaklık zaten bu oyun biraz onunla da alakalı çok içimize işledi belki de bilmiyorum. Çok yalnız kaldığımı söyleyemem kendi başıma evde değilim ama çocuklarım olduğundan dolayı oğlum bizimle beraber yaşamıyor ama zor bir dönem o anlamda. Dengelemek anlamında…

Her şey risk içeriyor ya her yaptığın şey risk içeriyor, o riskleri sürekli tartıyorsun sürekli riskleri dengelemeye çalışıyorsun hayatında. geçenlerde mesela ses kaydı alacaktık son ses kaydını alacaktık, bir üç dört saat kapalı bir alanda bir araya gelecektik, buluşacağım kişinin başka bir alandaki arkadaşları hastalanmışlar, ben gelmeyeyim, riske atmayayım dedi ertesi gün o da pozitif çıktı. Bu mesele eninde sonunda bize de gelecek önünde sonunda, mümkün olduğu kadar ileri atmaya çalışıyoruz ama her yaptığın aksiyonun bir sonucu var. Bunu çok yoğun bir şekilde hissettiğimiz bir dönem. Onu hesaplamanız ve ona göre yapmanız gerekiyor. 

Yalnız Şahmeran bu dönem için ne kadar doğru bir projeymiş, orada da şifayla ilgili bir anlatı var...

Evet şifa ile ilgili, o da benim şifam oldu herhalde. ‘Git biraz uzaklaş biraz doğaya git’ dedi. Enteresan ben o oyunu Ocak’ta bitirdim ve modern bir Şahmeran hikayesi var gelenekseli anlatıyor ama günümüz Şahmeran’ı.  O yüzden Şah-Mar- An diye üçe böldüm kelimeyi. Orada da karakter bir bilim insanı bir kadın ve bir çocuğu iyileştirmek için bir ilaç buluyor… Kendisinin aslında Şahmeranlaşma süreciyle alakalı. O yaşadığı travmadan dolayı, denetmiyorlar çocuk ölüyor, onu kapatıyorlar sonra o kendini kapatıyor dışarısı tehlike haline geliyor, salgınlar dışarda falan. Daha yok ama pandemi ben bunu yazdığımda. Şubat’ta anlıyordum böyle olacağını ama bu kadar odaya kendimizi kapatacağımızı resmen Şahmeran’da öyle ya, İnsanlardan uzağa yeraltına kapatıyor ya kendini çünkü ihanet ediliyor ona. Belkıya ihanet ediyor sonra da Camsab ihanet ediyor. Hep böyle bir kapama kaçış durumu var onun da. Onunla böyle bir paralellik kurup yazmıştım, şifa noktasında. Oyunun dünyasında da hayvanlar konuşuyor, cinler konuşuyor… Geri dönüp baktığım zaman herhalde bir öngörüyle yazıyoruz, yaratıyoruz kesinlikle. Tam olarak görmüyorsun tabi ama hissediyorsun, gelen bir şey var. Sonra yapacağız zaman bunu, umarım yaparız şu an planlıyoruz ama şöyle gelecek; ‘A! Bu dönemi yaşayan birisi yazmış bunu!’ Ama aslında öyle değil bu dönemden evvel yazılmış bir oyun. Dediğin doğru, kendi şifalanmam açısından da bir yol gösterici oldu onu okumak. Mardin’e gittik mesela. Mardin’de masal anlatıcılarıyla konuştuk. Şahmeran Masalı’nı anlatan çok önemli bir ustayla tanıştık. Aynı zamanda cam altı resim yapıyor. Onlar çok etkiledi beni açıkçası. 


Yeşim ÖZSOY
Yazar-Yönetmen
GalataPerform’un kurucusu