Irkçılık bir hastalık mıdır?(1) Irkçılık hastalıksa hoşgörü gerekir
ürkiye bağlamında ırkçılık yalnızca biyolojik temellere dayanmaz; aynı zamanda kültürel kodlar, dil hiyerarşileri ve sembolik değerler üzerinden işler. Kürtlere atfedilen “kaba”, “feodal”, “görgüsüz” gibi nitelendirmeler, açık bir biyolojik söylemden ziyade kültürel bir aşağılamanın dilidir
Irkçılık, birçok ülkede insanlık suçu olarak kabul edilir ve son derece yüz kızartıcı bir eylem olarak değerlendirilir. Irkçılık suçtur ve cezası var ve utandığından çoğu insan ‘ırkçıyım’ demez. Bu nedenle ırkçılığı “hastalık” olarak adlandırmak, beraberinde ciddi etik ve hukuki sorunlar getirir. Çünkü hastalık kavramı, özneyi bir “hasta” konumuna yerleştirir; bu da çoğu zaman koruma, tedavi ve sorumluluğun hafifletilmesi gibi sonuçlar doğurur. Ancak tam da bu noktada ciddi bir gerilim ortaya çıkar. Çünkü ırkçılık, yalnızca bireyin iç dünyasına ait bir “rahatsızlık” değildir; başkalarına zarar veren, onları aşağılayan, dışlayan ve kimi zaman yok etmeye yönelen bir eylemler bütünüdür. Bu nedenle ırkçıyı yalnızca “hasta” olarak görmek, onu fail konumundan çıkarmak ve eylemlerinin sonuçlarını ikinci plana itmek anlamına gelebilir. Oysa ırkçılıkta söz konusu olan yalnızca bir semptom değil, aynı zamanda başkalarının hayatına doğrudan müdahale eden bir pratikler dizisidir. Bu da bizi şu soruyla karşı karşıya bırakır: Birine zarar veren bir tutum karşısında hoşgörü, gerçekten etik bir seçenek midir, yoksa bu hoşgörü, zararın kendisini görünmez kılan bir başka sorun mu üretir?
Eğer ırkçılık bir hastalık olarak kabul edilirse, bu durum ırkçı bireylere yönelik yaklaşımın da değişmesini gerektirir. Hastalık kavramı, tedavi edilmesi gereken bir durumu ve hastaya yönelik koruyucu, kollayıcı bir tutumu ima eder. Bu durumda ırkçılara karşı da benzer bir yaklaşım benimsenmesi gerektiği sonucu ortaya çıkabilir. Oysa ırkçılığın sonuçları son derece yıkıcıdır; bireylere ve topluluklara ciddi acılar verir ve aynı zamanda bir faillik üretir. Bu nedenle ırkçı bireyleri yalnızca “hasta” kategorisine yerleştirerek onları koruma altına almak, ahlaki ve vicdani açıdan kabul edilebilir değildir. Çünkü ırkçılık söz konusu olduğunda karşımızda yalnızca bir “hasta” değil, aynı zamanda bir fail vardır. Fail, eylemin öznesidir; yaptığı eylemin sonuçlarını üreten ve bu sonuçlardan sorumlu olan kişidir. Irkçı söylem ve eylemler, yalnızca düşünce düzeyinde kalmaz; başkalarına zarar veren, onları aşağılayan, dışlayan ve kimi zaman doğrudan şiddete dönüşen sonuçlar üretir. Bu nedenle ırkçılık, açık bir faillik konumu yaratır.
Bu noktada sorumluluk kavramı belirleyicidir. Psikoanalitik ya da psikolojik açıklamalar, bireyin bu tür eylemlere nasıl yöneldiğini anlamaya katkı sunabilir; ancak bu açıklamalar, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir eylemin psikodinamik kökenlerini anlamak, o eylemi meşrulaştırmak anlamına gelmez. Aksine, sorumluluğun daha derinlikli kavranmasına imkân tanır. Dolayısıyla ırkçılığı “hastalık” olarak adlandırmak, fail ile hasta arasındaki ayrımı bulanıklaştırma riski taşır. Çünkü hastalık kategorisi, çoğu zaman öznenin eylemleri üzerindeki denetimini sınırlı kabul eder ve bu da sorumluluğun askıya alınmasına yol açabilir. Oysa ırkçılıkta özne, çoğu durumda eylemlerinin anlamını ve sonuçlarını kavrayabilecek durumdadır. Bu nedenle ceza meselesi de burada devreye girer. Irkçı eylemler yalnızca bireysel bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir zarar üretir. Bu zarar, hukuki düzenlemelerle karşılık bulur ve failin cezai sorumluluğunu gündeme getirir. Ceza, yalnızca bir yaptırım değil; aynı zamanda toplumsal sınırların ve kabul edilemez olanın yeniden çizilmesidir. Sonuç olarak, ırkçılığı anlamak ile ırkçıyı sorumluluktan muaf tutmak arasında açık bir ayrım yapmak gerekir. Irkçılığı bir tür ruhsal örgütlenme ya da patolojik eğilim olarak düşünmek, ırkçı bireylerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Irkçılığı “hastalık” olarak adlandırmak, onlara herhangi bir dokunulmazlık sağlamaz ve sağlamamalıdır. Bu nedenle “ırkçılık hastalıktır” ifadesi, dikkatle ele alınması gereken bir önermedir. Çünkü bu ifade, farkında olunmadan ırkçı eylemler için bir tür koruma alanı yaratma riskini de içinde barındırır. Oysa ırkçılık, hangi kavramsal çerçeve içinde ele alınırsa alınsın, sonuçları itibarıyla sorumluluk gerektiren bir eylem alanıdır. Irkçılığı anlamak, onun kökenlerini görünür kılar; fakat bu görünürlük, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz—aksine, onu daha da kaçınılmaz kılar
Burada Susan Sontag’ı anmadan geçmek mümkün değil. Sontag, özellikle Hitler üzerine yapılan psikoanalitik açıklamaları eleştirirken, faşizmin oluşum koşullarını anlamaya yönelik çabanın, istemeden de olsa faşizme karşı bir tür anlayış geliştirmek gibi algılanabileceğini belirtir. Metafor Olarak Hastalık adlı eserinde de benzer bir uyarıda bulunur: Psikologların ve düşünürlerin zulmün nedenlerini açıklamaya çalışırken, bu zulmü farkında olmadan normalleştirme ya da meşrulaştırma riskini taşıdıklarını vurgular. Bu eleştiri, ırkçılığı ve faşizmi anlamaya çalışırken karşı karşıya kaldığımız temel tehlikeyi açık biçimde ortaya koyar. Çünkü açıklamak ile haklı çıkarmak arasındaki sınır her zaman net değildir; bu sınır bulanıklaştığında, eleştirel analiz kolaylıkla örtük bir meşrulaştırmaya dönüşebilir. Tam da bu nedenle, ırkçılığı anlamaya yönelik her çabanın aynı zamanda bir sınırı olmalıdır. Bu sınır, failin sorumluluğunu koruyan sınırdır. Irkçılığın psikolojik, tarihsel ya da toplumsal kökenlerini açıklamak, failin eylemini hafifletmez; aksine, bu eylemin hangi koşullarda üretildiğini göstererek sorumluluğu daha da görünür kılar. Dolayısıyla mesele yalnızca “neden?” sorusunu sormak değildir; aynı zamanda “kim sorumlu?” ve “bu sorumluluğun sonucu nedir?” sorularını da sormaktır. Aksi hâlde açıklama, eleştiri olmaktan çıkar ve istemeden de olsa zulmün diline yaklaşır.
Irkçılığı anlamak mümkündür; ancak onu anlamak, hiçbir zaman onu mazur kılmanın bir yolu olmamalıdır. Çünkü anlaşılan her şey affedilmez—ve affedilen her şey, bir süre sonra yeniden üretilir. Irkçılık, psikopatolojik bir örgütlenme biçimi olarak düşünülebilir; fakat bu, ırkçıların cezai ehliyetlerinin ortadan kalktığı ya da işledikleri suçlardan muaf tutulmaları gerektiği anlamına gelmez. Aksine, burada etik ve hukuki sorumluluk tam da yerinde kalır. Öte yandan bu durum, ırkçılığın yalnızca psikanalistlerin anlayabileceği kapalı bir alan olduğu anlamına da gelmez. Irkçılık; tarihsel, toplumsal, siyasal ve ekonomik boyutları olan karmaşık bir olgudur. Psikanaliz bu alanlardan yalnızca biridir—belki derinleştirir, ama tek başına açıklamaz.
Irkçılık bildiğimiz türden bir hastalık değil
Irkçılık bir hastalık mıdır? Bu soruya benim yanıtım ‘evet’tir. Çünkü ırkçılık; psikopatolojilerden tanıdığımız akıldışı genellemeler, yoğun duygulanımlar ve çoğu zaman gerçeklikle bağı zayıflamış bir düşünme biçimiyle kendini gösterir. Bu yönüyle bakıldığında, bir tür “bozulmuş algılama ve anlamlandırma” hali gibi görünür. İnsanlar, iç dünyalarında yaşadıkları çatışmaları dışarıya, yani ötekinin üzerine atarak kendi iç gerilimlerini kişilerarası ya da gruplar arası çatışmalara dönüştürebilirler. Böylece kişi, kendi iç sorununu ve çatışmasını kendisinden uzak tutar. Ancak burada temel bir çelişki ortaya çıkar: Eğer ırkçılık bir hastalıksa, neden ırkçı olan kişiler bu “hastalıkları” için yardım aramazlar? Psikolojik hastalık tanı sistemlerinde de “ırkçılık hastalığı” diye bir tanı yoktur; hiç kimseye “ırkçılık hastası” teşhisi konulamaz. Bu nedenle de hiç kimse “ben ırkçılık hastalığına yakalandım” diyerek terapiye gelmez. Bu bağlamda ırkçılığı doğrudan bir hastalık olarak adlandırmak sorunludur. Aslında burada doğrudan bir psikolojik hastalıktan değil, daha çok psikolojik bir örgütlenme biçiminden söz etmek gerekir. Yani ırkçılığı doğrudan bir “hastalık” olarak değil, patolojik bir ruhsal örgütlenme biçimi olarak düşünmek daha yerinde olabilir. Başka bir deyişle mesele, tekil bir semptomdan ziyade, benliğin ve dünyayla kurulan ilişkinin belirli bir tarzda örgütlenmesidir. Bu durum bizi önemli bir ayrım yapmaya zorlar. Psikolojik hastalıklarda kabaca iki durumdan söz edilebilir. Bazı hastalarda hastalık bilinci vardır ve bu kişiler iyileşmek, rahatlamak ve eski sağlıklarına kavuşmak için yardım isterler. Bu gruptaki kişiler acı çeker; hastalık onlar için ağır bir yüke dönüşür. Örneğin depresyonda yaşam sevinci, canlılık ve hareket duygusu kaybolur; kişi gündelik hayatını düzenlemekte zorlanır ve bu durum onda ciddi bir sıkıntı yaratır. Psikiyatrik anlamda hastalık çoğu zaman ego-distoniktir: Kişiye acı verir, işlevselliğini bozar ve değişme isteği doğurur. Kişi, yaşadığını yabancı ve rahatsız edici bulur.
Bu noktada sıkça karşılaşılan bir yanılgıya da değinmek gerekir: Terapiye başvuran kişiler çoğu zaman “eski hâlime dönmek istiyorum” derler. İyileşmeyi, eski duruma geri dönüş olarak düşünürler ve kimi zaman bu, terapinin amacı gibi de kabul edilir. Oysa burada temel bir sorun vardır. Kişinin bugün “hasta” olarak tanımlanan durumuna gelmesi, büyük ölçüde geçmişteki psikolojik örgütlenmesiyle ilişkilidir. Dolayısıyla terapiyle yalnızca “eskiye dönmek”, yani aynı ruhsal yapı içinde kalmak, uzun vadede kalıcı bir iyileşme sağlamaz. Bu durumda kişi, bir süre sonra benzer biçimde yeniden hastalanma riskiyle karşı karşıya kalır.
Bu nedenle psikoanalitik yaklaşım, yalnızca geçmişe dönmeyi değil, geçmişin yeniden anlamlandırılmasını ve öznenin dönüşümünü hedefler. Başka bir deyişle, “eski hâle dönmek” hem tam anlamıyla mümkün değildir hem de arzu edilir bir hedef değildir. Sorun, yalnızca kaybedilen bir dengeye geri dönmek değil; o dengeyi kuran ruhsal yapının kendisini dönüştürebilmektir.
Bazı hastalıklarda/hastalarda hastalık bilinci yoktur. Kişi hasta olduğunu bilmez, Kabul etmez. Kendisini İsa sanan kişiye göre kendi dışındakiler hastadır. Irkçılık gibi bazı yapılarda da hastalık bilincinden söz etmek mümkün değildir. Kişi kendi durumunu bir sorun olarak görmez, hatta çoğu zaman bunu doğru, haklı ve zorunlu bir tutum olarak yaşar. Böyle durumlarda kişi doğrudan kendisi acı çekmez; aksine yarattığı yükü daha çok çevresine taşır. Yani psikolojik sorunun ürettiği acıyı çoğu zaman başkaları yaşar. Kişi, ırkçı düşüncelerini bir sorun olarak değil; doğru, meşru ve gerekli bir tavır olarak deneyimler. Bu nedenle ırkçılık, birey tarafından bir semptom gibi yaşanmaz; bir kimlik, bir dünya görüşü ve hatta ahlaki bir konum olarak içselleştirilir. Bu yüzden tanı sistemlerinde ırkçılığı bir hastalık olarak bulamayız. Depresyonu, anksiyete bozukluklarını ya da narsistik kişilik örgütlenmelerini sınıflandırabiliriz; çünkü bunlar bireyin iç dünyasında çatışma ve acı üretir. Irkçılık ise çoğu zaman bu çatışmayı yatıştıran, bireye sahte bir bütünlük ve üstünlük hissi sağlayan bir düzenek gibi çalışır. Dolayısıyla ırkçılığı “hastalık” olarak adlandırmak, klinik bir tanı koymaktan çok etik ve politik bir konum alışına işaret eder. Burada ırkçılık; bölme, yansıtma ve değersizleştirme gibi ilkel savunmalar etrafında örgütlenen bir ruhsal ekonomiyi ifade eder. Kişi, kendi içinde taşıyamadığı kırılganlıkları, korkuları ve yetersizlik duygularını “öteki”ne yerleştirerek kendi içinde sahte bir düzen kurar.
Burada ortaya çıkan paradoks şudur: Irkçılık, bir tür ruhsal işlev bozukluğu gibi işler; ancak kendini hiçbir zaman bir “bozukluk” olarak değil, bir “hakikat” olarak sunar. Tam da bu nedenle ırkçılık, tedavi arayan bir semptom değildir. Aksine, sorgulanmadığı sürece kendini yeniden üreten, bireysel olduğu kadar kolektif düzeyde de kök salan ideolojik ve duygusal bir yapı olarak varlığını sürdürür.
Normalleşme ve patolojinin görünmezliği
Bazı durumlar, içinde bulundukları kültür tarafından normal, hatta olumlu olarak kabul edilebilir. Bir davranışın “hastalık” olarak görülüp görülmemesi, yalnızca bireysel deneyime değil, aynı zamanda o davranışın yer aldığı kültürel ve toplumsal bağlama da bağlıdır.
Örneğin bir kadın, günde 30–40 kez ellerini yıkadığını ve çok sık duş aldığını, çünkü her yerin mikrop dolu olduğunu düşündüğünü anlatabilir. Ancak bu durumu bir sorun olarak değil, “titizlik” olarak tanımlar; hatta bunu olumlu bir özellik, bir erdem olarak görür. Burada dikkat çekici olan şudur: Davranış, klinik açıdan obsesif bir örüntüye işaret edebilirken, kişi bunu hastalık olarak değil, sosyal olarak onaylanan bir özellik olarak deneyimler. Çünkü içinde bulunduğu çevre de bu davranışı patolojik değil, “temizliğe düşkünlük” olarak anlamlandırır. Bu durum bize şunu gösterir: İnsanlar bazen kendi hastalıklarını, sosyal olarak kabul gören bir dil içinde yeniden tanımlarlar. Böylece hastalık, hastalık olarak görünmez hâle gelir. Kişi rahatsızlık duymadığı gibi, çevresi de bunu problem olarak görmez. Dolayısıyla burada yalnızca bireysel bir inkâr değil, aynı zamanda kolektif bir normalleştirme söz konusudur. Bu örüntüde yansıtma (projeksiyon) mekanizması belirgindir. Kişi, kendi içinde taşıyamadığı “pislik” deneyimini dış dünyaya yerleştirir. Böylece kir artık içeride değil, dışarıdadır. Ancak bu yer değiştirme, tehdidi ortadan kaldırmaz; aksine, dış dünyayı sürekli tehlikeli, kirli ve saldırgan olarak deneyimlemesine yol açar. Mikroplar, bu anlamda yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda ruhsal bir tehdidin taşıyıcısı hâline gelir. Bu noktada beden—özellikle deri—içerisi ile dışarısı arasındaki sınırın temsilcisi hâline gelir. Temizlik davranışı, basit bir hijyen pratiği olmaktan çıkar; içsel kirin geri dönüşünü engellemeye yönelik bir sınır koruma girişimine dönüşür. Ancak burada temel bir paradoks vardır: Dışarıya atılan “pislik” bütünüyle ortadan kalkmaz; sürekli geri dönme tehdidi taşır. Bu nedenle temizlik, tek seferlik bir eylem olmaktan çıkar; tekrarlayıcı, zorlayıcı ve sonu gelmeyen bir mücadeleye dönüşür. Bu dinamik, kendi kendini yeniden üreten bir yapı taşır. Tıpkı yılanların zehirlerini boşalttıktan sonra yeniden üretmeleri gibi, ruhsallık da dışarıya attığı “kötüyü” bütünüyle ortadan kaldıramaz; onu yeniden üretir. Böylece kişi, kurtulmaya çalıştığı tehdidi aslında sürekli olarak yeniden kurar ve onunla mücadele etmeye devam eder.
Sosyal medya ve ırkçılık “hastalığı”
Uzun zamandır, özellikle sosyal medyada belirli aralıklarla yeniden alevlenen bir tartışma var: Irkçılık bir hastalık mıdır, yoksa yalnızca ideolojik bir sapma mı? Oysa psikolojik olguların “hastalık” olarak tanımlanabilmesi belirli kuramsal ve klinik ölçütlere dayanır; bu tür meseleler sosyal medyada yapılan anketlerle belirlenemez. Buna rağmen, bu anketlerde hem soruyu soranlar hem de yanıtlayanlar adeta birer bilirkişi konumuna yerleşir. Böylece yalnızca bir görüş paylaşılmaz; aynı zamanda bir tür meşruiyet üretimi gerçekleşir. Kim konuşabilir, kimin sözü değer taşır, hangi bilgi “geçerli” kabul edilir—tüm bu sınırlar, bu mikro tartışma alanlarında yeniden çizilir. Çoğu tartışmada olduğu gibi burada da tartışmanın kendisinden beslenen bir narsistik yatırım söz konusudur. Tartışmaya katılmak, yalnızca bir görüş bildirmek değil; aynı zamanda kendini haklı, bilgili ve yetkili bir özne olarak kurmaktır. Böylece özne, yalnızca bir fikri savunmaz; kendi konumunun meşruiyetini de üretir. Ayrıca bu alanda çalışan kişiler de tartışma dışında kalma ya da dışlanma kaygısıyla bu polemiklere dâhil olabilmektedir. Bu durum, yetişkinlikte yeniden canlanan bir tür ödipal dışlanma incinmesine benzer. Ödipal karmaşanın merkezinde yalnızca yasayla karşılaşma değil; aynı zamanda sahnede kalma, tanınma ve dışlanmama mücadelesi vardır. Bu nedenle meşruiyet üretimi aynı zamanda derin bir duygulanımsal ve narsistik düzenleme alanıdır. Kim konuşursa var olur, kim susarsa silinir. Ve tam da bu yüzden, bazı tartışmalar hakikati aramaktan çok, sahnede kalma mücadelesine dönüşür. Bu yazı da yazdıklarımdan muaf değil.
“Irkçılık bir hastalık mıdır?” sorusuna verilen yanıtlar genellikle iki uç arasında salınır. Bir grup, ırkçılığı bir psikopatoloji olarak değerlendirirken; diğer grup, bunun bireysel değil, tamamen ideolojik ve politik bir mesele olduğunu savunur. Oysa bu iki yaklaşım da tek başına yeterli değildir. Çünkü ırkçılık ne yalnızca bireysel bir hastalıktır ne de yalnızca bir fikir sistemidir. Irkçılık; psikolojik, sosyolojik, kültürel, ekonomik ve politik boyutları iç içe geçmiş, çok katmanlı bir fenomendir.
Psikanaliz bir anlamda “iç sosyoloji”dir. İnsanların sosyal çevrelerinin iç dünyamızda bir temsili vardır ve bu temsillerin birbirleriyle ve özneyle kurduğu ilişki, ruhsal yaşamın önemli bir boyutunu oluşturur. Bu bağlamda hiçbir patoloji yalnızca bireyin iç dünyasına indirgenemez. Her patoloji, öznenin diğer insanlarla kurduğu ilişkilerin, içinde büyüdüğü kültürün ve bu kültürün sunduğu anlamlandırma biçimlerinin bir ürünüdür. Kişinin ruhsal örgütlenmesi yalnızca intrapsişik süreçlerle değil, aynı zamanda kolektif ruhsallıkla da şekillenir. Bu nedenle ırkçılık, yalnızca bireysel bir ruhsal bozukluk olarak değil, aynı zamanda kolektif savunma mekanizmalarının bir ürünü olarak da anlaşılmalıdır. İnsanların bilinçleri ve bilinçdışıları yalnızca kendi yaşantılarından oluşmaz; içinde yaşadıkları toplumun deneyimleri de ruhsal yapılanmada belirleyicidir. Bireysel bilinçdışı, özdeşleşmeler ve içsel temsil ilişkileri üzerinden kurulan bir yapı taşırken; aynı zamanda kültür tarafından şekillenen bir kolektif bilinçdışı da söz konusudur. Bu ruhsal yapılanmaya verilen tepkiler de hem bireyin hem toplumun yaşantılarıyla ilişkilidir. Örneğin Dersim’i yaşamış olanlar artık hayatta değiller; ancak yaşanan travma, ölenlerle birlikte ortadan kalkmamıştır. Olayı doğrudan yaşamamış olanlarda bile, sanki ruhlarına kodlanmış gibi etkisini sürdürmeye devam eder. Bu durum, travmatik deneyimlerin kuşaktan kuşağa aktarılarak, çözülünceye kadar ruhsallık içinde canlı kalabildiğini gösterir. Her toplum, kendi sürekliliğini koruyabilmek için belirli savunma mekanizmaları geliştirir. Bu savunmalar yalnızca bireylere değil, kolektif yapılara da aittir. Irkçılık bu bağlamda, kolektif düzeyde işleyen bir bölme (Spaltung), yansıtma (Projektion) ve değersizleştirme (Entwertung) mekanizması olarak işlev görür. Toplum, kendi içsel çelişkilerini, kaygılarını ve çatışmalarını “öteki” olarak tanımlanan gruplara yansıtarak kendi bütünlüğünü korumaya çalışır.
Bu nedenle ırkçılık yalnızca bireysel bir nefret meselesi değildir; aynı zamanda bir psikolojik düzenleme mekanizmasıdır. Sosyolojik açıdan bakıldığında, toplumsal eşitsizlikleri meşrulaştıran bir işlev görür ve ekonomik eşitsizliklerin doğal, kaçınılmaz ya da haklı olduğu yanılsamasını üretir. Bu bağlamda ırkçılık, kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülebilirliği açısından işlevsel bir ideolojik araç hâline gelir. Yani ırkçılık yalnızca bireysel bir önyargı değil, aynı zamanda bir yönetme teknolojisidir. Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Eğer ırkçılık yalnızca bireysel bir psikolojik hastalık olsaydı, çözümü de yalnızca bireysel olurdu. Oysa tarihsel deneyim bunun böyle olmadığını göstermektedir. Irkçılık yalnızca bireysel tedavi ile ortadan kaldırılamaz; çünkü onu üreten yalnızca bireyin ruhsal yapısı değil, aynı zamanda toplumun kendisidir. Bu nedenle ırkçılığı yalnızca psikopatoloji kategorisi içinde ele almak, sorunun yapısal boyutunu görünmez kılar. Irkçılık, bireysel patoloji ile toplumsal yapı arasında konumlanan bir ara fenomendir. Hem bireysel ruhsal savunmalarla hem de kolektif ideolojik yapılanmalarla ilişkilidir.
Psikoanalitik açıdan bakıldığında, ırkçılığın temelinde çoğu zaman narsistik kırılganlık yer alır. Öznenin kendi bütünlüğünü ve değer duygusunu koruyabilmesi için “aşağı” konumda bulunan bir ötekine ihtiyaç duyması, narsistik savunmanın temel biçimlerinden biridir. Bu bağlamda ırkçılık, öznenin kendi kırılgan benlik yapısını stabilize etmek için kullandığı bir savunma mekanizması hâline gelebilir. Ancak bu savunma yalnızca bireysel değildir; aynı zamanda kolektif düzeyde de örgütlenir. Toplumlar, kendi narsistik bütünlüklerini korumak için belirli grupları dışlayabilir, değersizleştirebilir ve tehdit olarak temsil edebilir. Bu durumda birey hem kişisel hem de kolektif düzeyde yaşadığı yetersizlikleri ve kırılganlıkları dengelemek için patolojik bir yol izler ve kolektif narsisizm üzerinden bir üstünlük duygusu geliştirir. Ancak bu süreç yalnızca geçici bir rahatlama sağlar. Çünkü burada kullanılan “merhem”, yaranın bulunduğu yere değil, onun yerine geçen bir yüzeye sürülür. Bu nedenle gerçek bir iyileşme gerçekleşmez. Aksine, ırkçı özne bu zehirli tutumu sürekli yeniden üretir ve farklı alanlara taşır. Bu anlamda ırkçılık, yalnızca bireysel bir patoloji değil, aynı zamanda kolektif bir ruhsal düzenleme biçimidir. Yani, ırkçılığı yalnızca bir hastalık olarak tanımlamak yetersizdir; yalnızca bir ideoloji olarak tanımlamak da öyle. Irkçılık, bireysel psikodinamik süreçler ile toplumsal ve ekonomik yapıların kesişim noktasında ortaya çıkan karmaşık bir fenomendir. Bu nedenle ırkçılığın anlaşılması, psikoloji, sosyoloji, kültür kuramı ve ekonomi politik gibi farklı disiplinlerin birlikte ele alınmasını gerektirir. Irkçılık, yalnızca bireyin içinde değil, toplumun kendisinde örgütlenen bir savunma biçimidir. Bu nedenle ırkçılığın çözümü de yalnızca bireyin değişiminde değil, aynı zamanda toplumun kendisiyle yüzleşmesinde yatar.
Burada özellikle vurgulanması gereken temel bir nokta vardır: İnsan, insana dair olan her şeyin öznesidir ve bu nedenle insan davranışlarına dair her fenomen zorunlu olarak psikolojinin inceleme alanına girer. Psikanaliz yalnızca bireysel semptomların ya da klinik bozuklukların bilimi değildir; aynı zamanda insanın ötekiyle kurduğu ilişkinin, anlamlandırma biçimlerinin, korkularının, arzularının ve savunmalarının da bilimidir. Bu nedenle ırkçılık gibi yaygın ve tarihsel sürekliliğe sahip bir tutumun psikolojinin dışında düşünülmesi mümkün değildir. Irkçılık, her ne kadar politik, ekonomik ve kültürel boyutlara sahip olsa da nihayetinde insanın ötekiyle kurduğu ilişkinin özgül bir örgütlenme biçimidir ve bu nedenle aynı zamanda bir ruhsal fenomendir. Bu bağlamda bu yazının amacı, ırkçılığı yalnızca ideolojik ya da sosyolojik bir kategori olarak değil, aynı zamanda psikolojik ve özellikle psikanalitik düzlemde nerede konumlandığını incelemektir. Irkçılığın hangi ruhsal süreçlerle ilişkili olduğu, hangi savunma mekanizmaları aracılığıyla sürdürüldüğü ve öznenin kendi içsel bütünlüğünü koruma çabasıyla nasıl bağlantılı olduğu soruları bu incelemenin merkezinde yer alacaktır.
1993 yılında Étienne Balibar ve Immanuel Wallerstein’ın yayımlanan Irk, Ulus, Sınıf (Metis Yayınları) adlı eserde Balibar, “ırksız ırkçılık” kavramını ortaya koyar ve günümüz ırkçılığının büyük ölçüde kültürel biçimler aldığını vurgular. Türkiye bağlamında ırkçılık yalnızca biyolojik temellere dayanmaz; aynı zamanda kültürel kodlar, dil hiyerarşileri ve sembolik değerler üzerinden işler. Kürtlere atfedilen “kaba”, “feodal”, “görgüsüz” gibi nitelendirmeler, açık bir biyolojik söylemden ziyade kültürel bir aşağılamanın dilidir. Benzer şekilde dil alanında da hiyerarşik bir düzen kuruludur: Zazaca ve Kürtçe “önemsiz”, hatta kimi zaman “dil bile değil” olarak değersizleştirilirken; Türkçe merkezi ve üstün bir konuma yerleştirilir. Dinsel referanslarla Arapça, küresel güç ilişkileriyle de İngilizce ayrıcalıklı ve “değerli” diller arasında konumlandırılır. Bu yapı, ırkçılığın kaba ve doğrudan biçimlerinden ziyade daha inceltilmiş, dolaylı ve çoğu zaman görünmez formlar altında işlemesine olanak tanır. Irkçılık bu bağlamda çoğu zaman romantize edilir ve estetize edilir; “vatanseverlik”, “ülkücülük” gibi olumlu çağrışımlar taşıyan adlar altında meşruiyet kazanır ve sıradanlaşır. Böylece dışlayıcı olan, korunması gereken bir değer gibi sunulur. Bu durum, bireylerin kendi ırkçılıklarını fark etmelerini de zorlaştırır. Çünkü burada ırkçılık, saldırgan bir nefret söylemi olarak değil; sevgi, bağlılık ve fedakârlık dili içinde örgütlenir. Nefret ressentimen, haset, düşmanlık, öfke gibi duygulardan beslenen ırkçılık aniden sevgi gibi görünür. Vatanı SEVMEK, Türklükle GURUR DUYMAK. Tam da bu nedenle, “ülkem için ölürüm” gibi ifadelerin içerdiği olası ölüm arzusu—bir tür ölümseverlik—çoğu zaman tartışma dışı kalır. Bu söylem, sorgulanamaz bir erdem alanına yerleştirilir ve böylece hem bireysel hem de kolektif düzeyde eleştiriden muaf hâle gelir.
Matthias Quent (Deuschland, recht aussen, 2019), faşizm ve nefret suçları üzerine çalışmalarında önemli bir ölçüt önerir: Eğer kişi “öteki” olarak tanımlanan bir gruba ait olmasaydı, yine de mağdur olur muydu? Bu soru, ırkçı motivasyonu görünür kılmak açısından kritik bir işleve sahiptir. Örneğin sokakta Türkçe ya da İngilizce şarkı söylemeye tepki göstermezken Kürtçe ’ye tahammül edememek; ya da belirli kimliklerle akrabalık, komşuluk veya yakınlık kurmayı sorun etmek—tüm bunlar, çoğu zaman açıkça ifade edilmeyen ama pratikte ortaya çıkan örtük ırkçılığın göstergeleridir. Alevi’yle, Arap’la, Kürt’le hısım olmak ister misiniz?
Artı Gerçek’te faşizm ve ırkçılık üzerine birçok yazı yayımladım. Bu yazılarda, insanın ırkçı olmamasının neredeyse imkânsız olduğunu; ancak bazı bireylerin kendi içlerindeki ırkçılıkla yüzleşerek ve onunla çatışarak bu eğilimi azaltabileceklerini ileri sürdüm. Irkçılığı burada yalnızca biyolojik temelli bir ayrımcılık olarak değil, daha geniş bir anlamda kullanıyorum. Irkçılığı, bir grubun kendi iç dengesini kurabilmek ve sürdürebilmek için başka grupları değersizleştirmesi, aşağılaması ve böylece kendini üstün konuma getirme çabası olarak anlıyorum. Bu noktada özellikle vurgulanması gereken bir husus vardır: İnsan, yapısal olarak ırkçılığa yatkın bir varlıktır. Birey, benliğini kurma sürecinde olumsuz, kabul edilemez ya da tehdit edici özellikleri çoğu zaman “öteki”ne yükler. Bu süreç, çeşitli savunma mekanizmaları aracılığıyla işler ve öznenin kendi bütünlüğünü koruma çabasının bir parçası hâline gelir.
Devam edecek…