Türkiye’nin resmi tarihi; Türklük sözleşmesi

Türkiye’nin resmi tarihi; Türklük sözleşmesi
Yayınlanma:
Güncelleme: 23 Temmuz 2020 14:39
A+ A-
Lozan'da,  Türklerle, Kürdler ve Lazlarla birlikte kurulan cumhuriyet, çok geçmeden Türklük Sözleşmesi'ni dayattı.

Erdal BOYOĞLU


Türkiye’nin   resmi tarihi derken kastedilen tarih anlayışı şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş sürecidir. 

Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti olduktan sonra,  tarih anlayışı da Türk-İslam sentezi üzerinden şekillendi.   Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte unutturma kültürü   resmi tarih oldu. 

Her türlü eleştiriden muaf tutulmaya çalışılan resmi ideoloji lider tapınması üzerinden Anadolu-Mezopotamya   halklarını inkâr  ederek tarihi kaynakları yalanlarla ters yüz etmiştir.  

Resmi ideoloji başka kaynaklara itibar etmeyen, ‘hâkim siyasete’ bağımlılık   ve tek  lik etrafında   onun  iradesine ve gücüne boyun eğmeyi dayatmıştır.  

Resmi  tarihin otoriter kararlarını sorgulamadan, siyasi amaçlı yalanların yayılmasında da sorun görülmedi.   Sürekli bir biçimde Türk milliyetçiliğini   güncelleyen ve ‘ulusal üstünlüklere’  bağlı olarak "Tek millet, tek dil, tek din " söylemi etkin  oldu. Yani ''Ne mutlu Türküm diyene!'' sloganı iktidar oldu. 

İttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin 1889-1909 arası izlediği siyasal bakış ile Mustafa Kemal'in 1918-1923 arası siyasal bakışı "özgürlük ve eşitlik"   söylemleri idi. İttihat Terakki, Ermenileri, Süryanileri katliamdan geçirdi. Balkan ülkelerine savaş açtı.   Mustafa Kemal 1923 sonrası diktatoryal bir çizgide Kürtleri, Pontusları, (Pontus katliamı 1919-1923 arası)  Rumları, Çerkezleri, Lazları ve Kızılbaşları ortadan kaldırma planları yaptı. Devletin unutturma kültürü olarak   inkâr ve asimilasyona sarıldı. 

Resmi tarih, Türklüğü çalışkan, başarılı ve akıllı olma nitelikleri ile Türk olmayanlara karşı üstünlük olarak gördü. Devletin üstünlük duygusuyla nasıl ötekileştirdiklerini yok saydıklarını biz de gördük.  

Müslüman ve Türk olmayanlara yapılan baskı ve zulümü gördük. Türkleşenlere yapılan ayrıcalığı gördük. Türkleşmeyenlere yapılan yasakları "siyaset ve bilimsel" çalışma üretmenin yasaklı uygulamalarını gördük. Kürtlere, Ermenilere, Rumlara, Pontuslara, Asuri, (Süryani, Melkitlere, Keldanilere) Kızılbaş-Alevilere yapılanlar hakkında konuşup yazılmadığı sürece Türkçü sözleşmenin ve resmi tarihin olanaklarından yararlandığını görmekteyiz. Farklı  söylemler ve yazılanlar iktidar tarafından çok ağır cezaların verileceğini de açıkça belli ettiğini görmekteyiz. Resmi tarih ve Türklük sözleşmesi  Türkiye’nin içinde şekillenen milliyetçiliğin sosyolojik ve psikolojik üstünlük edebiyatı ile tarihsel ırkçılığın temellerini atmıştır.

1925 İzmir İktisat Kongresi,  Bolşeviklere karşı  bir tavırdı. Cumhuriyetin siyasal duruşu, sosyalizme tavır alarak emperyalizmin siyasal çizgisine yaklaştırdı. Emperyalist ittifak içinde  ezen taraf olarak   safını belirledi. Anadolu-Mezopotamya coğrafyasının kavimler kapısını Türk-İslam sentezine bağımlı kalarak,  inkâr ve asimilasyon yolunu takip etti.   Anadolu hakları arasında makbul vatandaş olmak  Türklükle tanımlandı ve tarihin ‘makbul efradı’ olmanın ölçütü de Türk olmakla eşdeğer kılındı. 

Gerek Selçuklulara gerekse de Osmanlılara inançsal   yönden ters düşen Kızılbaşlara her türlü saldırı ve katliam yapıldı. Kızılbaşlara, Müslümanların inanç değerleri zorla   dayatıldı. Sürekli asimilasyon ve inkârcılık etrafında Sünni inancı benimsetmek istendi.   İttihat ve Terakki Cemiyeti de haksızlıklara karşı çıkan Kızılbaş-Alevilerden yararlanmaya çalıştı. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti   ve Kemalist iktidar egemenliklerini ilan ettiklerinde  "Tek tip olmayı, tek tip ulus yaratmayı, tek ırk, tek din, tek dille, her şeyi 'Türk olmak' üzerine kurdular. 

Kemalist iktidar   30 Kasım 1925'te   tekke,  zaviye yasasıyla birlikte  türbeler ve tekkeler kapatıldı. Şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik vs. ünvanları kaldırıldı. Sünni mezhebi yaymak için   Diyanet İşleri Başkanlığı   kuruldu. 

30 Ağustos 1925 Kastamonu konuşmasında   Mustafa Kemal  şöyle diyor: 

"Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir (lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır." 

 Bu anlayış sonucu binlerce insan tutuklandı yüzlerce insan idam edildi.   Bu kindarlığın bir tek nedeni vardı o da Türkçü iktidarını sağlamlaştırmaktı. Resmi tarih medeniyet adına her türlü   Türkçü-milliyetçi ve dinci akımı kendi iktidarına göre şekillendirdi.   

Yavuz Sultan Selim'den   günümüze   gelen "mum söndü" yalanın iğrençliği hala Sünni İslam arasında dolaşmaktadır. Erbakan'ın 'gulu gulu dansı yapıyorlar', Erdoğan'ın 'cümbüş yeri' dediği yerler Cem kültürüdür.   Şevket Kazan gibi  'mum söndü'  yapıyorlar diyerek Kızılbaş-Alevilere her türlü yalanı uyduranlar, Yavuz Sultan'ın takipçileridir. 

Resmi Türk tarih tezinde, "Ermeni dölleri, Süryani gâvurcukları, Rum tohumları" diye söz edilirken Kürtleri ve Kızılbaşları ise her daim hazır isyancı bir halk olarak gördü. Bazen medenileştirme projelerine direnen vahşi bir halk olarak anlatıldı. Bazen Kızılbaşları karalayan   "Mum Söndü" oyunları sergileniyordu. Bazen de Kadro dergisinin kalemşorları tarafından çıkarılan   romanlarda karalanıyordu Kızılbaşlar.    

Lozan'da,  Türklerle, Kürdler ve Lazlarla birlikte kurulan cumhuriyet, çok geçmeden Türklük Sözleşmesi'ni dayattı. Çeşitli belgelerde  yer alan ortak metinlerinin bazı maddeleri,  söz konusu tarihi belgelerin içinden çekilip çıkarıldı ve geriye yeniden resmi tarihin, Türk milliyetçiliğinin geçmişini inkâra dayanan kurgusal bir tarihi kaldı.  

Geçmişin ve ortak hafızanın silinmesi ve unutturulması üzerine inşa edilen Cumhuriyet; bir zamanlar Osmanlı devletinde  her türlü hakareti gören,   aşağılanan ve insan yerine konulmayan da Türklerdi. Deyim yerindeyse kültürel, ekonomik ve içgüdüsel  azınlık psikolojisi gibi nedenlerle, halledilmemiş üvey evlat muamelesi görüyordu.  

Türkiye’de  resmi tarihin  yalanları sonlanmadığı sürece etnik halklara karşı vahşetin ve katliamların önü kesilmez.

Başlık olarak kullandığım resmi tarihe karşı,  gayri resmi tarihçilerin araştırma ve inceleme yazıları merak edilmelidir.  Bugünü anlayabilmek için resmi tarihle   yüzleşmeliyiz ve sorgulamalıyız. 

Resmi tarihin yarattığı tahribatları, yalanları ve tabuları kırmalıyız. Ezberlerimizi bozmalıyız.  Resmi tarihle   Epistemolojik kopuş yaşamalıyız. Resmi tarihi merak ederek sorgulamalıyız.   

19 yüzyılın sonlarına baktığımızda, İttihat Terakki Cemiyeti'nin büyük çabasıyla "eşitlik, özgürlük ve adalet" istemleriyle, Osmanlı imparatorluğu yıkıldı.   

Biliyorum ki, resmi tarihin etkisinde kalanlar önyargı ile yaklaşarak  öğrendiklerinden vazgeçmek istemiyor. Çünkü bilgiye ön yargılılar.   Dolayısıyla Türk milliyetçiliği ırkçı davranışlarla kin ve nefretini tahammülsüz kötülükleriyle sürdürüyor.   

Oysaki Türkiye’de oluşan ve oluşacak olan değişimleri anlayabilmek için resmi tarihin kırmızı çizgilerine (tabulara) dokunmalıyız. Dokundukça araştırdıkça ancak o zaman olumlu bir tablo ortaya çıkar. Ancak o zaman resmi tarihin yalanları ve inkarcı politikaları görülür. Ancak o zaman tarih bilgileri sağlıklı kaynaklar olabilir. (Meclis  tutanakları mutlaka incelenmelidir.) 

19. yüzyılın sonlarına bakıldığında, İttihat ve Terakki Cemiyeti büyük gayretleriyle Osmanlı İmparatorluğu gibi çok inançlı ve çok etnisiteli bir yapıya Türk milliyetçiliği ithal edildi ve damgasını da vurdu.  

Çok genç bir subay olan Enver Paşa padişah damadı olarak ordunun başına geçerken, telgraf memuru Talat Paşa başbakanlık koltuğuna oturdu.  İttihat ve Terakki Cemiyeti, kurulduğu zaman   "eşitlik, özgürlük ve adalet" talep ediyordu halklar. Ancak onlar, Türk-İslam, Pantürk-Panislamist  Turancı çizgiyi kendine rehber yaptı. 

600 yıllık bir imparatorluğun yıkılması sonucu, dokuz milyon kilometrekare alanın işgali son buldu.  Osmanlı parçalanıp onlarca devletin doğması, milyonlarca ölü, yaralı, yetim ve dulun yanı sıra toprakları küçüldü. Anadolu kavimler kapısı yıkık, viran,   fakir ve çaresizlik   içinde olanlar göç yollarına düştü.   Kısacası sonuç, işgalci Osmanlı ve İttihat Terakki yenildi. 

Anadolu/Mezopotamya halklarının çoğunluğu Müslüman olsa bile, Süryani, Ezidi, Ortodoks, Katolik Hıristiyanlar ile az da olsa Hakkâri çevresinde Nasturi inancında, Kars ve Ağrı’da Ossetler topluklarının yanında, Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Kafkas kökenliler gibi etnisitelerin var olduğu gerçeğidir. . 

Ancak bu sosyolojik boyut resmi tarihin tekçilik   bakışı ile çözülmek istenmektedir.    

Anadolu/Mezopotamya halkları, hiçbir ayırım yapmadan kendi temsilcilerini seçerek Ankara’ya gönderdi.  Mebuslar, 1921’de kurulan Büyük Millet Meclisi’ni oluşturdular. 

Temsilci mebuslar   kendi inançları ve etnisitelerini saklamadan yöresel ve geleneksel kıyafetleri içerisinde, kimi dinî, kimi aşiretinin simgesi sarığıyla, kimi Lazistan, kimi Dersim mebusu olarak Meclis’e geldiler. 

Hep beraber, eşit vatandaşlık anlayışı ve özgür biçimde  iradelerini yaşayacak gerçek Demokratik Cumhuriyet kurmak için geldiler. 

Ancak, böylesine güzel bir sürece, kötü bir başlangıçla, daha önce Osmanlı döneminde birçok kez kırıma uğrayan Nasturiler, 1843’ten 1924 yılına kadar geçen süre zarfında bir çok kez katliamdan geçirildi, çok acılar çekildi. Nasturi halkının çektiği azab Cumhuriyet döneminde de inkar ve ölümlerle devam etti.

Bu süreçte asıl ilgilendiren konu, İttihat Terakki Cemiyetin den günümüze Türk siyasetini belirleyen etmenler olageldi. 

İstanbul’un galip devletlerce işgali sonrasında İTC’nin (İttihat ve Terakki Cemiyeti) önde gelen asker, bürokrat zümre ve sivil üst düzey mensuplarının bir kısmı bir Alman denizaltısı ile Almanya’ya kaçtı. Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Anadolu’ya getirilen eski İTC mensupları orduda ve bürokraside üst düzey görevlere atandılar.  

Türkçülük: Tek Millet  

Zafere imza atan, Birinci Büyük Millet Meclisi Milli Mücadele’yi tamamlamış ve Lozan Barış görüşmelerini başlatıp 15 Nisan 1923 tarihinde son oturumunu yapıp görevini sonlandırmıştır.  

Bu süreçte Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünya sahnesindeki yerini aldı. 

Mustafa Kemal Paşa konumunu Lozan Antlaşması ile pekiştirmiş, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda değişiklik yapılarak Meclis üstündeki denetimini arttırmıştır. Halk Fırkası’nın kurulması ve bu partinin tüm Müdafaa-i Hukuk örgütünü devralması ise bu yapıyı güçlendirdi.   

Bu süreçte Meclis Hükümet sistemi değiştirilerek seçilmiş bir cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı tarafından atanmış bir başbakan ve bir kabine sistemi yani Parlamenter Hükümet Sistemi'ne geçildi ve 23 Nisan 1923’te Cumhuriyet ilan edilerek ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve Başbakanı İsmet İnönü oldu.  

1 Mart‘da yeni yasama yılına başlayan Meclis, Hilafet’i kaldırarak Osmanlı Hanedanı ve yakınlarını sürgüne gönderdi. 

20 Nisan 1924 tarihinde ise TBMM’de 105 maddeden oluşan yeni bir Anayasa yapıldı. 

Kuvvetler Birliği’ne dayanan bu Anayasa, bir imparatorluk bakiyesi olan yeni cumhuriyetin toplumda birden fazla etnisite ve inanç guruplarını yok farz ederek, Türk dili ve ırkı ve tek inançtan oluşan Türkçü bir devlet anlayışı dayatıldı. 

 Kürt coğrafyasında katliamlar başladı.   İstiklal Mahkemeleri devlet şiddetini en üst noktaya taşıdı. 60 bi den fazla  insan tutuklandı. 1054 kişi idam edildi. Gazete ve dergiler kapatıldı.

 Siyasal muhalefet ve muhalif basın  susturuldu. 1930‘larda 150 gazeteci, yazar, gazete sahibi ve Atatürk’e muhalif olanların bir kısmı mapushaneye tıkılırken diğerleri de sürgüne gönderildi. Sürgüne gönderilen gazete sahipleri ve gazeteciler af dilemeleri karşılığında tekrar geri döndüler. Kimileri araba alarak giriş yaptı kimileri de girer girmez toprağı öptü.

Terakkiperver   Cumhuriyet Fırkası’nın tüm üst düzey yöneticileri tutuklanıp yargılandılar. Ağustos ayında ise Ankara’da 50’den fazla eski önemli İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu tutuklanıp yargılandı ve ağır cezalar aldı. Yazar Orhan Kemal'in babası ise bakanlık görevinden alınıp tutuklandı. Serbest kalınca   Adana'da parti kurdu. Parti kurulduktan sonra tehditler almaya başlayınca   çareyi Lübnan'a kaçmakla buldu. Orhan Kemal  o zaman 14 yaşındadır ve bir buçuk sene Lübnan'da Tekstil işlerinde çalıştıktan sonra yalnız başına Türkiye'ye dönüyordu.  Kemalist iktidar tarafından   komünistler  öldürülüyor ve tutuklanıyordu. Gazete ve dergiler kapatılıyordu, 1 Mayıs işçi bayramı ve grevler yasaklanmıştı.   

Mustafa Kemal, İngiliz ve Fransızlarla siyasal ittifaklar geliştirme derdindeydi. 

İstiklal mahkemeleri adı altında tüm muhalefet susturulmuştu.  

1930 sonrası, Türkçülük; Güneş Dil Teorisi, Türk Dil Kurumu gibi ırkçı düşünceye sahip olan resmi bir tarih yaratıldı.  

Ben tarihçi ve siyaset bilimci   değilim,  sosyalist düşüncemden kaynaklı araştırma ve inceleme okumalarımın   verdiği  merakla yoğunlaşıyorum ve yazıyorum.  

Dolayısıyla  çalışmalarım kişisel  merakımın sonucu olarak algılanmalıdır. 

Not: Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabının okunmasını öneriyorum.