Rasim ÖZTAŞ


Yoldaşlar Sizi Çok Seviyoruz

Stalingrad direnişini anlatan kitapları okuyanlar bilirler: Stalingrad'da da bir mahalleyi, bir sokağı, bir evi, hatta bir evin bir odasını savunmak için ödenen bedelleri, yaşanan kahramanlıkları anlatmaya sayfalar, kitaplar yeterli gelmemiştir. Her kahramanlığın içinde tarihe bırakılan büyük miraslar olmuştur. O kahramanlıkları okuyunca, insan kendisini Stalingırat’taki bir cephenin içinde hissedip, orada Alman ordusuna karşı bir karış toprağı canla başla savunmanın düşleri içine dalarak, yıllar önce, bizden çok uzakta yaşanan bu kahramanlığın heyecanı ve coşkusuna kapılmaktan kurtulamayız.

19 Aralık direnişini bir yanıyla Stalingırat’a benzetirim. Dört gün koğuş koğuş, adım adım süren bir çarpışmanın her karesinde geleceğe bırakılması gereken birçok hikaye vardır. Yüzlerce tutsağın dört gün boyunca yaşadığı, her anında yeni bir değerin yaratıldığı bu direnişi satırlara dökmek kolay değil. Bir gazete yazısının içine sığdırmak ise hiç kolay değil. Bir yanını anlatsan diğer yanı eksik kalacak korkusunu yaşamaktan kurtulmanın imkanı yoktur.

Bu korkuya rağmen 19 Aralık katliamında Ümraniye Hapishanesi’nde yaşananlardan bazı kesitleri, bir filmin karelerini dondurur gibi anlatmaya çalışayım.

Yaralı olan Deniz’in Yardım Çabası

Sabahın ilk saatlerinde, hatta henüz gün ağarmadan Ümraniye Hapishanesi’nin E blok tarafında olan mutfak kapılarını hızla açıp üzerimize ateş ettiklerinde yaralanmıştım. O anda benimle birlikte birçok arkadaş çeşitli yerlerinden yaralandılar.

Yaranın ölümcül bir yanı yoktu ama, herhalde sinirlerde ortaya çıkan bir durumdan dolayı ayağa kalkamıyordum. O anda Deniz Kurt yanımdan geçerken yaralandığımı görüp yanıma gelerek “Boynuma tutunup ayağa kalk” dedi. Deniz’e ayağa kalkamadığımı söyleyip, beni belimden tutarak kaldırmasını istedim. Deniz söylediklerimi duymamış gibi tekrar kendisine tutunarak ayağa kalkmamı söyledi. Bu kez sert bir tonda ayağa kalkamadığımı söyleyip, kendisinin beni kaldırmasını istedim. Aynı anda başka arkadaşlar gelip beni kollarım ve bacaklarımdan tutarak yaralıların tedavi edildiği C 8 koğuşunun üst katına götürdüler.

Sonradan öğrendim, Deniz’de açılan o ilk ateşte kollarından yaralanmış. Bu nedenle beni tutup ayağa kaldıramıyormuş. Kendi yaralı haline bakmadan bana yardıma koşan Deniz… Yaralı olduğunu öğrendiğimde, sert bir şekilde beni tutup kaldırmasını istemememe ne kadar kızmıştım.

Ölümün Yanı Başında Çekilen Uyku

Savaş romanlarında, atılan bombaların ya da sıkılan kurşunların gölgesinde, bazı askerlerin dinlenmek için uyuduklarını okumuşuzdur. Hatta uyanık olduklarında bomba ve kurşun seslerine aldırmadan birbirlerine espriler yapıp şakalaştıklarını okuduğumuzda, romanda anlatılanların gerçekle ilgisi olmayacağını, bunun yazarın romana heyecan katmak için kurguladığı sahneler olduğunu düşünenlerimiz bile vardır.

19 Aralık katliamını yaşayanlar yukarıda söylenenlerin yazarın yazdığı romana heyecan ve akıcılık katmak için kurguladığı bir sahne olmadığını görmüştür. Bombaların, kurşun seslerinin arasında pekala uyunuyormuş.

Arkadaşlar bizi askerlerin kurşun yağmuruna tuttuğu matladan alıp C – 8 koğuşunun üst katına götürdüklerini söylemiştim. Burada sağlıkçı arkadaşlar tarafından kurşun yarası pansuman edildi, dikiş atılıp bandajlandı.

19 Aralık’tan önceki son birkaç günde çok fazla uyuyamamıştım. Bir de yaralandığım için bazı yatıştırıcı iğneler vurulunca, C 8 koğuşunun ranzaları arasında yere serili yatağın üzerinde sürekli uyuma isteği duydum. Arada bir gözlerimi açıp bomba kurşun seslerini duysam da, hatta çatılardan koğuşun pencerelerini hedef alıp içeriye ateş edildiğini görsem de, fırsat bulduğumda uyumayı aksatmadım. Şimdi o anları hatırladığımda, bomba ve kurşunların gölgesi altında da uyunabiliyormuş diye düşünüyorum.

Zeynep’in Bakışları

Zeynep Arıkan’la tanışıklığım 1986 yılına kadar uzanır. O yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni kazanmıştı. Fakültedeki ilk yılının ilk aylarında tanışmıştık. Edebiyat Fakültesi’nde Zeynep’le birçok güzelliği paylaşmıştık. Hala daha o yıllardaki Zeynep’in fakültenin Hergele Meydanı’ndaki koşuşturmalarını, insanlarla sohbetlerini, fakülte çıkışı gidip Süleymaniye’nin küçük kahvelerinde yaptığımız sohbetleri, esprileri, hatta mavraları hatırlarım. Zeynep her zaman çok neşeli, yerine göre muzip biri olmayı başarmış biriydi.

Yaralandıktan sonra C – 8 koğuşunda yatarken birçok arkadaş çatışmalardan fırsat buldukça gelip biz yaralıları sorup, nasıl olduğumuzu öğrenmeye çalışırlardı.

İşte bu ziyaretlerin birinde Zeynep geldi, hemen yatağın kenarına oturup “nasılsın” diye sordu. “İyiyim. Sen nasılsın?” dediğimde “iyiyim” deyip sustu. Sonra hiç konuşmadan bir süre yüzüme öylece bakıp durdu. Daha sonra saçlarımı, yüzümü okşamaya başladı. O anda hiç konuşmuyordu. Sonra durup tekrar bana bakmaya başladı, ama düşünceleri çok uzaklardaydı. Bir ara gözlerinin içinin dolduğunu fark ettim. O anda konuşmak istedim, ama Zeynep’in yaşadığı duyguları dağıtmaya cesaret edemedim. Bombaların, mermilerin arasında, kimin yaşayacağının, kimin öleceğinin belli olmadığı bir ortamda, en önemlisi de Zeynep’in ölüm orucunda olması nedeniyle belki de başka zaman gerçekleştiremeyeceğimizi düşünerek içimden büyük bir konuşma isteği, tanıştığımız günden sonra geçen yılları paylaşma isteği beni zorlayıp durmuştu. Zeynep’in gözlerinin içindeki geçip giden yılların hikayesini anlatan bakışlarını gördüğümde konuşmayı başaramadım. O gün ben de öylece Zeynep’e bakıp durdum.

Daha sonra C – 8’de kalma koşullarımız ortadan kalktığında, yaralılar ölüm orucu direnişçilerinin kaldığı C 9 koğuşuna indirildi. Burada Zeynep’le sohbetlerim oldu. Hatta Ümraniye’deki son günlerimizde sohbetlerimiz olmasına rağmen, o ilk günkü bakışlarının anlattığı kadar çok şey konuşamadık. Zeynep’in o andaki sessizliği, bakışları neler anlatmamıştı ki! Yıllar bir anda, o bakışların içinden çıkıp gelmiş, bize yeniden geçip giden yılları, bu yıllar içinde yaşanan güzellikleri anlatmıştı.

Ahmet İbili’nin İlk ve Son 'Hilesi'

Ölüm orucu birinci ekibinde olanlar, operasyonların yapıldığı diğer hapishanelerden ölüm haberleri gelmeye başladığında, operasyonu ve yaşanan ölümleri durdurmak için bir kişinin kendisini feda etmesini kararlaştırdılar. Sonra bir araya gelip bu kişinin kim olacağını tartıştılar. Yapılan toplantıda yaşananları bir gün sonra bana Zeynep anlatmıştı.

İbili: “Herkes bir kişiyi önersin, en çok oyu alan feda eylemini yapsın” demiş. Ümraniye Hapishanesi’nin on beş kişilik birinci ölüm orucu ekibinde olanların tümü kendisini önermişler. Hiç kimse kendisi dururken bir başkasını ölüme gitmesini istemez. Tartışmadan bir sonuç alınmayacağını anlayan İbili: “Öyleyse herkes kendi ismini bir kağıda yazsın, kura çekelim” demiş. Kurada kim çıkarsa feda eylemcisi o olacak. İsimler kağıtlara yazılıp İbili’ye verilmiş. Kurayı çekecek olan da İbili. Kurayı çekerken: “Umarım benim ismim çıkar” demiş.

Ahmet İbili’nin çektiği isim kendi ismi olmuş. Ölüme gitmeden kısa bir süre önce birine söylemiş olmalı; İbili kurada hile yapmış. Kurayı çekerken kendi ismi elindeymiş. Kendisi dururken yoldaşlarından birini ölüme göndermek istememiş olmalı.

Kura çekildikten sonra ölüm orucunda olanlar İbili ile kucaklaşıp helalleşmişler. Son kez yoldaşlarına bakarken: “Bir canım var, halkıma feda olsun” deyip kendini ateşe vererek üst katın maltasına çıkmış, sonra maltanın iki ucunda bekleyen askerlerin açtığı ateşle birlikte yere düşmüş.

Bir Saat İçinde Yaşanan İki Farklı Duygu

İkinci günün akşam saatleri. Ölüm orucu birinci ekibinde olanlarla ve yaralılar C-9 koğuşunun alt katındalar. Bir ara maltadan slogan sesleri gelmeye başladı. İlk anda sloganların niçin atıldığını anlamadık. Sesler yaklaşmaya başladığında Ümit Günger için slogan atıldığını anladık. “Ümit Yoldaş Ölümsüzdür!”

Sloganların kimin için atıldığını öğrendiğimizde içimizi büyük bir hüzün kapladı. Ümit’le o kadar çok şey yaşamış, o kadar çok gelişmeye tanık olmuşuz ki. Ümit aynı zamanda hapishanenin en sevilen tutsaklarından biri. Büyük bir ihtimalle hepimizin düşüncelerinin içinde onunla ilgili anılar aynı anda gözlerimizin önünde canlanmaya başlamıştır. En azından benim için öyle oldu. 

Sloganlar eşliğinde bazı tutsaklar koğuşun içine girdiler. Tutsaklardan biri: “E blok tarafındaki mutfak kısmında askerleri püskürtmek istedik. Ümit’te bu saldırı içindeydi. Askerler ateş etmeye başladığında geri çekilindi. Ümit geri çekilemedi. Karanlıkta ne durumda olduğunu göremedik, ama seslenmelerimize bir türlü cevap alamadık. Şehit olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Sessizliğin hükmünü sürdürdüğü bir saate yakın bir sürenin ardından matladan tekrar slogan sesleri gelmeye başladı. Sloganların arasına sevinç haykırışları karışıyordu. Kısa bir süre sonra tutsakların arasında, biraz önce yasını tuttuğumuz Ümit’te içeri girmez mi! Donup kaldık. Bir saat içinde iki duyguyu art arda yaşadık. Gözlerimize inanamıyorduk. Ümit karşımızda öylece sapasağlam duruyordu. İlk anda yaşadığımız şaşkınlığımızı üzerimizden atmayı başardığımızda hemen bulunduğu yerden nasıl kurtulduğunu sorduk.

Ümit sanki ölüm çemberlerinin içinden çıkıp gelmemiş gibi: “Önemli bir şey değil. Onlar benim öldüğümü zannedip ateşi kestiler. Ben bir süre sessiz kaldım. Sonra karanlıktan yararlanıp barikatın arkasından bizim tarafa geçtim” dedi.

Ümit mütevazı biriydi. Kendini anlatmayı pek sevmezdi. Yaşadığı bu ölüm kalım savaşını bile basit, sıradan bir gelişme gibi anlatıp, sonra olduğu yerde uzanarak. “Uykusuzum. Biraz dinlensem iyi olacak” deyip uyumaya başladı. Başka biri olsaydı yaşadıklarını saatlerce anlatmaktan geri durmazdı.

Hapishanenin Kuşçusu 

Ümraniye Hapishanesi’nin bir Kuşçusu vardı. Tutsak düşmeden önce oturduğu mahallede güvercin beslermiş. Güvercin meraklılarının yaşadıkları ruh halini tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Bizim Kuşçu’da tutsaklığının ilerleyen aylarında koğuşun çatısına konan birkaç güvercini havalandırmaya indirtip yakalamaya başardı. Kafes güvercinleri olsa da, bunları yere indirmek için dillerinden anlamak gerekiyor. Bizin Kuşçu’nun ömrü güvercinlerin arasında geçtiği için onların dilinden anlıyor. Yere indirdiği güvercinlere havalandırmanın köşesinde bir kümes yaptı. Kafeslerine alışan güvercinler artık bir yere gitmez oldular. Bizim Kuşçu bu güvercinlerle başka güvercinleri havalandırmaya çekti. Bu işten de anlamak gerekiyor. Bu sayede Kuşçu’nun güvercinleri çoğaldı. Kuşçu zamanının çoğunu güvercinlerle geçirmeye başlamıştı.

Operasyon anında havalandırmaya çıkmak tehlikeliydi. Çatılardan askerler ateş ediyorlardı.

Havalandırmaya çıkmak tehlikeli olmasına rağmen Kuşçu söz dinlemedi. C – 1 havalandırmasına çıkıp, güvercinler kümeste sıkışıp kalmasınlar ya da atılan gazlardan etkilenip ölmesinler diye onları dışarı çıkarttı, yemlerini verdi, belki de bir daha göremeyeceği güvercinleriyle helalleşip öyle konferans salonuna geldi.

Yaşamın En Güzel Çayı

Üçüncü gün artık koğuşlarda kalma durumu ortadan kalktığında konferans salonuna çekildik. Üç yüz tutsak konferans salonunda kendisine bir yer ayarlayıp oturdular. Yaralılar için sahnenin üzeri ayrılmıştı. Sahnenin üzerine serilen yataklardaki yaralılarla ilgilenen sağlıkçılar yaraları iyileştirmek için uğraşıp duruyorlardı.

İkinci gün yavaş yavaş yürümeye başladığım için yaralılara hazırlanan yataklara yatmadım. Sandalyelerden birine oturup arkadaşlarla sohbet ettim. Sohbet ederken, hapishanenin üzerinde dönüp dururken halatlarla çatıya asker indiren helikopterlerin, konferans salonunun tavanını delmeye çalışan askerlerin kullandığı kompresörlerin sesi geliyordu. Savaş filmlerindeki görüntülerin ve seslerin aynısı. Salonun kapısına barikat örüldüğü için, helikopterlerle çatıya asker indirip, gaz bombalarını atmak için tavanı birkaç yerden delmeye çalışıyorlar.

O anda bir tutsak: “Arkadaşlar çay. Son çaylarımızı içelim” diye seslendi.

İlk anda duyduklarıma inanamadım. Bomba ve mermilere hedef olmamak için hapishanenin içinde köşe kapmaca oynadığımız koşullarda çay yapılabileceğine hiç ihtimal vermezdim. Ama yanılmışım. Hanifi Dayı Ümraniye’deki son çayını demlemiş ve bize dağıtıyordu. Her tutsağa ancak bir bardak çay düştü, ama başka bir zamanda içilen on bardak çaya bedeldi. Bu çay, yaşamım boyunca içtiğim en güzel çay oldu.

Ölümün Eşiğinde Sevinç ve Coşku Sesleri Hiç Dinmedi

Konferans salonuna atılan yoğun gaz bombaları ve kurşunların ardından, duvar kırılarak bir kişinin ancak geçebileceği büyüklükteki boşluktan kadınlar koğuşunun alt ve üst katlarına çekildiğimizde tutsaklar ikiye bölündü. Ölüm oruççuları ve bir kısım tutsak kadınlar koğuşunun alt katındaki yemekhaneye çekildiler. Tutsakların büyük çoğunluğu ve yaralılar kadınlar koğuşunun yan tarafında bulunan iki küçük oda, tuvalet, banyo ve bir ara koridorun bulunduğu kısma çekildi. İki yüz kişinin sıkıştığı bu küçük mekanda adım atmak mümkün değildi.

Buraya çekildikten kısa bir süre sonra giriş kapısının altından ve pencerelerden çok yoğun bir duman içeri sızmaya başladı. Kapının önü ve pencerelerin altından kimyasal bir madde yakılmıştı. Bu kimyasal maddeden, normal bir yangından çok daha yoğun bir duman çıkıyordu. Yakılan ateşin etkisi o kadar büyüktü ki, koğuşun kapı tarafındaki duvarına dokunmak mümkün değildi. Kömür karası dumandan boğulma tehlikesi var. Yakılan ateşten dolayı içerideki ısı çok fazla arttığı için düşüp bayılanlar oluyordu. Bu bayılma olayları boğulmayı hızlandıran bir durumu ortaya çıkartıyor. Hala daha o anda boğulan olmamasına şaşarım. Nefes almak mümkün değildi. Orada öleceğimiz düşünülmeye başladığında, pencerelere yanaşıp, aşağı kattaki ölüm oruççularına: “Yoldaşlar sizleri çok seviyoruz” diye toplu bir şekilde bağırılmaya başlandı. Alt kattan da benzeri bir cevap geldi: “Biz de sizi seviyoruz”

İçeri atılan gaz bombalarından, özelikle de sinir gazından etkilenenler oluyordu. En çok kadın tutsaklar etkilendi. Bir süre sonra birçok arkadaş nerede olduğunu bilmemeye başladılar. Tuvaletin penceresini gördüğünde: “Burası bizim evin balkonu. Balkona çıkmak istiyorum” diyenler, ya da sıkışarak oturduğu yerden kalkıp: “Ranzama gidip yatacağım”, “Eve gideceğim” diyenler oldu. Böylesi anlarda söylenen sözler, biraz sonra bizi bekleyen ölüm tehlikesine rağmen güzel esprilere dönüşüyordu. Sinir gazının etkisiyle ne yaptığını bilmeden yapılan hareketler ya da sözler daha sonra F – tiplerindeki mektuplaşmalarımızda espri konusu olmuştu.

Birbirlerine Sarılan Yürekler Hiç Ayrılmak İstemediler

Kadınlar koğuşunun alt kattaki yemekhanesi ve yan tarafındaki odalara sıkışan tutsaklar tam bir gün birbirlerini göremediler. Bu bir gün içinde arada bir birbirlerine seslenenler olduysa da, hapishanede ilk kez ayrı kalmışlardı. Yıllarca tutsaklık koşullarında birçok şeyi paylaşanların bu bir günlük ayrılığı bombaların, mermilerin altında yaşandığı için, ayrılık uzun yılların özlemine dönüştü. O anda herkes birbirini düşünüp merak ediyordu.

22 Aralık gününün ilk saatlerinde, kadınlar koğuşunun üst katındaki odaların bulunduğu kısmı askerler kompresörlerle delmeye başladılar. O andan sonra sonuç ne olursa olsun alt kattakilerle birleşmekten başka bir çare kalmamıştı.

Merdivenlerde, alt kattaki yemekhanenin önünde askerler olabilirdi. Bu tutsaklar için ölüm demekti. Önce birkaç kişi askerlerin olabileceği yerleri kontrol etti. Buralarda asker olmadığı anlaşıldığında önce yaralılar, ardından kadınlar, sonra diğerleri alt kata taşındılar. Bir günlük ayrılıktan sonra tekrar buluşulmuştu.

Çok küçük bir mekana üç yüz tutsağın sıkışmasına aldırmadan, tutsaklar nasılda birbirlerine sarılmışlardı. Yemekhane sanki bir bayram yerine dönüşmüştü. Herkes birbirine sarılıp özlem gideriyordu. Hemen sigaralar dağıtıldı, hasretimizi gidermeye yardımcı olmasını ister gibi. Üst katta olanların sigarası kalmadığı için bir gün sigara içememişlerdi. Ölümle burun buruna yaşarken sigarasız olmanın zorluklarını yaşayanlar bilir. Bu nedenle bir araya gelindiğinde yakılan sigaraların ardı arkası kesilmedi. O kadar çok içildi ki o kısacık sürede, sigara tutulduğunda “biraz önce içtim” deyince: “Bu son sigaramız. Nasıl olsa biraz sonra öleceğiz. Son sigarayı geri çevirecek değilsin” deniliyordu. Gerçekten de biraz sonra kimin öleceğinin, kimin yaşayacağının belli olmadığı koşullarda uzatılan son sigaraları geri çevirmek olmazdı.

Sen Feodal Birisin

Kadınlar koğuşunun yemekhanesine balık istifi gibi doluşmuştuk. Gidebileceğimiz başka bir yer yok. Artık Ümraniye’deki son saatlerimizi yaşıyoruz. Tutsaklar ölüm oruççularını ve yaralıları rahat ettirmeye çalışıyorlar. Artık biraz zorlanarak da olsa yürüyebildiğim için kendimi yaralılar arasında görmüyorum.

Herkes ayakta ya da küçük bir yere sıkışarak oturmuş son sohbetlerini yapıyorlar. Ben de ayaktayım. Yanımda bir kadın tutsak var. Bir ara küçük bir boşluk oluştuğunda arkadaş oturmamı istedi. “Ben oturmayacağım. Sen otur” dedim. Arkadaş tekrar ısrarcı olup oturmamı istedi. Israrı sonuç vermeyince: “Seni eleştiriyorum” dedi. Niçin eleştirdiğini sorduğumda: “Sen feodal birisin. Bu koşullarda bile feodalliğini üzerinden atamıyorsun. Yaralı olmana rağmen, kadın olduğum için benim oturmamı istiyorsun” dedi ve ekledi: “Senin bu feodal tavrını daha sonra herkese anlatacağım.”

F – tiplerinde arkadaşa yazdığım bir mektupta: “Hala beni eleştirip, feodal birisin diyor musun?” diye sormuştum. Arkadaş gönderdiği cevapta: “Feodal biri olmadığını biliyorum. O anda sadece sen değil hepimiz yanımızdaki arkadaşı düşünüyorduk. En zor durumda olanlar bile ilk önce yanındakini düşünüyordu. Sen yaralıydın, buna rağmen benim oturmamı istiyordun. Bu feodallikten değil, arkadaşlarını kendinden önce düşünmekten kaynaklanıyordu. Seni ikna edip oturtamayacağımı anlayınca, sana feodal birisin diyerek oturmanı sağlayabilirim diye düşündüm. Ayrıca feodal kültürün içinde, halkın yarattığı paylaşım, dayanışma, sahiplenme gibi güzel değerler de vardır. Bu değerlerin yaşamasını isterim. Bizim orada sergilediğimiz davranışlar, bu değerleri kişiliğimizde yaşatmamızın bir sonucuydu.” diye yazmıştı.

Alp Ata Akçayöz’ün Yaratıcılığı

Ata’yı biraz anlatmak gerekiyor. Ata evliydi. Berfin ismimde bir kızı vardı. Annesi emekli öğretmen, babası emekli savcı. Ata’nın ölümünden sonra anne ve babasıyla yapılan röportajlar gazetelerde yayınlandı. Operasyon olmasaydı tahliye olacaktı. Ata aynı zamanda yetenekli biriydi.

Üst katta hemen koğuş kapısının ardında, merdivenlerde ve pencere altlarında yaktıkları ateş nedeniyle herkeste su kaybı olmuştu, ama koğuşta içilecek su yoktu.

Alt kata indiğimizde tuvalet kısmından tavandan bir yerden, bardaktan boşalır gibi aşağıya kirli bir su aktığını gördük. O anda bazı tutsaklar susuzluktan öleceğime bu kirli sudan öleyim diyerek o suyu içmeye kalkıştılar. Aynı anda Ata duruma müdahale ederek, biraz sabrederlerse bir su arıtıcısı yapabileceğini söyledi.

Ata hemen mutfağın raflarında duran fritözü (ya da buna benzer bir mutfak eşyasını) alıp biraz uğraştı, bazı parçalarının yerini değiştirdi, sonra suyu içine doldurup süzmeye başladı. Suyun rengi tümüyle açılmamıştı, ama kahverenginden açık sarıya dönmüştü. O susuzlukta bu da bir şanstı. Ata: “İmkânımız olsaydı bu suyu saf su haline getirirdim, ama bu koşullarda ancak bu kadar oldu” dedi. Gerçekten de imkânı ve zamanı olsaydı saf suyu elde ederdi.

Ata şişman biriydi. Hapishanede sıkışıp kaldığımız son yere gaz bombaları atmak için bazı yerlerden kompresörlerle delmeye başladıklarında, bazı duvarları da iş makinalarıyla yıktılar. Tavanda bazı yerler delindiğinde içeriye çok yoğun gaz bombası atmaya başladılar. Şişman olan Ata nefes alabilmek için iş makinalarıyla yıkılan yerden kendisini dışarı attığında askerler tarafından vuruldu.

19-22 Aralık’ta Kurulan Halay Hücrelerde Devam Etti

22 Aralık günü öğlen tavanda yine kompresörlerin sesi gelmeye başladığını söylemiştim. Gaz bombası atmak için tavanı beş yerden deliyorlardı. Kompresörlerin çalışması operasyonun son saatlerinin geldiğinin habercisiydi; çünkü gidebileceğimiz başka bir yer kalmamıştı.

Birbirleriyle kucaklaşanlar, helalleşenler oldu. Bu son kucaklaşmalar, son sözlerdi. Bekli de biraz sonra ben, bir başkası, kısaca içimizden birileri olmayacaktı. Son anların kucaklaşmalarıyla, vedalaşmalar tamamlanınca herkes bulunduğu yerde yanındakinin omzundan tuttu ve bir halay başladı. “Omuzdan tutun beni / Halaya katın beni / Ölürsem bu sevdadan loy / Dosta düşmana anlatın beni.”

Ölüm halaylar, marşlarla karşılanacaktı.

Halayla birlikte tavanda açılan deliklerden gaz bombası atılmaya başlandı. Nefes almak mümkün değildi. Çığlıklar, feryatlar, sloganlar birbirine karışmıştı. Hiç kimse oradan sağ çıkacağını düşünemiyordu. Ve hala daha, yaşanan ölümleri unutmadan, o gaz bombalarının altında nasıl sağ çıktığımızı düşünüp dururum.

Gaz bombaları Ümraniye kadınlar koğuşundaki halayı bölmüştü, ama bitirememişti. Aynı halay F-Tipi hapishanelerdeki hücrelerde çekilmeye devam etti.

19 Aralık 2000 de Ümraniye Hapishanesinde beş tutsak, aynı gün binlerce askerle benzeri operasyonların yapıldığı on sekiz hapishanede, 28 tutsak yaşamını yitirdi, yüzlerce tutsak çeşitli yerlerinden yaralandı, binlerce tutsak yapılan yoğun işkenceler altında hücre tipi hapishanelere sevk edildiler.

Tutsaklar sevk edildiklerin F tipi hapishanelerde de, bu operasyonlar için özel hazırlanmış askerler tarafından yoğun bir işkenceden geçirildikten sonra kalacakları hücrelere götürüldüler.

19 Aralık 2000’de 18 hapishaneye yapılan bu operasyon Türkiye hapishaneler tarihinin en kanlı operasyonu olarak tarihte yerini aldı.