Sebüktay KAAN


9 Mart 1981 yılı sabah Kargamış sınır kapısından çıktım, yurdumu terk ettim. Bir gece Halep’te  kaldıktan sonra Şam’a geçtim. Elimde, Türkiye’de Filistinli arkadaşlardan aldığım bir adres vardı, oraya gittim. Daha çocukluk yıllarından radyo haberlerinden aşina olduğumuz bir yer adı; Filistin Mülteci Kampı, bir Şam varoşu. Küçük çocukları olan genççe bir aileye aitti adres. Adana kökenli bir komşu kadın bulup getirdiler, derdimi ona anlattım. Beni Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nden bekliyorlardı, oraya ulaşmama yardımcı olmalarını istedim. Seni Cibril’e* götürelim dedi Adanalı kadın, Halk Cephesi sana tehlikeli bir görev verir, ölürsün! Olmaz dedim sözüm var, oraya gitmem gerek, ‘’siyasetimin adını verdim Ankara’da!’’

Akşam evdeki adamla dışarıya çıktık, bildiğimiz sokak gezintisi. Bahardı; çocuklar, gençler, aileler… cıvıl cıvıldı sokaklar. Aylardır yaşadığımız operasyon, yakalanma, yer altı vs. gerilimlerinden sonra ilk huzurlu akşamdı o benim için, sıcacık. Anımsarım hâlâ. Ve hâlâ duyumsarım o arkadaşımın bir sokak büfesinden ısmarladığı, ilk kez yediğim taze naneli falafel dürümün bir daha hiçbir yerde bulamayacağım tadını.

Ertesi gün Halk Cephesi’ne gitmeme yardımcı oldular. Ne Ankara’dan gelmiş bir haber vardı ne bir şey. 3-4 gün orada kaldım. Akşama kadar geziyorsun gece istiften bir battaniye çekip bir yere kıvrılıyorsun. Kalanların çoğu, o zamanki Sosyalist ülkelerde öğrenim gören tatile gelmiş üniversiteli gençlerdi. Derken orada bir Kürt arkadaşla karşılaştık. Nereden Nereye!.. Ben şu siyasetten… Sen hangi siyasetten derken, ben sizin Aksaray’daki Kıvılcımlı anmasına mesaj getirmiştim dedi.* Evet dedim doğru, anma dağılırken gelmiştin de arkadaşlar anons etmişlerdi; ‘’Arkadaşlar lütfen oturun, Ala Rızgari’den mesaj geldi onu okuyacağız.’’ Ben güvenlikteydim dedim, gelişini iyi anımsıyorum. Gülüştük. Bu kadar detay aramızdaki güven sorununu da çözmüş oldu. Valizimi aldım, bir daha dönmemek üzere oradan ayrıldık. Sonrasında Kürt dostlar hep yardımcı oldular. Suriye’den Avrupa’ya çıkma zorlukları vardı, Lübnan’a (Beyrut’a) geçmek gerekiyordu. Onun için de ya Filistinli örgütlerin yardımı ya da dolmuşçu kaçakçılara yüklü bir para vermek gerekiyordu. Ben Ala Rızgari kanalından Filistin Demokratik Halk Cephesinden bir asker kimliği edindim. Kimi ‘’kamp’’ hatıralarını geçersem iki aya yakın Suriye’de kaldım. Bir hafta sonra Sofya’da olmaktı oysa Türkiye’den çıkarkenki hesabım.

Nisan sonu Beyrut’a geçtik. İsveç’e gelmek isteyen bir Suriyeli Kürt genç verdiler yanıma. Bir askeri jip bizi Suriye Lübnan sınırını oluşturan dağların eteğinde bıraktı. Sonra dağın tepesini işaret etti şoför. O çizgiyi görüyor musunuz, -grayder geçmiş gibi bir çizgi vardı- orası sınır. Sınırı geçin ve aynı yönde iki saat kadar yürüyün, (biz herhalde bilmem, üç dört saat yürüdüktü elimizde valizler) bir asfalt yola ulaşacaksınız. Sağ tarafa giden arabalara otostop yapın. Ve biz öyle; ayakta otobüs yolculuğu, kamyon kasası filan, karanlık basmıştı, Beyrut’a Cephe kampına ulaştık. Geceyi orada geçirdikten sonra ertesi gün artık sivil hayata döndük. Bir Kürt ailenin evinde kaldık. Lübnan Kürt Partisi Başkanı; kırk yaşlarında, çakır gözlü, tıknazca bir adamdı, -sanıyorum ‘’kariyerim’’, örgütüm ve Kürt sorunuyla ilgili politikamız konusunda kendisi bilgilendirilmişti- sık sık ziyaret etti.

Lübnan ve Filistin için gerilimli günlerdi yine, düpedüz iç savaş yaşanıyordu. Gündüzleri ateşkes ama akşam saat altıda çatışma başlıyor, siviller evlerine çekiliyordu. Sokak başları kum çuvallarıyla siper haline getirilmiş, onlarca örgütün silahlı milisleriyle tutulmuş, ağır silah ve patlama sesleri… Havaalanı solcuların, liman sağcıların elinde, yurtdışı bağlantısı kesik. Çıkış yapabilmemiz için havaalanının açılması gerek. İki hafta geçti hâlâ bekliyoruz. Ağca Papa’yı vurdu o ara!.. 1 Mayıs sabahı oturup 1 Mayıslarımızı düşündüm teker teker! 1975, 76, 77, 78, 79 ve 80.

Günler geçiyor, bilet param eriyor. Şam’a geri dönmeyi önerdim arkadaşa; orada iyi kötü kampta yiyip içiyoruz. Havaalanı açılınca gene geliriz dedim. Ve o akşam televizyonda havaalanının açıldığı haberi verildi. Kürt Partisi Başkanı geldi ertesi gün, pazartesi idi. İlk uçak 17 Mayıs Perşembe günüydü. Pasaportuma ‘’işlemler’ daha önce yapılmıştı; Lübnan’a kaçak girdiğim için pasaportuma Suriye’den İtalya’ya, oradan Lübnan’a giriş işlemi. Yine de bir sorun olasılığına karşı El Fetih’ten bir teğmen beni yolcu etmeye gelecekti.

Yine Kürt Partisi Başkanı biletlerimizi aldı getirdi. Son geceki çatışmalar kaldığımız günlerin en şiddetlisiydi. Ya da bizim kaldığımız bölgede yoğunlaşmıştı. On onbeş katlı apartmanların olduğu bir bölgeydi. Bütün geceyi ayakta tedirginlikle geçirdik. Bir bomba patlıyor, ardından sanki iki katın bütün pencerelerinin camları şakırtıyla dökülüyordu. Ve arkasından iç parçalayan çocuk ve kadın çığlıkları!.. sabaha kadar sürdü. Havaalanının açık kalacağı pek mümkün görünmüyordu. Derken bir uçak göründü gökyüzünde!

Sabah evden çıktık. Gündüz ateşkesi başlamış ama kimse evden çıkamıyordu sanki… Ölüm sessizliği!.. Yerlere ve asfalta saplanmış havan topu mermileri gördüm patlıcan iriliğinde. Bir taksi bulup havaalanına vardık. Pasaport kuyruğunda bekliyoruz, önümde dört beş kişi kaldı. Derken omzuma bir el dokundu, baktım bir subay. Valizimi elimden aldı, -mutlaka öyle değilmiştir ama bana hep öyle gelir- önümdekilerin üzerinden uçurdu ve pasaport polisinin önüne vardı. Pasaportumu benden alıp o verdi memura ve o geri aldı. Sonra bana verdi, elimi sıktı. Uzun bir adımla geriye çekildi, hazır ola geçip selam verdi. Teşekkür ettim: ‘’Şükran!’’ Ve geldiği sessizlikte gitti. Ne zaman anımsasam bu sahneyi gözlerim dolar. Sonra 12 Eylül’den beri kullandığım, bugün milletvekili olan arkadaşımın nüfus/kimlik kartını yırtıp Beyrut havaalanında çöp kutusuna attım, artık ihtiyacım olmayacaktı.

Sonra ufak tefek sorunlar da çıksa Lefkoşa, Atina aktarmalı bir yolculuktan sonra Stockholm’e gelip siyasi sığınma başvurusunda bulundum. Bir ay geçti geçmedi gerilim doruğuna ulaştı; İsrail Sabra ve Şatila katliamlarını yaptı.

Bugün belki bu yazıyı yazmama sebep, Filistin halkının yeniden bir katliamla karşı karşıya olmasıdır. Yine evleri başlarına yıkılıyor, mahalleleri bombalanıyor. TV görüntülerindeki çocuk ve kadın çığlıkları Beyrut’taki son gecemin çığlıklarını çağrıştırıyor. Yine Filistin halkı çoluk çocuk on yıllardır olduğu gibi yine yurdunu, mahallesini, sokağını savunuyor kararlılıkla, onurla, gururla.

‘’Sabah…

Aynı güneş

keyifle aydınlatırken

hırpalanmış sokakları

Ve yaralı çatıları Gazze’de

Cebinde

leblebileri ve taşları birbirine karışmış bir oğlan

bir oğlan Filistin’in en sevgililerinden

Kahvaltı sofraları

daha yeni derlenirken loş kondularda

Elinde sapanı

çatışmaya çıkıyor kapıdan

tıpkı bir oyuna gider gibi

Dudaklarında

sokağını savunuyor olmanın gururlu gülücüğü

ve hep onurla taşıdığı

annesinin öpücüğü

alnında

(Az-Uz Dere-Tepe Sonra Düz, Sebüktay Kaan – Belge Yayınları 2007)

Bugün Filistin halkının yardımlarıyla ulaştığım Stockholm’de 40. Yılım. Bugün dayanışma duygularım Filistin halkıyla! Kürt halkıyla yine! Ezilen kardeş halklarla! Türk halkıyla! Çocuk yaşlarımızda kaba haksızlıklar ve sömürü üzerinden Sosyalizme ulaştık. O günlerimiz iyi günlermiş meğer. Bugün, özellikle de pandemi sürecinde insanlarımızın nasıl ölümle burun buruna bırakıldığını izliyoruz. Pandemiyi yağma ve soygun için bir fırsat sayan arsız, insafsız kapitalizmin insanları nasıl telef ettiğini görüyoruz. İnsanca, güvenceli bir yaşam; can korkusu olmadan yaşamak herkesin hakkı!

Kırk yıl önce terk ettiğim yurduma bakıyorum acıyla…

Kırk yıldır karnımız burada doyuyor diye burayı yurt tuttuk, doğrudur da…

Kırk yıldır bir yurt kanar içimde.

Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi kimlik kartındaki fotoğraf.

Şam’da, kamptan arkadaşlarla


* Ahmet Cibril liderliğindeki Suriye yanlısı bir Filistin örgütü.

* Mustafa Güçlü, daha sonra o da İsveç’e yerleşti. Kızı Roza Güçlü Hedin bugün İsveç Parlamentosu’nda  milletvekili.