Osman TİFTİKÇİ


MİLLİ MÜCADELE VE MUSTAFA SUPHİ

Ahmet Kardam kitabında Mustafa Suphi’nin Türkiye’ye dönüşü ile ilgili olarak öne sürülen; “Mustafa Kemal’in onayını almaya çalışmıştır; Türkiye’ye dönüş amacı Mustafa Kemal’le işbirliği yapmak olmuş ve ona güvenmiştir”, “Türkiye’ye ilişkin bilgileri çok yüzeysel, hatta yanlıştır” ve buna benzer değerlendirmelerin dayanaksız olduğunu yazıyor. A. Kardam; “Mustafa Suphi’nin Türkiye’ye dönüş kararı alırken bel bağladığı güvencenin, Komünist Enternasyonal’in ikinci kongresinin kararları temelinde Bolşevik Partisi yönetiminden ve Sovyet Rusya’dan almayı umduğu destek olduğu anlaşılıyor” (s. 385) diyor. Fakat kitap boyunca A. Kardam’ın anlattığı olaylar onu haklı çıkarmıyor.

Önce güven meselesi üzerinde duralım.

Bolşevikler Müslüman Komünistlere ve Onlarla Birlikte Çalışan Mustafa Suphi’ye Güvenmiyorlardı

M. Suphi’nin sol siyasi kimliğinin, Rusya Müslümanları içinde gelişen Cedidci hareket ile ilişkiler içinde biçimlendiğini söylemiştik. Bu ilişki başta Yusuf Akçura olmak üzere, İstanbul’da bulunan Müslüman Türkçü Cedidcilerle başladı. Sinop’tan kaçtıktan sonra Kırım’da İsmail Gaspralı çevresi ile devam etti. M. Suphi daha sonra Azerbaycan’lı Cedidcilerle çalıştı. M. Suphi 1915 öncesinde İttihatçılardan kopmuştu ve Cedidci bir kafa yapısına sahipti. Cedidci (burjuva demokrat) fikirleri Osmanlı’ya uygulamaya çalışıyordu. Örneğin M. Suphi’nin Türkçülük, ulusal sorun konusundaki görüşleri İttihatçı şovenist görüşler değildi. Bu konulardaki görüşleri, Rusya’da ezilen bir ulusa ve dine mensup olan Cedidcilerle uyum içindeydi.[1]

Ahmet Kardam’ın verdiği bilgilere göre Mustafa Suphi Azerbaycan’dan sürgün edildikten sonra gittiği yerde (Uralsk esir kampı) Müslüman Komünistlerle tanıştı ve bu grupla ilişki içinde komünistleşti. Ekim Devrimi ile birlikte özgürlüğüne kavuşan Mustafa Suphi 1918 başlarında Moskova’ya geldi ve yeni kurulmuş olan Merkezi Müslüman Komiserliği (MUSKOM) ile ilişkiye geçti. Bolşeviklerle ve Müslüman Komünistlerle örgütlü ilişkisi de böyle başladı.

Bolşevikler 1917 Şubat Devrimi’nden sonra ortaya çıkan ve Ekim Devrimi’nden sonra kendileriyle ilişkiye geçen Müslüman Komünistlere şüpheyle yaklaştılar, güvenmediler. Sonraki süreçte Bolşevikler bu grupla ilişkilerini kopardılar ve onları da tasfiye ettiler. Örneğin bu grubun lideri Sultan Galiyev, 1920 Eylülünde yapılan Doğu Halkları Kurultayı’na bile alınmadı ama Enver bu kurultaya katıldı ve konuşması okutuldu. S. Galiyev daha sonra partiden çıkarıldı, Panislamist ve Pantürkist olmakla eleştirilip tutuklandı, en sonunda da öldürüldü. Bolşeviklerin Mustafa Suphi’ye duyduğu güvensizlik, onların Müslüman Komünistlere duyduğu güvensizliğin bir parçasıydı, yani özel olarak Mustafa Suphi’ye karşı bir tavır değildi.

Bolşeviklerin Mustafa Suphi’ye duyduğu güvensizlik, Ahmet Kardam’ın verdiği bilgilere göre şu tavırlarda somutlaştı:

1920’nin ikinci yarısından itibaren Sovyetler M. Suphi’yi tamamen devre dışı bırakmaya başladı. (s. 284) M. Suphi’nin TKP’nin yasal çalışma yapabilmesi için Ankara’ya baskı yapılması isteği hiç dikkate alınmadı. Bolşevik Parti Anadolu ile ve Müslüman dünyayla geliştirilecek ilişkilerin odağına Enver’i ve İttihatçıları yerleştirdi. Bolşeviklerin kurduğu Kafkas Büro da M. Suphi’ye değil, Ermeni soykırımının birinci dereceden sorumluları olan İttihatçılara daha çok güveniyordu. Bunlar arasında Deyrizor mutasarrıfı ve 60 bin Ermeni’nin katledilmesinin sorumlu olan Salih Zeki de vardı. Kafkas Büro M. Suphi’nin kurduğu partiye zorla bu İttihatçıların bazılarını da sokmuştu (s. 285 ve devamı).

Ahmet Kardam da zaten bu güvensizliği saptıyor ve: “Bolşevik Partisi yönetimi ile Mustafa Suphi arasında güvene dayalı, sağlıklı bir iletişim mekanizması yok(tu)” diye yazıyor (s. 386).

Bolşevik Parti Mustafa Suphiler katledildikten sonra onlara sahip çıkmak bir yana, Mustafa Suphi’yi kendi tarihlerinden de sileceklerdir.

Kafkas Bürosu, M. Suphiler Türkiye’ye girdikten sonra 20 Ocak 1921’de hiçbir temsilcisini Ankara’ya göndermediğini (halbuki dönüş kararı Stalin’in de onayıyla birlikte alınmıştı) ilan etmişti (s. 378). Bolşevik Parti katliamdan sonra 20 Şubat 1921’de yayınladığı raporda M. Suphileri kendiliğindenci ve maceracı olarak suçladı (s. 388). Daha sonra Komünist Enternasyonal, Eylül 1920’de toplanan TKP kuruluş kongresini tarihten sildi. THİF’nın 1922 Ağustos’unda Ankara’da yaptığı kongre TKP’nin kuruluş kongresi, 1925 yılında Ş. Hüsnülerin Akaretlerde yaptığı kongre de İkinci Kongre olarak kabul edildi (s. 394).[2]

Bolşeviklerin bu güvensizliğine karşılık Mustafa Suphi de Sovyetlere güvenmiyordu. Bunu somutlayan iki olgudan söz edebiliriz: Biri, Mustafa Suphi’nin başta Zeki Velidi olmak üzere karşı devrim saflarına geçmiş Cedidcilerle ilişkilerini gizli olarak sürdürmesidir. Diğeri de Mustafa Suphi’nin Kafkaslar’da ve Sovyetlerde kendisi için çalışma ortamının giderek yok olduğunu görmesi ve; “Siyasi hava Kafkaslar’da kalmaya müsait değil”[3] diye düşünmesidir. M. Suphi, çalışma arkadaşı Sultan Galiyev’e karşı takınılan tavırlara ve kendisine karşı alınan tutuma bakarak, Sovyetlerdeki geleceğinin pek parlak olmadığını düşünüyor olmalıydı. Türkiye Mustafa Suphi’ye, bir çalışma alanı olduğu kadar bir kaçış alanı olarak ta görünüyordu.

Bolşevikler Müslüman Komünistlere ve Mustafa Suphi’yi neden güvenmiyorlardı, neden İttihatçıları ve M. Kemal’i tercih ediyorlardı?

Eylül 1920’de Doğu Halkları Kurultayı yapılıp ardından Mustafa Suphiler TKP’yi kurdukları sırada Sovyet Devrimi varlığını nasıl sürdürebileceğinin telaşı içindeydi. Avrupa’da devrim başarısızlığa uğramıştı. Üretim her alanda, savaş öncesine göre dibe vurmuştu. Ülkede açlık ve kıtlık vardı, iç savaş ve Orta Asya’da Basmacı isyanı sürüyordu. Bolşevikler Brest Litovsk anlaşmasında olduğu gibi, kendilerini bir kere daha emperyalistlere tavizler vererek uzlaşmak zorunda hissediyorlardı. İngiltere ile ekonomik anlaşma için görüşmeler sürüyordu. Bu görüşmelerde Bolşevik Parti Türkiye ve İran başta olmak üzere Asya’da İngiltere aleyhinde propaganda yapmamayı kabul etmişti. Nitekim Doğu Halkları Kurultayı’nın arkası gelmeyecektir. Bolşevikler iç politikada da gene aynı dönemde 1921 baharında, savaş komünizmi politikalarına son verecek ve NEP (Yeni Ekonomik Politika) olarak adlandırılan, burjuvaziye tavizler veren dönemi başlatacaklardır. Mustafa Suphilere tavırla ilgili olarak yeni gelişmelerden biri budur.

Fakat M. Suphilere duyulan soğukluk esas olarak bu yeni durumla ilgili değildi. Daha eskiye dayanan sebepleri vardı ve yukarıda bahsettiğimiz gibi ilişkiler zaten soğuktu. Eğer diğer nedenler olmasaydı Bolşevikler TKP ile dayanışmayı devam ettirmenin, sıcak ilişkileri sürdürmenin yollarını bulurlardı. Bolşeviklerle Müslüman Komünistler ve onların bir kadrosu olan Mustafa Suphi arasında, ideolojik konularda ve uygulanacak siyasi program (özellikle de Müslümanlara ve Doğu’ya yönelik politikalar) üzerinde önemli görüş ayrılıkları vardı. Bu görüş ayrılıkları Bolşeviklerin Müslüman dünya ve Türkiye ile ilişkilerde Müslüman Komünistlere ve TKP’ye değil başkalarına, Enver’e ve İttihatçılara öncelik vermelerinde etkili oluyordu.

Cedidci  hareket Şubat Devrimi’ni coşkuyla karşılamış, Geçici Hükümetle iyi ilişkiler içinde istemlerini gerçekleştirmeye girişmişti. Fakat Cedidciler Ekim Devrimi’ne ve Bolşeviklere karşı tavır aldılar.[4]

Ekim Sosyalist Devrimi, genel olarak burjuvazi için olduğu gibi Müslüman burjuvazi için de tam bir hayal kırıklığı oldu. Cedidci hareket Ekim Devrimi’ne katılmadı. Fabrikaların, büyük toprakların kamulaştırılması, dini gericiliğe yönelik kararnamelerin Müslümanlara da uygulanması, ulusal burjuvalar (Cedidciler) öncülüğünde kurulan yerel yönetimlerin Bolşevikler tarafından tanınmaması, Cedidci hareketin Bolşeviklere tavır almasına neden oldu. Cedidciler Osmanlı’nın Bolşevikler üzerinde baskı kurmasını sağlamaya çalıştılar. Tatarların Ufa’da kurdukları Milli İdare temsilcileri (başkanı Sadri Maksudi idi), bu uygulamaların durdurulması için önce Moskova’da Bolşeviklere gittiler. Olumlu cevap alamayınca Osmanlı’nın (İttihatçıların) Moskova elçisine gittiler. Osmanlı elçisi Galip Kemali Bey 29 ve 30 Haziran 1918’de Bolşeviklere iki nota verdi. Galip Bey bu notalarda Rusyalı Türklerin kamulaştırma kapsamının dışında tutulmasını, Müslümanlar için şeriata uygun yasalar çıkarılmasını, çıkarılmış olan kanunların kaldırılmasını istiyordu. Kendisine gereken cevap Çiçerin tarafından verildi. Bununla kalmayan Cedidciler Beyaz Ordularla iş birliği yaptılar. Bu iş birliği Beyaz generallerin, Cedidcilerin kurduğu özerk yönetimleri tümden kaldırmaya kalkmalarıyla son buldu. Cedidciler Basmacı harekete katıldılar. Yenilince de yurt dışına kaçtılar. Azerbaycan’da Musavat Partisi tarafından temsil edilen Cedidci hareket te Osmanlı ve İngilizlerle iş birliği yapmıştı.

Bolşevikler bu hareket içinden çıkan, kendileriyle birlikte çalışan ama bu hareketle ilişkilerini kesmeyen, Cedidci düşünceleri değişik biçimde sürdüren, genel olarak Rusya Müslümanları üzerinde önemli bir etkisi olmayan Müslüman Komünistlere şüpheyle baktılar. Bolşeviklerin dezavantajı, Müslüman toplumlar içinde birlikte çalışabilecekleri, ortak mücadele geçmişine sahip, dolayısıyla güvenilir sosyalist kadrolara ve sınıf bilinciyle donanmış bir işçi sınıfına sahip olmamalarıydı. Rusya Çarlığına karşı mücadele eden örgütler içinde Müslüman kitleyle bağları en zayıf olan Bolşevik Partiydi.

Sultan Galiyevler Cedidci anlayışla köklü bir ideolojik hesaplaşma yapmadılar. Galiyev, Doğu’ya ilişkin her şeyi en iyi biz biliriz, biz yaparız iddiasındaydı. Bu nedenle Doğu’ya ait bütün görev ve sorumlulukların kendilerine verilmesini istiyordu. Galiyev’in Doğu derken kastettiği esas olarak Türkiye, İran, Hindistan, Çin ve Arabistan idi. Galiyev Doğu devrimi için, Müslüman Komünistlere ve Sovyetlerdeki Müslüman, Türki topluluklara belirleyici bir rol biçiyordu. Doğu’daki çalışmaları başlatmak için başlangıçta tüm devrimci unsurlar, Sovyetlerdeki Tatar, Başkır, Kırgız vs.den sağlanmalıydı. Galiyev’e göre:

“Müslüman Komünistler bu kurtuluş savaşında baş köşeyi işgal etmelidirler.” (s. 115)

Dışişlerinin “Doğu Dairesi  köklü bir şekilde yeniden düzenlenmeli ve bu dairenin yönetimi Müslüman Komünistler’in ellerine bırakılmalıdır.”(s. 116)

Galiyev Müslümanlar arasında dini alanda yapılacak çalışmaların da tümüyle Müslüman Komünistlere bırakılmasını istiyordu (s. 118). 

Sultan Galiyev, Doğu’da devrim olmadan emperyalizm yıkılmaz, sosyalizm de kurulmaz diyordu. Bolşevikleri devrimle birlikte yönlerini Avrupa devrimine döndükleri için eleştiriyordu. (s. 110-112)

Ahmet Kardam bu konuda Galiyev’i haklı bulan şu satırları yazıyor:

“Lenin, Dünya Devrimi’nin başlamasını Batı’dan beklemenin beyhude olduğu, çünkü sömürge ve yarı-sömürge ülkelerden elde edilen aşırı karlardan Batı proletaryasının da nasiplendiği gerçeğini -Sultan Galiyev’in 1918’den beri dile getirdiği bu gerçeği- 1923’te ancak görebilmektedir.” (s. 155) 

İşçi aristokrasisi ve bunun Avrupa’daki sınıf hareketi üzerindeki olumsuz etkileri, A. Kardam’ın da bildiği gibi yeni bir keşif değildi. Engels’ten beri Marksistler bunu biliyorlardı ve kavram da onlara aitti.

Bolşevikler 1918 yılından Avrupa’da devrim başarısızlığa uğrayana kadar dikkatlerini Doğu’ya değil Avrupa’ya çevirmekle son derece haklıydılar. Ekim Devrimi’nden sonra bütün Avrupa ayaktaydı. Berlin’de komünistler 1919 Ocak’ta ayaklanmış ve yenilmişlerdi. Şubat’ta Macaristan Sovyet Cumhuriyeti ilan edilmişti. Nisan 1919’da Münih’te Bavyera Sovyetler Cumhuriyeti ilan edilmişti. Aynı ay, Karadeniz’deki Fransız filosu Sovyetleri bombalamayı reddedip ayaklanmıştı. Haziran’da Slovakya Sovyet Cumhuriyeti ilan edilmişti. Bu arada yeni komünist partiler kuruluyor, İtalyan Sosyalist Partisi gibi partiler Komintern’e katılıyorlardı. Kısacası devrimin merkezi Avrupa idi. Doğu’da ise milli mücadeleler gelişiyordu ama henüz komünist partiler bile kurulmamıştı. Bu mücadeleler, iç pazara sahip olabilme dışında emperyalizmle bir alıp vereceği olmayan, sosyalizme düşman ulusal burjuvazinin öncülüğünde sürüyordu. Milli mücadelelerin sosyalizme dost, emperyalizme, sermayeye düşman olduklarını söylemek mümkün değildi. 1918 yılında ve 1920’li yıllarda Doğu’dan Sovyet Devrimini ayakta tutacak, emperyalist sistemi yıkacak bir devrim beklemek akıl karı bir iş değildi. Ölü gözünden yaş beklemekle aynıydı.

Sultan Galiyev’in bu istemleri öne sürerken dayandığı tezler, bilimsel temellere oturtulmuş, dolayısıyla günün gerçekleriyle uyumlu iddialar değildi. Galiyev’in ulusal burjuvazinin öncülüğünde gelişen milli mücadelelere bakışı İran örneğinde şöyle ifade ediliyordu:

“Mevcut İran şartlarında yaşama gücü olan tek hareket, sosyal-sınıfsal bir hareket değil, yabancı sermaye ile mücadele sloganı altında yürütülen milli kurtuluş hareketi olabilir” diyor ve sosyalist devrim şiarının atılmasının İran’daki milli kurtuluş hareketini ölüme götüreceğini iddia ediyordu. (s. 216)

Galiyev’e göre demek ki milli kurtuluş hareketi sosyal-sınıfsal bir hareket değil. Sosyalist devrim şiarını atmanın devrimi ölüme götürmediğini de komünistler öncülüğünde yürütülen kurtuluş savaşlarında gördük. Ne İran’daki ne de Türkiye’deki milli hareketler yabancı sermayeye karşı değillerdi. Daha doğrusu yerlisiyle yabancısıyla sermayeye karşı değillerdi.

Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki anti emperyalist devrimler, Galiyev’in ön gördüğü biçimde gerçekleşmedi.  Müslüman ve Türki toplumların hiçbirinde sosyalizme açık anti emperyalist devrimler olmadı. Gerçekleşen devrimlerde (Çin, Vietnam, Batı Avrupa ülkeleri vs.) Müslümanların öncülük, belirleyicilik anlamında hiçbir rolü yoktu. Yani Galiyev’in dünya devrimine ilişkin tezleri, sonraki süreç tarafından doğrulanmadı. Türklere ve Müslümanlara antiemperyalist mücadelede çok özel bir yer veren, Sovyet Sosyalizmine eleştiriler getiren Galiyev’in tezleri, sömürge, yarı-sömürge ülkelerde değil ama uzun bir süre sonra Türk milliyetçileri, Atatürkçüler içinde yankı buldu.

Galiyev ve Rusya Müslümanları üzerine birçok eser veren Benningsen ve Quelquejay’in kitaplarından birinin ismi; Sultan Galiyev Üçüncü Dünyacı Devrimin Babası’dır. Galiyev yaşarken ortada “Üçüncü Dünya” yoktu. Sömürge ve yarı-sömürge ülkeler vardı. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde antiemperyalist devrimlerin nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek ve teoriyi kendi somut koşullarına uygulayabilmek için Galiyev’in tezlerine değil, Sovyet Devrimi’den sonra gelen, devrimci teori ve pratiği zenginleştiren ustaların; Mao’nun, Ho Chi Minh’in, Kastro ve Che’nin teorilerine, pratiklerine bakmak gerekir.

Özetlersek Bolşevikler Cedidci hareketten gelen, onunla bağlarını tam olarak koparmamış, Sovyet Müslümanları ve genel olarak Doğu hakkında ayağı yere basmayan tezleri savunan Müslüman Komünistlere güvenmemekle çok ta haksız değillerdi.

Bolşeviklerin Enver Paşa’ya ve İttihatçılara yakın durmalarına, Müslüman dünya ve Türkiye ile ilişkilerde Müslüman Komünistlere, Mustafa Suphilere değil de bunlara öncelik vermelerine gelince. Enver’le ve İttihatçılarla ilişkinin Bolşevikler açısından hemen hemen hiçbir riski yoktu. İttihatçılar Sovyetler Birliği içinde değil dışında çalışmak istiyorlardı. İttihatçılar iktidarda iken Kuzey Afrika, Hindistan, Orta Asya ile ciddi ilişkiler kurmuşlardı. Örneğin Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı’daki, “Genç Hiveliler”, “Genç Buharalılar” hareketleri, İttihatçılardan da (Jön Türk) etkilenmiş Cedidci hareketlerdi. Bu gençler arasında İstanbul’da bulunmuş, eğitim görmüş olanlar da vardı. İttihatçılar, Abdülhamit döneminde Hindistan Müslümanlarıyla kurulan ilişkileri daha da geliştirmişlerdi. Türkiye’de de milli mücadeleyi örgütleyenler İttihatçı kadrolardı ve Enver’le Talat bunlarla ilişkilerini sürdürüyordu. Enver’in 1922 yılına kadar Anadolu’da mutlaka hesaba katılması gereken bir etkisi vardı. Eğer Enver’ler bu ilişkilerini harekete geçirebilirlerse ve Bolşeviklerle irtibatlarını sağlarlarsa, böyle bir durum Sovyetler için çok iyi olurdu. Ayrıca hem Enver hem de Kafkasya’da bulunan Enver’in komutası altındaki İttihatçılar, Bolşeviklerle çalışma konusunda çok istekli görünüyorlardı. Örneğin Azerbaycan’da bizzat kendilerinin yani İttihatçıların desteği, İngilizlerin de yardımı ile kurulmuş olan Azerbaycan Cumhuriyetinin Sovyetleştirilmesinde yardımcı olmuşlar, bir te TKF (Türkiye Komünist Fırkası ) kurmuşlardı. Aynı şekilde Ermenistan’ın Sovyetleştirilmesinde de başında Kazım Karabekir’in bulunduğu güçlerin payı olmuştu. Özetle Bolşevikler İttihatçılarla yaptıkları iş birliğinin karşılığını Kafkasya’da somut olarak görmüşlerdi.

Enver ve İttihatçılar başarısız olurlarsa ne olurdu? Sovyetler açısından hiçbir şey. Enver’i ve İttihatçıları bir tarafa bırakır, yeni duruma göre çareler ararlardı. Nitekim öyle de oldu.

Müslüman Komünistlerin ise Sovyetler dışında hiçbir etkisi yoktu. İstanbul’a ve Avrupa’ya kaçmış Cedidcilerin birçoğu bile Galiyevleri, Bolşeviklerle birlikte çalıştıkları için hain ilan etmişti. Müslüman Komünistlerin Sovyetlerdeki Müslümanlar üzerindeki etkileri bile çok sınırlıydı. Ama en önemlisi Müslüman Komünistler işe Sovyetlerin içinden başlamak ve neredeyse tümüyle kendi başlarına davranmak istiyorlardı. Bolşeviklere göre bu işin nereye varacağı belli olmazdı. İttihatçılara öncelik verilmesinin nedenleri bunlardı.

Mustafa Suphi’ye gelirsek. Müslüman komünistlere karşı mesafe konulmasına neden olan sebepler M. Suphi için de geçerliydi.

Sovyetler Komünist Müslümanlara ve Mustafa Suphilere güvenmiyorlardı. Mustafa Suphi de Bolşeviklere güvenmiyor bu nedenle örneğin Cedidcilerle olan ilişkilerini gizliyordu. Bolşeviklerden kaçan Zeki Velidi iki kez M. Suphi tarafından Bakü’de saklanmıştı. Zeki Velidi “Hatıralar”ında, Çelyabinsk’te Mayıs 1918’de ayaklanarak kısa sürede İdil (Volga) boyunda şehirleri ele geçiren Çek lejyonunun isyanını nasıl karşıladıklarını şöyle anlatıyor:

“Bu bizim için artık Bolşevizmin ortadan kalkması demekti. Bu yüzden biz çetelerimizle birlikte onlara iltihak ederek milli ordu kuracağız, Bolşevikleri memleketimizden koğup çıkaracağız diye düşündük. Buna çok inandığımızdan, bugün bizim için bir bayram günü oldu.”[5]

Zeki Velidi ve yanındakiler acı bal yiyip kımız içerek, müzik eşliğinde uzun müddet oyunlar oynamışlar. Bolşevik Devrimi’ne bu kadar tepkililer. İşler beklendiği gibi gitmeyince Zeki Velidi Bakü’ye kaçıyor. Orada Mustafa Suphi’yle karşılaşıyorlar. Gerisi Hatıralar’da şöyle anlatılıyor:

“Ben Bakû’da Türkiye’li komünist Mustafa Suphi’nin evinde kaldım. Onu Moskova’dan tanıyordum. O komünist ise de Rusların Şark siyasetini beğenmiyordu. (…) Stalin ve arkadaşlarına küskündü. Bana Bakû’da ikametim müddetince evinde kalmamı teklif eden de kendisi idi. (…) Ben onunla çok konuştum. Türkistan’da yapmak istediklerimiz hakkında ona bazı şeyler söyledim. Çünkü Ruslara söylemeyeceğinden emindim.”[6]

1920 Eylül’ünde Doğu Halkları Kurultayı toplandığında Zeki Velidi gene Bakû’dadır. Zeki Velidi TKP merkezine gider ve güvenini boşa çıkarmamış olan Mustafa Suphi’yi bulur. Mustafa Suphi ona parti merkezi binasında iki parti üyesine ayrılmış bir dairede, onlarla birlikte kalabileceğini söyler. Ayrıca “hiç de korkmayın” diyerek Zeki Velidi’yi rahatlatır. Zeki Velidi Kongre’yi takip eder ve Kongre bitene kadar orada kalır, sonra da başına hiçbir iş gelmeden Bakû’dan ayrılır.[7]

Müslüman Komünistlere benzer biçimde, Ekim Devrimi’ni önce coşkuyla karşılayan, Bolşevik Parti’ye üye olan ama sonradan soğuyup gönlü kadim yoldaşları olan eski Cedidcilere (Akçura, Sadri Maksudi, Zeki Velidi gibi) kayan bir Mustafa Suphi görüyoruz.

Bolşeviklerin ve Kafkas Büro’nun M. Suphi’ye karşı takındıkları tavırlara, buna karşılık onun da Bolşeviklerden başka müttefikler de aramasına baktığımızda, A. Kardam’ın, “M. Suphi’nin Türkiye’ye giderken bel bağladığı güvencenin temeli Sovyet desteğine duyduğu güvendir” tezi pek sağlam durmuyor.

Sovyetlerden bir beklenti elbette vardı. Fakat M. Suphi’yi Türkiye’ye, M. Kemal’e çeken yanlış tahliller, yanlış tespitler ve gerçeklerle çakışmayan beklentiler daha belirleyici görünüyor.

Mustafa Suphi’nin Yanılgıları

Mustafa Suphi kendi İttihatçı ve Cedidci geçmişi ile ciddi bir ideolojik hesaplaşma yaşamamıştı. M. Suphi’nin Milli Mücadele ile ilgili düşünceleri, ön yargılarla, hatalarla doluydu.

Mustafa Suphi, İttihatçılardan nefret ediyordu. Sivas Kongresinde “bir daha İttihatçılık yapmayacağıma vallahi” diye yemin eden milliyetçileri ve M. Kemal’i gerçekten her anlamıyla İttihatçılara karşı, sanki gökten zembille inmiş yeni bir güç olarak görüyordu. Aynı yaklaşımı Şefik Hüsnü TKP’si de sürdürecektir.[8] M. Suphi devletteki devamlılığı görmüyordu. Kemalistlerin İttihatçılarla nerede ters düştüklerini, nerede onları devam ettirdiklerini doğru olarak saptayamamıştı. Halbuki ortada yeni egemen sınıf ya da sınıflar yoktu. TBMM’ni dolduranlar rütbelerini koruyarak Ankara’ya gelmiş Osmanlı paşaları, bürokratları, eski İttihatçı eşraf, işbirlikçi Kürt ağalar, hatta son Osmanlı meclisinde yer alan milletvekilleriydi. Kemalizm İttihatçılıktan tümüyle bir kopma değil, İttihatçılığın ulusal devlet koşullarına uyumlu hale getirilmiş biçimiydi. Milli Mücadelenin programı diyebileceğimiz Misak-ı Milli de son Osmanlı meclisinde, meclis İngilizler tarafından basılmadan önce 28 Ocak 1919’da kabul edilmişti.

M. Kemal ve TBMM, İttihatçıların temsil ettiği aynı egemen sınıfların temsilcisiydi. Bu egemen sınıflar imparatorluğun bir daha geri gelmemek üzere dağılmasıyla, İttihatçı emperyal politikaları (Panislamizm, Pantürkizm, Müslüman sömürgelere sahip çıkmak için emperyalist ülkelerle savaş gibi) tamamen terk etmişlerdi. Şimdi ulusal sınırlar içinde milli bir devletin kurulmasına İngilizler başta olmak üzere emperyalistleri razı etmeye çalışıyorlardı. İçe dönük politikalarda, örneğin iç pazardan gayrı Müslim sermayeye el konulması ve tümüyle gayrı Müslimlerin kovulması, siyasi hak isteyen azınlıklara, Kürtlere tavır konusunda değişme yoktu. Türk merkezli anlayış her konuda aynen sürüyordu. Ve M. Suphi’yi özellikle ilgilendiren bir konuda, sosyalist harekete karşı tavırda 1908’den beri devam eden (hatta Osmanlı devleti söz konusu olduğunda 1870’lerde hükümetin Paris Komünü düşmanlığına kadar dayanan) devlet politikasında bir değişme yoktu.

Mustafa Kemal’in 1920 yılında emperyalizme, kapitalizme karşı söylediği sözler, Komünist Parti kurması, THİF’nı çok kısa bir dönem yasal olarak kabul etmesi, o günkü sıkıntılarının ürünüydü. Soldan yana görünme siyasetini M. Kemal’den önce İttihatçılar başlatmıştı. Enver, Doğu Halkları Kurultayı’nda okutulan konuşmasında; “Devrimci önlemlerin hepsi uygulanarak emperyalist ve kapitalistlerin kuvvetlerinin yok olacağına temsilcisi olduğum kurultayın imanı tamdır” (s. 197) diyordu. İttihatçılar sahte Komünist Parti’yi de M. Kemal’den önce 1920 baharında Bakü’de kurmuşlardı. Yani hem İttihatçılar, hem de Kemalistler çıkarları için komünistliğe kur yapabiliyorlardı. Tehlike atlatılıp, ulusal devlet kurulduktan sonra M. Kemal bir daha emperyalizm, kapitalizm laflarını ağzına almayacaktır. Örneğin ünlü Nutuk’ta bu kelimeler yoktur. Emperyalizm yerine, “modern milletler”, “muasır medeniyet” ifadeleri vardır.

M. Suphiler, henüz onlara gereken uyanıklığı sağlayacak olan sınıf bilincinden yoksundular. Bunlar Türk burjuvazisinin sınıf bilincinin gücünü, bu bilinçteki devamlılığı görmüyorlar, önemsemiyorlardı. Türk burjuvazisinin sınıfsal çıkarlarını korumadaki yaratıcılığını ve acımasızlığını anlamamışlardı.

Ona göre bağımsızlık savaşını koşulsuz desteklemek “tarihi bir vazife” idi. Çünkü Anadolu’daki mücadele uluslararası proletarya cephesini güçlendiriyor, Batı burjuvazisinin ekonomik soyguncu planlarını engellemekte büyük rol oynuyordu. TKP bu hareketi destekleyerek dünyanın değişik yerlerinde emperyalizme karşı mücadele eden işçi ve köylü kuvvetlerine de önemli yardımda bulunacaktı.  M. Suphi, milli mücadeleyi desteklersek onlar da bize çalışma ve sesimizi duyurma izni verirler, biz de bunu hak etmiş oluruz diyordu.  (s. 246)

Türk burjuvazisinden böylesine iyimser beklentiler gerçeklerle bağdaşmıyordu. Mustafa Suphi gönlünden geçenleri gerçek zannediyordu.

Mustafa Suphi Mustafa Kemal’den Bir Zarar Gelmeyeceğine, Kabul Göreceğine İnanıyordu

Mustafa Suphi M. Kemal’e güveniyor muydu?

Bu sorunun cevabını vermek için karşılıklı yazışmaları, M. Suphi’nin Milli mücadele üzerine yazdıklarını karıştırmaya da gerek yok. Bir siyasi parti başkanı kendini, eşini, partisinin genel sekreterini, yanı sıra 14 komünist kadroyu hiçbir tedbir almadan, muhalif güçlerle hiçbir ittifak ilişkisi geliştirmeden götürüp te güvenmediği birine teslim eder mi?  Kurduğu silahlı gücü (Kızıl Alay) Kazım Karabekir’in emrine girsin diye hediye eder mi? Neyse ki bu Kızıl Alay Taşnakların yol üzerinde direnişleri üzerine Türkiye’ye giremedi. Girseydi kim bilir başına ne gelecekti?

Belli ki M. Suphi Ankara Hükümeti tarafından en azından düşmanca karşılanmayacağını, hatta yasal çalışma yapmasına izin verileceğini bekliyordu. Kendi deyimiyle bunu “hak edecek” jestler yapıyordu. TKP kadroları illegaliteyi tamamen bir kenara bırakmıştı. Bütün bu yapılanların anlamı M. Kemal’e güvenden başka bir şey değildir.

Ahmet Kardam, Mustafa Suphi’nin bu davranışlarını zorunlu ve haklı görüyor. Sanki M. Suphi başka türlü davranamazdı gibi bir düşünce içinde görünüyor. Örneğin A. Kardam M. Suphi için; “illegal mücadeleyle hiçbir sonuç elde edilemeyeceğini herhalde gayet iyi biliyordu” (s. 325) diyor. Bunun anlamı yasal izin verilmezse, Türk burjuvazisi müsaade etmezse komünist çalışma yapılamaz gibi saçma bir sonuçtur. O dönemin Türkiyeli komünistleri, illegal çalışmanın yabancısı değillerdi. M. Suphi 1919 yılı baharında Kırım’da iken İstanbul’a ve Karadeniz sahil vilayetlerine örgütçü kadrolar göndermişti ve bunlar başarılı çalışmalar yapmışlardı. Yasal olarak THİF adını alacak olan komünist parti Anadolu’da illegal olarak, gizli olarak kurulmuştu. Kısacası illegaliteye hiç te yabancı olmayan M. Suphi’nin M. Kemal’e karşı bunu tümüyle bir kenara bırakması, onun M. Kemal’e güveninden kaynaklanıyordu.

Ahmet Kardam M. Suphi’nin  M. Kemale duyduğu güvenden kaynaklanan tedbirsizlikleri mazur ve haklı göstermeye çalışırken, kendisi de egemen sınıflardan olmadık işler bekliyor. Şunları yazıyor:

“Katledilmeyip Ankara’ya ulaşabilseydi ve Bolşevik Partisi’nin ve Sovyet Rusya’nın desteğini alabilseydi, anti-komünizm daha en baştan ‘devlet politikası’ haline gelmeyebilir, komünizm yasallığa sahip olabilir, her türlü demokrat/ilerici muhalefetin uzun yıllar boyunca ‘komünizm’ suçlamasıyla bastırılması mümkün olmayabilirdi.”  (S. 396)

TKP’liler Ankara’ya gelebilseydi ve Sovyetler tarafından desteklenselerdi bile, bu iki uzlaşmaz güç yani 600 yıllık devlet geleneğine sahip olan ve orduyu, polisi, gizli teşkilatı, emperyalistlerle ilişkileri, ekonomik gücü, ideolojik hegemonya araçlarını elinde bulunduran Ankara Hükümeti ile komünist örgütlenme bir arada yaşayamazdı. Kaçınılmaz olarak biri diğerini yok etmek zorunda kalırdı.

Nitekim A. Kardam’ın “ulaşabilseydi”, “Sovyet Rusya’nın desteğini alabilseydi”, yasal çalışabilseydi dediği şartlar, Mustafa Suphiler katledildiğinde ve sonrasında Türkiye’de zaten vardı. M. Suphi Ankara’ya ulaşamamıştı ama Ankara’da zaten yasal bir Komünist parti THİF vardı. Bu parti “Sovyet Rusya”nın desteğine sahipti ve komünist Enternasyonal üyesiydi. Ayrıca İstanbul’da da gene yasal ve “Sovyet Rusya”nın desteğine sahip Şefik Hüsnülerin partisi vardı. Yani A. Kardam’ın arzu ettiği koşullar gerçekten vardı. Ama sonuç hiç te Ahmet Kardam’ın tahmin ettiği gibi; “anti-komünizmin devlet politikası haline gelmemesi”, ”komünizmin yasallığa sahip olması” biçiminde gerçekleşmedi.

28 Mart 1922’de tekrar yasal faaliyet göstermesine göz yumulan THİF’nın yasal olarak kongresini yapmasına bile izin verilmedi. Sovyet Elçisi Aralov’un ve Kominternden gelen delegelerin hükümet üzerindeki baskıları bir sonuç vermedi. Kongrenin yapılacağı bildirilen sinema yakıldı. Parti yöneticileri tehdit edildi. Hükümet parti Merkez Komitesinden partinin feshedilmesini istedi.  Ankara’ya gelen delegeler yolda tutuklandılar. Bu baskılar nedeniyle parti kongresinin ilk oturumu (16-17 Ağustos) gizli olarak bir bağ evinde yapıldı. İkinci oturum ise (25-26 Ağustos) Sovyet elçilik binasında gerçekleştirilebildi. Hükümet 19 Ekim 1922’de tutuklamalara başladı, parti kapatıldı ve sol faaliyet tümüyle yasaklandı.[9]

Ankara Hükümeti Ekim 1923’te İstanbul’da egemenliğini kurar kurmaz buradaki komünistlere karşı da saldırıya geçti ve 1925 yılında hem TKP hem de yayın organları (Aydınlık, Orak Çekiç) kapatıldı, sol faaliyet yasaklandı. Eğer Mustafa Suphiler Ankara’ya gelebilselerdi, M. Kemal’in onlara karşı tavrı da aynı olacaktı. A. Kardam kitabının son cümlesinde bu ihtimali belirtiyor. Ama bu bir “ihtimal” değil, mutlaka beklenmesi ve ona göre davranılması gereken bir tavırdı.

Sonuç

Lenin, tarihi kişiliklerin neleri yapamadıklarıyla değil, kendilerinden öncekilere göre hangi yenilikleri getirdiklerine bakarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyordu. Mustafa Suphiler bu topraklar üzerindeki ilk komünistler değillerdi ama Türkiye’deki farklı örgütleri bir araya getirip ilk komünist partisini kuran ve Türkiye sosyalist hareketini enternasyonal hareketle bütünleştirenler onlardı. Federatif bir cumhuriyet, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin yer aldığı ilk parti programı da M. Suphilerin TKP’sine aitti.

Bu ilkeler genelde kağıt üzerinde kaldı. M. Suphilerin Kürt ve Ermeni hareketine, devlete ve M. Kemal’e takındıkları tavır, hür uluslardan oluşan, federatif bir Sovyet cumhuriyeti hedefiyle uyumlu değildi. Özellikle M. Kemal’e ve Kürt hareketine karşı tavırlar, Türkiye solunun en az 50 yıl boyunca resmi ideolojiden tam olarak kopamamasına neden oldu.

Bu konularda M. Suphilerden sonra gelenlerin tavırlarını mazur gösterecek hiçbir gerekçe olamaz. Ama M. Suphiler’e daha esnek yaklaşabiliriz. Siyasi yaşamı İttihatçılıktan ve Cedidlerle birlikte çalışmaktan ibaret olan birinden bu görüşlerinden kısa sürede tümüyle kopmasını bekleyemezdik. Üstelik ulusal sorun konusunda tavır belirlemedeki pratik güçlükler, günümüzden çok daha ağırdı. Hem TBMM hükümeti ile hem de Ermeni ve Kürtlerle birlikte davranmak mümkün değildi. Birini seçmek gerekirdi. M. Suphi, Ermeni ve Kürtlerin yanındayız dediği anda Ankara ile bütün kapıları kapatmış olurdu. İkincisi Kürt hareketinden yana tavır koymak, M. Suphilerin çok ihtiyaç duydukları Sovyet desteğinden mahrum kalmak, Sovyetlerden tecrit olmak riski de taşıyordu. Bunlara ek olarak o koşullarda Ermenilerle Kürtleri yan yana getirmek te çok zordu. Kürt egemenleri 1915 soy kırımının ortağı durumundaydılar ve Kürtlerin M. Kemal’le ittifak yapmalarının en önemli nedeni, özerklik istemlerinin yanı sıra Doğu’da bir Ermenistan’ın kurulmasını engellemekti.

Mustafa Suphilerin, bu sorunları nasıl aşarız diye bir dertleri, bir çabaları olmadı. Çünkü Ermeni ve Kürt meselesinde resmi görüşlerin etkisi altındaydılar. Seçimlerini kendiliğinden ve tereddüt etmeden, Ankara hükümetinden, bu hükümeti destekleyen Sovyet tavrından yana yaptılar.

Onlardan öğreneceğimiz çok şeyler var. Yapılması gereken M. Suphilerin yaşamlarına mal olan hatalardan günümüze ilişkin gereken dersleri çıkarmaktır.
 


[1] Cedidci hareketin Türkiye komünist hareketinin doğuşu üzerindeki etkilerine, ilk baskısı 2011 yılında yapılan, İslamcılığın Doğuşu, Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Gelişimi isimli çalışmanın; “Ek 1, Rusya’daki Türkçü-İslamcı Hareketin Türkiye’deki Komünist Hareketin Doğuş Süreci Üzerinde Etkileri” başlıklı bölümünde değinmiştik.

[2] Mustafa Suphiler’in katledilmesine sessiz kalma tavrı Şefik Hüsnüler için de geçerliydi. Aydınlık dergisi, M. Suphilerin katledilmesinden 4 ay sonra, 1 Haziran 1921’de yayımlanmaya başladı. Ama dergide M. Suphilere ilişkin tek satır yoktu. Ben Aydınlık dergisinde M. Suphilerle ilgili ilk yazıya  Şubat 1925 tarihli yani kapatılmadan önceki son sayısında (30. Sayı) rastladım. Bu sayıda Nazım Hikmet’in “On beşler için: On Beş Yara” başlıklı şiiri vardı.

[3] Cemalettin Canlı, “Bir Yanım Deryada Çalkanır Şimdi: Mustafa Suphi”, Birikim Dergi, 27 Ocak 2021 https://birikimdergisi.com/guncel/10452/bir-yanim-deryada-calkanir-simdi-mustafa-suphi

[4] Ayrıntı için, Osman Tiftikçi, İslam-Sosyalizm, Bolşevik Devrimi ve Din, “1917 Şubat Burjuva Demokratik Devrimi ve Rusya Müslümanları” (s. 83), “Rusya Müslümanları ve Bolşevik Devrimi” (s. 168) başlıklı bölümler.

[5] Zeki Velidi Togan, Hatıralar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 3. Baskı Kasım 2015 Ankara, s. 174

[6] Zeki Velidi Togan, Hatıralar, s. 284

[7] Zeki Velidi Togan, Hatıralar, s. 289, 290

[8] M. Kemal’e doğrudan burjuva demeye, Ş. Hüsnü’nün dili bir türlü varmıyordu. Burjuva yerine, “Anadolu genç burjuvazisi”, “taşralı küçük burjuvazi”, “henüz kapitalistleşmemiş genç burjuva” (!) gibi, M. Kemal’e uygun bir sınıf uydurmaya çalışıyordu.(Ş. Hüsnü, Türkiye’de Sosyal Sınıflar, kitabı içinde, “Türk Burjuvazisinin Aile Kavgaları”, Kaynak Yayınları 2. Basım, 1997)  Sonra gelenler ve Mahir Çayanlar M. Kemal’in küçük burjuvalığı üzerinde karar kılacaklardır.

[9] THİF Yayın Organı Yeni Hayat Mart-Eylül 1922, derleyen Hamit Erdem, Sosyal Tarih yayınları 2017, s. 16-21