Yağmur KAYA


ARTI GERÇEK- Umur Hozatlı gazeteciliğe 1992’de Özgür Gündem’de başladı. Muhabirlik, editörlük ve yazarlık hayatını Kürt basın geleneğinde sürdürdü. Hozatlı’ya göre o yıllarda o tarzda gazetecilik yapmak başlı başına bir insan hakları ve savaş hukuku mücadelesiydi.

2000’li yılların başlarından itibaren reklam yazarlığı ve televizyon sektöründe yönetmenlik yapmaya başladı. İnsan hakları içerikli bir sinema filmi denemesi ile kültürel bir belgeseli var. Hozatlı halen sinema, insan hakları ve savaş hukuku alanında çalışmalar yürütüyor.

Garê’de 13 asker, polis ve MİT mensubunun yaşamını yitirmesiyle başlayan tartışmalı günlerde, 1993 ve 2005’te bizzat içinde yer aldığı, tanık olduğu, alıkonulan iki asker hikâyesini kaleme aldı. Nupel’de yayımlanan yazılarında dikkat çekici analiz ve yorumlarıyla “esir ve savaş hukuku"nun farklı bir perspektiften tartışılması gerektiğini savundu.

Hozatlı’ya göre tartışmayı yönlendiren iktidarın tuzağına düşmüş durumdayız. HDP dahil muhalefet konuyu bağlamından uzak bir noktadan tartışıyor. 

Umur Hozatlı ile Garê olayını, savaş ve esir hukuku ile muhalefetin yaklaşımlarını konuştuk.

'BU İNSANLIK İÇİN BÜYÜK KAYIPTIR'

Garê'de kim kazandı?

Meseleye insani gerçeklik üzerinden bakarsak Garê’de kimse kazanmadı. Doğrusunu isterseniz bu soru bile can yakıcı. Çünkü mesele ne olursa olsun tek bir insanın dahi öldüğü bir yerde zafer sahibi taraf da kazanmış sayılmaz. Garê’de de böyle oldu. Türkiye’nin açıkladığı resmi rakamlara inanırsak bile çok insan öldü. 13, 16 gibi rakamlar sıradan bir vicdan için bile çok büyük ve ağırdır. Kaldı ki Türk ordusunun verdiği kayba ilişkin farklı rivayetler var. PKK tarafının kayıplarını şu an için bilmiyorum ama sonuç olarak orada insanlar öldü ve bu insanlık için büyük kayıptır.

'AMAÇLARI ESİR ASKERLERİ KURTARMAK DEĞİLDİ’

Meseleye askeri ve siyasi stratejiler açısından baktığımızda evet Garê’de kazanan ve kaybeden var. Bunu hedefler ve amaçlar belirliyor. Burada baş aktör Türkiye. AKP-MHP hükümetinin Garê saldırısı alışılagelmişin dışında hedefleri ve amaçları büyük olan bir saldırıydı. Şunu açıkça görmek gerekir, bu saldırının amacı esir askerleri kurtarmak değildi. Bakmayın muhalefetin Erdoğan’ın rüzgârında dalgalanmasına. Tüm açıklamalar ve veriler Erdoğan’ı yalanlıyor. Saldırının amacının esirleri kurtarmak olmadığını Genelkurmay Başkanı bizzat söyledi; “Amaç PKK’nin Garê’deki yeni üstlenmesini vurmak, oradaki varlığını ortadan kaldırmaktı” dedi.

'ESİR KURTARMA TİMİ DEĞİL, SAVAŞ GÜCÜ GÖNDERİLDİ’

Kaldı ki çok daha somut veriler var. Garê’ye onlarca uçağın bombardımanından sonra sadece savaş gücü indirildi. Oysa Türkiye’de hem polisin hem ordunun esir kurtarma timleri var. Esir kurtarma operasyonlarında kullanılmak üzere kurulmuşlardır. Garê’de bunlar yoktu, sadece savaş gücü vardı. Bazı askeri uzmanlar bunu dillendirdi. En açık ve yalın olarak Tümgeneral Armağan Kuloğlu dillendirdi. Askerden tanırım Kuloğlu’nu, iyi bir askeri uzman ve stratejisttir. “Rehine kurtarmaya bombalı gürültülü gidilmez, sessiz baskın şeklinde gidilir. Türkiye’nin Garê’deki hedefi rehine kurtarma değildi. Yeni üstlenmenin teşkil edilmesini önlemekti. Oraya gidildiğinde esirlerin orada olduğu anlaşılınca kurtarılmak istendi” dedi. Tüm bunlar Erdoğan’ın “özel olarak esirleri kurtarmaya gittik” iddiasını yalanlıyor.

'MUHALEFETİN ODAK NOKTASI YOK'

Ancak muhalefet duymadı, görmedi bunu ya da işine öyle geldi. Oysa o kadar insanın ölümüne neden olan başarısız Garê saldırısının püf noktası budur. Muhalefet biraz zeki olsa meselenin üzerine doğru argümanlarla gidip iktidarı köşeye sıkıştırabilir, hatasını-başarısızlığını daha net ortaya koyabilir, toplum adına hesap sorabilir, istiyorsa siyasi puan toplayabilir. Ancak ne yazık ki muhalefetin odak noktası yok, perpektifi yok, spesifik çalışamıyor. İktidar ne yönden eserse oraya odaklanıyor, Erdoğan’ın güdümünden çıkamıyor. Kötü niyetli olayım; belki de çıkmak istemiyor.

'ERDOĞAN’IN MÜJDESİ ESİRLER DEĞİL PKK’NİN ÜST DÜZEY YÖNETİCİLERİ İDİ’

Peki, Türkiye’nin Garê’de hedefi ve amacı neydi?

Erdoğan’ın “Çarşamba günü müjde vereceğim” sözünden yola çıkalım. Bu, kesinlikle esirleri kurtarma müjdesi olmadığına göre Garê’deki bir üssü vurma meselesi hiç değil. Zira her gün bir sürü yeri vurduklarını söylüyorlar, bu yönlü çokça operasyon yapıyorlar. Bununla birlikte diğer verileri de topladığımızda, Türkiye’nin Garê’deki hedefinin PKK’nin yönetim ve komuta mekanizmasındaki üst düzey kişileri öldürmek veya sağ yakalamak olduğu açıkça görülüyor. Belli ki Türkiye’nin elinde istihbarat bilgisi vardı ve Garê’de bulunduğunu varsaydıkları stabil noktadaki yöneticilere saldırı planladılar. Bunu PKK yöneticileri de açıkladı zaten, “hedef bazı üst düzey kadrolarımızdı” dediler. Genelkurmay eski İstihbarat Daire Başkanı da PKK’nin üst düzey yöneticilerine göz diktiklerini açıkça söyledi.

'BENCE BU ERKEN SEÇİM DÖNEMİDİR'

Peki, bununla neyi amaçlıyorlardı? Dikkat ederseniz AKP-MHP hükümeti yeni bir dönem başlattı. Bence bu erken seçim dönemidir. Dönemin nirengi noktası ise her zaman olduğu gibi Kürtler. Kapsamlı bir plan var, HDP’ye muazzam yükleniyorlar, kapatmak için kanıt ve zemin oluşturmaya çalışıyorlar. Kapatacaklar da. HDP’yi erken seçim ilanından hemen önce kapatıp Kürtler’in yeni bir partiyle seçime girmesine de izin vermeyerek Kürt oylarını dağıtmaya, pasifize etmeye çalışacaklar.

Ancak bu yeterli değil. Bir de parçalanmış, dağılmış milliyetçi ve sağ oylar var. AKP ile MHP’den giden ve gitmekte olan ciddi miktarda seçmen var. Onları geri getirmek ve ilk seçimde yeterli oy oranına ulaşmak için sağlam bir milliyetçi propagandif başarıya ihtiyaçları var. Bu elbette ki esirleri kurtarmak değil, PKK’nin bir üssünü vurmak değil. Bunların hiçbiri giden milliyetçi seçmeni geri getirmek için ikna edecek müjde değil. Daha büyük, daha güçlü bir şeye ihtiyaçları var. Bu, en az birkaç üst düzey PKK yöneticisini öldürmek veya sağ yakalamaktır ki Garê’ye yapılan saldırı PKK’nin Ankara’sını vurmaktı. Çökmekte olan AKP-MHP iktidarını ayakta tutabilecek tek “milliyetçi başarı” budur.

Garê’ye bu amaçla saldırdılar. Ama başaramadılar. Saldırıdan sonra fütursuzca sağa sola saldırmalarının nedeni uğradıkları büyük hezimettir.

'DOĞRU VE ETKİN MUHALEFET YÜRÜTÜLMÜYOR'

İlk yorumunuz Garê olayının çok yüzeysel tartışıldığını belirtmek oldu. Yüzeysel bulduğunuz tartışmayı her iki taraf için mi söylüyorsunuz? Konuşulmayan, analiz edilmeyen nedir tam olarak?

Hayır taraflar için değil, doğrudan muhalefet için söylüyorum. Zira bir devleti aslında iktidar değil, doğru ve etkin muhalefetiyle muhalefet yönetir. Bunun Türkiye’de nasıl olduğunu anlamak için önce Ankara’nın bugünkü fotoğrafına bakmak gerekiyor. Türkiye tarihi boyunca Ankara’daki siyasi güçler hiç bu kadar cahil, hiç bu kadar pespaye bir yapıda olmadı. Osmanlı devlet geleneğini saymıyorum bile... 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde devleti yöneten siyasi erkler hiç bu kadar devlet ciddiyetinden uzak, mahalle kabadayısı tarzında olmadı. İşin anlaşılmazı, iktidar kabadayılaştıkça muhalefetin aşağı mahallenin güçsüz gençleri gibi laf dalaşıyla başarı elde edeceğini sanması.

'TÜRKİYE'DE İNSANLIK BİTİRİLİYOR'

Hem siyasi hem diplomatik hem bürokratik olarak liyakatsız bir Ankara var karşımızda. Hal böyle olunca tüm meseleler çok konuşmayı seven egoist siyasetçilerin ağız dalaşı, laf kalabalığı arasında unutuluyor, kaybolup gidiyor. Gare meselesine de böyle yaklaşılıyor. Gündelik muhalif didişmelerle meseleyi tartıştıklarını sanıyorlar. Oysa meselenin özü olmayan demokratik sistemin, olmayan adalet sisteminin çökertilmiş olmasıdır. Bu size çelişkili gelebilir ama meselenin özü, vardıysa şayet son demokrasi ve adalet kırıntılarının da çukura gömülmüş olmasıdır. Daha da ve en önemlisi insanlığın çürütülmeye başlanmasıdır. Geçiyorum demokrasiyi, adaleti, işletilmeyen devlet sistemini; muhalefet Türkiye’de insanlığın bitirilişini görmüyor, farkında değil. Ki zaten insanlığın bitişi başlamışsa orada adalet, demokrasi, özgürlükler, insan hakları çoktan çökmüştür ki sıra insanlığın çökmesine gelmiştir.

KILIÇDAROĞLU’NUN 5 SORUSU İÇİN: KARA TRAJEDİ

İşte muhalefet hâlâ bunu görmüyor. İktidar güçleri “şehit” kavramından “anne” kavramına kadar tüm değerleri kendi para-iktidarını ayakta tutabilmek için hoyratça, hunharca kullanıyor, harcıyor ama muhalefet hâlâ iktidar aktörlerinin laf sokmalarına karşı ağız dalaşına giriyor, meselenin özünü, gerçekleri görmüyor. Tam olarak iktidarın istediğini yapıyor. Ana muhalefet liderinin cumhurbaşkanına Garê konusunda sorup “mutlaka cevabını alacağım” diye hiddetlendiği beş soruya bakın Allah aşkına! “13 şehidimiz varken niye yaylada kahvaltı yaptın, seçimlerde neden Öcalan’dan destek istedin, hani Trump senin dostundu, niye esirleri kurtarmak için dostluğunu kullanmadın” diye soruyor.

Bu inanılmazdır, bu kara trajedidir, başlı başına bir muhalefet trajedisidir, cehalettir. Biri de çıkıp örneğin Cenevre Sözleşmesi’ni ciddi anlamda tartışmaya açmadı. Ki 1949’da imzalanan dört sözleşmeden üçüncüsü esir haklarını belirleyen sözleşmedir. Bu sözleşme bağlayıcıdır, esirlerin tahliyesi için Kızılhaç’ı arabulucu kılmıştır ve hiçbir devlete arabuluculuk çabaları denenmeden silahlı operasyon yöntemiyle esir tahliye etme yöntemini önermez. Türkiye bu sözleşmenin tarafıdır ve tekrar ediyorum sözleşme hükümleri bağlayıcıdır.

Peki, muhalefet Garê meselesini en azından buradan ele alıp AKP-MHP iktidarının sözleşmeyi çiğnediğini, kendi iktidar çıkarları için kendi vatandaşlarının ölümüne neden olduğunu belirtip sözleşme kapsamında uluslararası bir tartışma açtı mı? Bunu da geçelim, meseleyi siyasi perspektiften çıkarıp insani bir boyutla veya en azından vatandaşlık hakları veya en azından “devlet her vatandaşının yaşam hakkıyla yükümlüdür” ekseninde ele alıp bir tartışma açtı mı? Hayır. Niye? Çünkü özellikle ana muhalefet, AKP-MHP iktidarının içe kapatarak kabile devleti şeklinde yönettiği Türkiye’nin bu haline adapte olup içselleştirmiş statik bir siyasi yapıdır. AKP ile birlikte dünyayla bağını kopardı CHP, Türkiye içe kapandıkça o da kapandı, dünyanın nereye gittiğinden haberi yok, dünya sistemlerinin işleyip işlemediğinden haberi yok.

'ŞİMDİ NEDEN OLMASINDI?'

Nupel’de yayımlanan "İki esir asker hikâyesi" başlıklı iki yazınızda da bu konuya değinmiştiniz, Cenevre Sözleşmesi’ne atıfta bulunarak Antikçağ'dan bu yana gelen bir esir hukuku olduğundan söz etmiştiniz. Devlet bu hukuku uygulamış olsaydı yaşamını yitiren 13 kişi ailelerinin yanında olur muydu?

Elbette olurdu. Hiç kuşkum yok. İnsan Hakları Derneği’nin 1990-2013 yılları arasını kapsayan raporuna bakın. PKK’nin çeşitli vesilelerle esir aldığı sivil veya silahlı görevlilerin tamamı ya arabuluculuk yöntemiyle ya da kendi tek taraflı iradesiyle serbest bırakıldı. Kızılhaç, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der, bazı siyasetçiler ve gazetecilerin arabuluculuk yaptığı serbest bırakmalardı bunlar. Şimdi neden olmasındı?

'HDP DE GÜNLÜK ÇALKANTILAR ARASINDA SALLANIP DURUYOR'

Hadi diyelim iktidara göre Türkiye’de iktidar cenahı ve destekleyenleri dışındaki herkes düşman ve terörist, bunlardan arabulucu olmaz. Peki, Cenevre Sözleşmesi’ni neden işletmedi, neden Kızılhaç’a başvurmadı? İşte burada yine iş muhalefete düşüyor, iktidarın samimiyetini gerçekten tartışmaya açabilse, kamuoyunu bu tartışmaya dahil edebilse bazı ilerlemeler kaydedilebilir, bir farkındalık yaratılabilir. Ama yapmıyor, yapamıyor, beceremiyor. HDP de günlük siyasi çalkantılar içinde savrulup duruyor. Oysa yapması gereken çok fazla iş var.

'PKK KIZILHAÇ ARACILIĞIYLA SERBEST BIRAKTI'

Nupel’de iki ayrı esir asker hikâyesi yazdınız. Devletin, PKK’nin alıkoyduğu kişilere yönelik davranışını gördük yazılarınızda. Okumayanlar için kısaca anlatabilir misiniz?

Birinci asker bir astsubaydı. Astsubay Yener Soylu. 1993’te Özgür Gündem adına Karadeniz bölgesinde gazetecilik yaparken buldu beni. Rize Jandarma Komutanlığı’nda görevliydi. PKK’nin kendisini kaçırdığını, 7 ay sonra serbest bıraktığını, Binbaşı Ali Şahin’in “PKK neden seni serbest bıraktı, PKK’li misin?” kuşkusuyla kendisini öldürmek istediğini iddia ediyor, kendisi ile ailesini yurtdışına kaçırmamı istiyordu. Fakat ben gazeteciydim, kaçakçı değil. Ayrıca bugünkü gibi korku dolu zamanlardı. Arkadaşlarımız öldürülüyordu. Bu yüzden tuzak mı gerçek mi bilmiyordum. Araştırmalarım sonucunda anlattıklarının doğru olduğunu gördüm. PKK Kızılhaç aracılığıyla serbest bırakmış, “PKK’li olmasan öldürürlerdi, serbest bırakmazlardı” diye Diyarbakır’da işkenceli sorguya alınmış, sonra Rize Jandarma Komutanlığı’nda, cinayet ve işkence icraatlarından sabık Binbaşı Ali Şahin’in emrine verilmişti.

Ölüm tehdidi altında olduğu, eziyet edildiği, sık sık bir er gibi cezalandırıldığı belgeliydi. Karadeniz’i terk etmek zorunda kaldığım için kaçmasına yardımcı olamadım ama Yener Soylu eşi ve çocuklarıyla birlikte yurtdışına kaçmayı başardı. Tüm hikâyesini o zaman Özgür Gündem’de ayrıntılarıyla ve belgeleriyle yazdım.

'NİYE GEBERMEDİN DİYE DÖVMÜŞTÜ'

Sonra 2005’te er Coşkun Kırandi meselesi çıktı. PKK gerillaları Kırandi’yi Dersim’de almıştı. Bir süre sonra açıklama yapıldı, “bir heyete teslim edebiliriz” diye. O zaman da iktidarda AKP vardı. Bir heyet oluşturuldu. Ben de dahil oldum. Selahattin Demirtaş, Ferhat Tunç ve Mihdi Perinçek ile birlikte Dersim şehir merkezine yakın bir yerde almaya gittik. O zamanın Tunceli Jandarma Komutanı Namık Dursun bizi ve Kırandi’yi orada öldürmek istedi ama CNN Türk canlı yayını kurtardı. Bunu Nupel’deki yazımda ayrıntılı anlattım. Sonra Coşkun Kırandi’yi alıp devlete teslim ettik ama tabi ki çok kötü karşıladılar. Namık Dursun çocuğu “Niye gebermedin?” diye bizzat dövmüştü, sorgulama kısmını düşünün artık ki Kırandi 15 gün sonra askeri birliğine gittiğinde bir deri bir kemik kalmıştı. Bu da kimin esirlere nasıl davrandığını net olarak gösteriyor. Yoruma gerek yok.

Şu da merak ettiğim konular arasında: PKK'den teslim alınan esirlere kötü davranılıyor, gözaltına alınıp sorgulanıyor, hatta soruşturma açılıyor. Ki Kırandi ile Soylu’nun başına gelenleri anlattınız. Bu cezalandırma neden olabilir? Neden “Keşke ölselerdi de geri gelmeselerdi” deniliyor?

“Devlet” denilen olgu, kurumlar ve kanunlar silsilesinin bütünüdür. Kanunları insanlar yazar, kurumları insanlar oluşturup yönetir. Her devletin kuruluşundan sonraki yaşam sürecinde aklı ve vicdanı oluşur. Bunu oluşturan elbette ki insanlardır. Bu insanlar ait oldukları toplumsal ve siyasal geleneğin öğretisiyle devlet aklı ile vicdanını oluştururlar.

'BU YÜZYILDA BİLE OSMANLI'DAN DAHA GERİLER'

İşte Türkiye’deki devlet aklı ile vicdanı Osmanlı gerici ve milliyetçi geleneği, kültürü üzerine kuruludur. Osmanlı geleneği affedici olmayan iki kutuplu bir siyasal ve toplumsal gelenekti. Bu, “ya bizdensin ya düşman” ilkesiydi. Ara bir yol yoktu, üçüncü yol yoktu, gri yoktu. Dikkat ederseniz bugünkü AKP-MHP iktidarı bu geleneği yüz yıl sonra en iyi işleten, yaşatan yapı. Bu yüzyılda bile Osmanlı’dan daha gericidir.

Ancak Cumhuriyet tarihi boyunca da bu pek değişmedi, bütün iktidarlar bunu işletti çünkü bu artık bir devlet aklı, devlet vicdanı olmuştu. Devletin aklı böyle olunca her şeyden ve herkesten şüphe etmek kaçınılmaz oluyor. İşin içine bir de “affetmek yok” şeklindeki akıl dışı gerici prensip girince bir anlamsızlık ve namakuliyet bütünü çıkıyor ortaya.

'BU AKILDA İNSANCIL DÜŞÜNCE YOK'

Fakat burada en önemlisi, demokratik ve bilimsel düşünce tarzının olmaması. Zira bilim ihtimaller, olasılıklar üzerinden hareket eder, demokrasi bu yöntemi insancıl kılar. Türk devlet aklında bilim ve demokrasi olmadığı için geriye tek akıl olarak saldırganlaştırılmış gerici askeri akıl, faşizmden beslenen akıl kalıyor. Bu akılda insancıl düşünce yok, bağışlayıcılık yok, olasılık hesapları yok, adalet ve hukuk yok, demokrasi yok. Bu da tüm bu sonuçları doğuruyor.

'SAVAŞ TANIMI DEVLETLERİN İSTEĞİNE GÖRE YAPILMAZ'

Türkiyeli yetkililer, en son Afrin'e yönelik saldırıda önce savaştıklarını daha sonra ise "savaş" diyebilmek için bunun iki devlet arasında olması gerektiğini söylemişlerdi. Şunu diyebilir miyiz; devlet, karşısında savaştığı bir devlet gücü olmadığı için hukuku, yasaları işletmiyor?

Hayır. Savaş savaştır. 40 yıl boyunca 60-70 bin insanın öldüğü devamlılığı olan bir çatışma sürecinin adı dünyanın her yerinde savaştır. “Savaş” tanımı devletlerin isteğine göre değişmez, literatürde mevcuttur. Öte yandan devletli veya devletsiz her savaşın hukuku vardır, kabile savaşlarından günümüze kadar bu böyledir.

Bir devlet bir devletle savaştığında ölenler insan da örgütle savaştığında ölenler insan olmuyor mu? Hadi diyelim PKK devlet değil, hadi onu “savaş” saymayalım. Peki, Rojava’yı nereye koyacağız? Rojava özerkliğini ilan etmiş, kuruluş sürecini tamamlamak üzere olan, tüm kurum ve kuruluşları yapılandırılmış bir devlettir. YPG bunun özgür silahlı gücüdür. Bu durumda YPG ile yapılmakta olan savaş devletler savaşı olmuyor mu?

'TÜRKİYE 45 MİLYON KÜRT HALKINA KARŞI SAVAŞIYOR'

Meseleyi bu bakış açısıyla ele alamayız, yanlış bir tartışma olur. Vicdanlı, insancıl ve demokratik düşünebilen taraflar kimle savaşırsa savaşsın savaş hukukunu işletir. Faşistler ve barbar düşünceye sahip olanlar işletmez. Türkiye’nin kavram ve tavır karmaşası yaratma ustalığında tuzağa düşüp meseleleri yanlış tartışmamak, odak noktasından uzaklaşmamak gerekir. Eğer bu konuyu gerçekten tartışacaksak, Türkiye, 45 milyon Kürt halkına karşı savaşıyor. Buradan tartışmalıyız.