Mazlum ÇETİNKAYA


Anne sen kime yazdın bu türküleri, kime söyledin, kime verdin ellerini sen anne. Türkçe sev, sev ki Türkçe daha az öldürsünler bizi! 

Böyle yazdı bir kaç gün önce elimdeki kalem. Kalem benim değil, kalem bir aşk elinin, bir gurbet elinin sanki; vatansız, bayraksız, ruhsuz bir toprağın kanında büyümüş gibi.

Kaleme bakıyorum arada, sanki kalem bir sarayın acımasız hokkasında büyümüş, büyümüş de bunca duyarsız, bunca sessiz, bunca ahlaksız bir hal almış…

Musa Anter hepimizin ortak noktasıydı, bir yaş kuşağının, bir dönemin anılarının ortak noktasıydı. Meşhur “Kürtçe ıslık çalma” hikâyesini bilirsiniz, ya Qimil’ı! yeniden hatırladım, yukarıdaki dizeleri yazarken Siverek’e uzak bir yerdeki modern çağ anıları gibi yazdım, kaleme ve anılara kızarak.

Musa Anter/Apê Musa 20 eylülde öldürüldü devletin Kürtsever ellerince… 

Seni hep seveceğiz Apê Musa, seni hiç unutmayacağız!…

Sakın saraya bedduaymış gibi anlaşılmasın Qimil’i anlatmam.  Çünkü bizim beddualarımız incir ağacıyla boy verecek bu ülkede!

Bilmeyenler için, Qimil’in hikâyesi şu:

Siverekli bir kız, kımıl zararlısı tarafından samana döndürülmüş bir torba buğdayı çerçiye götürüyor, çerçi buğdayın işe yaramadığını görünce, buğdaya karşılık mal veremeyeceğini söylüyordu. Kızcağız da yüzyıllardır gelenek olduğu üzere, üzüntüsünü bir türküyle dile getiriyordu: “Bi çîya ketim lo apo, çîya melûlbûn rebeno/ Ceh seridî lo apo, genim hûrbûn êvdalo/ Qimil hatî lo apo, bi refa ye rebeno/Xwar genimî lo apo, hiştî qâye rebeno” (“Dağa tırmandım amca, zavallı dağ mahzunlaştı/Arpa olgunlaştı amca, buğday un ufak oldu biçare/Kımıl geldi amca, kafile halen de zavallı/Buğdayı yedi, geride samanı bıraktı zavallı….”) 

Yazar yazının sonunda şiirin kahramanı kıza şöyle diyordu: “Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.”

Kımılın bu metaforik kullanılışını Ankara affeder mi? 

Affetmedi elbette. Şu an da olduğu gibi.

Şu anda da affetmiyorlar, helikopterden atıyorlar, bir kentin gövdesini sıkıştırıp kurşunluyorlar yüreğimizi en seven yerinden. 

Şu anda da affetmiyorlar. Sıkıştırdıkları kentlerin ortasında bizi kanser ediyorlar. 

Şu anda da affetmiyorlar. Sıkıştırdıkları kentlerin uzak köylerinde bizi elektrikli kelepçelere mahkûm ediyorlar.

Şu anda da affetmiyorlar. Bize bol bol hapishane yapıyorlar, on binleri tıkıyorlar içeri. 

Şu anda da affetmiyorlar, içeri tıkamadıklarını ve affedemediklerini de  helikopterlerden atıyorlar.

Çok yaşa sen, e mi, cumhuriyet!

50 yaşındaki Osman Şiban ve 55 yaşındaki Servet Turgut, 11 Eylül’de Van’ın Çatak ilçesinde operasyona çıkan askerlerce gözaltına alındı, iki yurttaş iki gün sonra Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin yoğun bakım ünitesinde bulundu. Her iki yurttaşın da helikopterden atıldığı iddia edildi. 

Mezopotamya Ajansı’ndan Cemil Uğur’un haberine göre Osman Şiban ve Servet Turgut’un helikopterden atıldıkları hastane raporu ile belgelendi.

Sanırım bu belgeyi düzenleyen doktorlar da TTB üyesi!

TTB’yi kapatma iştahınızı anlıyoruz, sağlık sevmekle olur, ama sevmeye karşıysak eğer, duvarda asılı o ince bir hastane anısı olan, sessiz olun diyen hemşirenin tablosunu da kaldırın lütfen, eğer sökmediyseniz hâlâ…

Bizi niye attınız helikopterden, ABD özentisi mi vardı, Hollywood filmi Rambo özentisi mi yoksa…

Siz attınız biz sustuk, siz attınız görenler sustu!

Bu yüzden yazdım anneme,  Amed’deki o çaresiz anneme seslendim, Türkçe sev dedim, sev ki Türkçe daha az öldürsünler bizi! dedim.

Biz sizi daha nasıl sevelim, bilmiyoruz ki!

Solcunuz bizi duymuyor, sağcınız bizi sevmiyor, biz sizi nasıl duyalım, biz sizi nasıl sevelim şu helikopterden atılırken, bu telaşla…

Bu aşkla ben nasıl sevebilirim ki artık!

Uzun bohçalar topladım

Uzun bohçaları

Kesikağaç’ta yere serili bir cesedin üstüne örttüm anne, ben nasıl sevebilirim artık…

Anne sen söyle, Kürtçe seven sendin, Kürtçe sev diyen sendin anne.

Ali’yi sev demiştin anne. 

Peki Ali Hajılon nerede anne!