Can DÜNDAR


Türkiye’de sürgünlüğün çok eskilere dayanan bir tarihçesi var: Namık Kemal’den Nazım Hikmet’e, Yılmaz Güney’den, Zülfü Livaneli’ye, Ahmet Kaya’dan Cem Karaca’ya kadar uzanan geniş bir sürgünler ailesi, düşündükleri, yazdıkları, söyledikleri nedeniyle ülkelerinden uzak yaşamak zorunda kaldı.

Çoğu, askeri yönetim dönemlerinde bu zorunlu göçe çıktılar; ancak cunta dönemlerini aratmayan baskı dönemlerinde de göçenler oldu: Namık Kemal’in sürgünü Abdülhamid devrine rastlar mesela; Nazım Hikmet’inki Menderes’e…    Şimdi tarihte bir de Erdoğan’ın baskı devrinin sürgünleri var ve onların bir kısmı, yarın bir basın toplantısıyla Türkiye’deki demokrasi güçleriyle dayanışma içinde olduklarını duyuracaklar.

“Berlin Dayanışması”nın birkaç açıdan önemi var: Birincisi bugüne dek şu ya da bu nedenle birbirine uzak durmuş kimi aydın çevrelerin, karşılaştıkları ortak baskı karşısında ve ülkelerinden uzakta, birarada tepki ve mücadele vermeyi -nihayet- başarıyor olmaları… “O varsa ben yokum” tavrından vazgeçmiş olmanın, farklılıkları değil, ortak paydaları öne alan bir dayanışmanın, gecikmiş ama önemli bir adım olduğu söylenebilir. 

Bu ortaklaşmanın dışa yönelik bir mesajı da var: Avrupa’da, özellikle de Almanya’da Türkiye denilince hemen Erdoğan akla geliyor. Türkiye’nin demokratik güçlerinin sesi daha az duyuluyor. Bu da Türkiye’yi alternatifsiz bir ülke olarak gösteriyor. Bu tür çıkışlar, bütün baskılara rağmen ülkedeki toplumsal direnişin sergilenmesi açısından önemli…

Bu direnişin, Avrupa’da yükselen faşist harekete karşı verilen mücadeleyle veya savaşa karşı barışı destekleyenlerle buluşması da, uluslararası bir dayanışma ağı yaratılması açısından önemli…

Şimdi kefenin bir yanına Abdülhamid’i, Nihat Erim’i, Kenan Evren’i koyun, diğer yanına yukarıda saydığım sürgünleri…

Tarihin terazisi, hükmünü çoktan verdi. Şimdi sıra, 21. yüzyılın ve Erdoğan devrinin sürgünlerine geldi.