'Cumhurbaşkanı danışmanlarını değiştirsin, açmaza sokuyorlar onu'



Artı Gerçek

İllüzyon sanatında ülkenin en önemli isimlerinden Sermet Erkin: 'Sevebilirsin ama yalaka olamazsın. Önemli olan saygınlığını yitirmeden, duruşunu bozmadan davete icabet etmektir.'


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Benim çocukluk kahramanlarından biriydi Sermet Erkin; Adile Naşitler, Hulusi Kentmenler, Zeki-Metin ikilisi gibi… 80’lerde minik bir kız çocuğu olarak hayretler içinde büyük bir hayranlıkla izlerdim kendisini, çünkü hayalimin ötesine geçen o numaraları gerçekten yaptığına inanırdım. Elbette illüzyon nedir bilmediğim, gerçekten sihir yapılabileceğine inandığım ve illüzyon ustalarına hala sihirbaz dediğim yaşlardan bahsediyorum. Sihirbazın aslında büyücü demek olduğundan bihaberim tabii… “Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet” deyimini ezberletmişti bizlere; bir de hokus pokus’u... Siyah frakı, papyonu, pelerini ve içinden tavşanlar çıkardığı fötr şapkasıyla, sadece çocukların kahramanı değildi Sermet Erkin; yakışıklılığı, temiz yüzü, efendi duruşu, kibar üslubu ve düzgün diksiyonuyla yetişkinlerin de gönlüne taht kurmuştu. Benim dönemimin en ünlü sanatçılarının içinde geçerdi ismi… Darbe sonrası kabarelerin, tiyatroların, varyetelerin, şovların, kumpanyaların kısaca gösteri dünyasının zirve yaptığı yıllardı 80’ler; insanların öyle karanlık bir dönemden sonra rahatlamaya ihtiyaçları olduğu bir zamandı tabii… Haliyle illüzyon sanatının da benim neslime göre en şaşaalı dönemi de o yıllardaydı.

İllüzyon sanatı insanlık tarihi kadar eskilere dayanan bir sanat aslında, hatta eski uygarlıkların saygın bir meslek dalıymış ama buna rağmen günümüzde -çok ünlü illüzyonistler hariç- eskisi gibi hak ettiği değeri göremiyor. Buna ek olarak bazı insanların iyi bir illüzyon gösterisinde, şahit oldukları olağanüstü olayları izleyerek keyif alacaklarına, illüzyonistin nerede numara yaptığını bulmaya odaklanmalarını anlayamıyorum. İsmi üzerinde illüzyon, yanılsama demek; illüzyonistin işi de yanılsamalarla seyirciyi kandırmak… Yıllardır siyasette bu kadar kandırılmaya alışmış insanların, sıradan bir illüzyon gösterisinde pür dikkat kesilmeleri de tuhaf bir ironi doğrusu… Sermet Erkin’in yaptığı numaraları çok sıradan bulanları ya da kendisini David Cooperfield’la kıyaslayanları da anlayabilmem çok zor açıkçası. Şimdiki gibi tek tuşla her yerden bilgiye ulaşım imkanıyla, Google’dan yaptıkları aramalar ya da Youtube'daki videolardan öğrenilen numaraları, 40 küsur yıl evvel dünyaca ünlü illüzyonistimiz Zati Sungur’dan el yordamıyla öğrenmiş bu adama karşı kullanmak büyük haksızlık...

Kendisiyle söyleşi yapmadan evvel, bir arkadaşımla birlikte onun çocuklar için sahnelediği bir gösterisine gittik. Nasıl eğlendiğimizi, ne kadar çok güldüğümüzü, o sıradan numaralara bile ne kadar çok şaşırdığımızı görmek bana çok iyi geldi doğrusu. Sanki onunla birlikte geçmişe doğru bir zaman yolculuğuna çıktık, kısa bir süre için de olsa… Ne kadar dikkatle bakarsam bakayım elindeki mendilin nasıl bastona dönüştüğünü hiç anlayamadım. Gösteriden birkaç gün sonra ise Karamürsel’deki evinde buluştuk. Genelde söyleşiler için gittiğim ev ziyaretlerinde çeşitli ikramların olması normaldir ama ilk defa ev sahibinin kendi elleriyle yaptığı kıymalı yufka böreği, çikolatalı kek, elmalı milföyleri görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Onların yanında tuzlu galetalar, çikolata kaplı lokumlar, minik un kurabiyelerini de görünce neden çocukların sevgilisi olduğunu daha da iyi anladım.

Evi tamamen nostaljik bir müze gibi… Bütün yaşamınızı gözle görünür ve elle tutulur somut bir hale getirdiğinizi hayal edin; adeta bir film şeridi misali… Her taraf istiflenmiş yığınla kitap, plak, poster, afiş, oyun metinleri, fotoğraflar, gösterisinde kullandığı eski alet ve oyuncaklarla dolu; hatta söylediğine göre ülkenin en büyük piyes ve ses kaydı arşivi kendisindeymiş. Her taraf derken abartmıyorum; kütüphaneden raflardan, koltuk veya masa üstlerinden, geçtiğiniz koridorlardan merdiven boşluklarına kadar her yerde, hayatta kendisinin bıraktığı bütün ayak izlerine rastlıyorsunuz. Dolayısıyla geçmişiyle her an yüz yüze… Utanmasam, orada günlerimi geçirir, sahip olduğu her şeye teker teker bakardım. Sohbet ederken ara ara bahsettiği çoğu ismin ya fotoğrafını ya afişini bana gösterdi, her birinin bulunduğu yeri hatırlayarak… Çoğumuzun hatırlama problemi yaşadığı bu devirde isim ve tarih hafızası inanılmaz… Yer yer bahsettiği ses kayıtlarının bazılarını dinletti, bazı yerlerde de küçük animasyonlar seyrettirdi. En çok bir zamanlar sahip olduğu şaşaalı hayatı değil de eskiden birlikte çalıştığı insanları özlediğini söylüyor. İsmail Sermet isminde bir oğlu, Piraye Nazlı isminde bir kızı ve Sosa isminde minnoş bir köpeği var. Tam 48 yılı geride bırakmış sanat hayatında; neredeyse yarım asır… Haliyle bu söyleşiyi de iki güne yaydık. Bugün yayımlanan söyleşide Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Cahide Sonku gibi ülkenin değerli isimlerine dair özel hatıraları var ama yarın yayımlanacak ikinci bölümde ise daha çok kendisine ait bilgiler bulacaksınız.

‘SAFİYE AYLA, MÜNİR NURETTİN, ZATİ SUNGUR GİBİ BÜYÜK USTALAR ALAMAMIŞKEN, DEVLET SANATÇILIĞINI MUAZZEZ ERSOY’A VERDİLER’

Sizin çocuklara yaptığınız gösteride ebeveynlerin de ne kadar eğlendiğini gözlemledim.

Baston kaybetme, alev çanağı, şemsiye vs. bu oyunların hepsini gece gösterilerinde de yapıyorum. Gidiyorum mesela, bir yere davet etmişler, gündüz okulun öğrencilerine akşam da velilere yapacağım. Şimdi diyorlar ki hocalar “Sermet Bey akşam değişik şeyler yapacaksınız değil mi?” Tabii, diyorum. Çocuğa yapılan şey hiç büyüklere yapılır mı diyorum. Tabii ki birtakım şeyleri değiştiriyorum, ilave yapıyorum ama temelde yine bastonlar falan aynı; hiç kimse aynı şeyi gündüz seyrettiğinin farkında değil. Şemsiye gösterisini yine yapıyorum, ama bu sefer başka bir hikâye ile yapıyorum yani oyunları hiçbir zaman değiştirmiyorum. Hep aynılar. Dünyada çocuklara özel ‘kids magic’ denen gösteriler vardır. Oralarda renkli palyaçolar, külkedisi vs. falan satarlar ama ben hiçbir zaman böyle bir şey yapmadım. Ben olayın hikayesini adapte ediyorum çocuğa. Nasıl kuduruyor ama çocuklar, değil mi?

Ben çok eğlendim gerçekten. Aynı zamanda çocukları şova da dahil ediyorsunuz, o zaman daha da kuduruyorlar.

(Gülüyor) Elimdeki kutunun boş olduğunu göstererek, hadi bakalım, hokus pokus deyip şunu çıkartayım demiyorum sadece, aksine interaktif bir şekilde çocukları da şovuma dahil ediyorum. Mesela bir boru gösteriyorum ve soruyorum boş mu diye, ama biliyorum ki bir tanesi illa dolu diyecek; çocuk işte… Hemen iniyorum sahneden yanına gidiyorum, bak bakalım diyorum; elini sokuyor, kolunu sokuyor falan bir aksiyon, bir hareket başlıyor. Hiçbir zaman hareket ile ben birbirimizden kopmuyoruz.

Evet, çok güzel bir enerjiniz var.

Ben de seyircinin enerjisinden besleniyorum. Siz bir de ikinci gösteriyi seyrettiniz. İlkine 13:00’da başladım 14:00’da bitti. 20 dakika kadar çocuklarla fotoğraf çektirdim. Sonra arkaya geçtim. İkinci şov için gerekli hazırlıkları yaptım. Kostümümü tekrar ütüledim ve hiç dinlenmeden tekrar sahneye indim.

Çok da kalabalıktı, gelip kapıdan dönenler de oldu.

Maalesef. Özellikle çocuklar hayal kırıklığına uğramasın diye hepsini içeri almak isterdik ama yönetmeliğe göre itfaiye dışarıdan sandalye konulmasına müsaade etmiyor. Sonuçta herhangi bir acil durumda çıkışa engel olmasınlar diye…

Gösterileriniz kalabalık geçiyor ancak gördüğüm kadarıyla, genel olarak evde yalnızsınız. Sıkılıyor musunuz?

Genelde evdeyim ama hiç sıkılmıyorum. Bir hafta 10 gün evden çıkmadığım oluyor zaman zaman. Bak mesela, televizyonum karşımda, bilgisayarım yanımda, açıyorum müzik dinliyorum. Kitap okuyorum. Kitaplarım da burada. Dergilerim. Ayda 5-6 tane dergi geliyor. Dergileri genelde kendi sistemime göre alıyorum, basıldığından bir ay sonra okuyorum ama bu sayede altı dergiyi 21 TL’ye alıyorum. Atlas Dergisine yazı yazıyorum. Geceleri genelde film seyrediyorum, gündüz de sürekli ‘Yemekteyiz’ programını, bir de Müge Anlı’yı izliyorum. O bitiyor İnci Abla başlıyor, o bitiyor Seda Abla’yı açıyorum.

Türkiye’nin demografik yapısını görmek için sanırım…

Evet, tam da onun için izliyorum. CİMER’e şikâyette bulundum geçenlerde. Efendim memurlara, ailelerinin her ferdine kadar yeşil pasaport veriyorlar. Kendileri de yurtdışında, eşleriyle, çocuklarıyla vs. geziyorlar. Ancak benim gibi birinin, ki ben 1982’de gösteri dünyasıyla ilgili ‘Who Is Who In Turkey’ ansiklopedisine girmiş bir sanatçıyım, böyle bir lüksü yok! Sanatçılara yeşil pasaport verilebilmesi konusundaydı şikâyetim. Mesela Nazmi Yükselen, kimse tanımaz ama devlet sanatçısı olmuştur. Neden? ‘Ormancı’ türküsünü derleyen adam. O türküyü devrin Kültür Bakanlığı Müsteşarı çok severmiş, o sebeple Yükselen’e devlet sanatçılığı verilmiş. Şimdi bir yanda Leyla Gencer, Suna Koral diğer yanda Nazmi Yükselen… Böyle tezat, rezalet, kepazelik olur mu? Adama unvanın verilmesine karşı değilim, sisteme karşıyım. Uluslararası alanda, Türk adını yüceltmiş, tanıtmış, anlatmış, öğretmiş vasfı olması gerekiyor bu devlet sanatçılığı unvanının... Yoksa sadece Türkiye’de tanınmış olması yeterli değil. Hatta bir TV programında Safiye Ayla gibi, Münir Nurettin gibi, Zati Sungur gibi büyük ustalar alamamışken devlet sanatçılığını Muazzez Ersoy’a verdiler dedim.

Etrafa bakıyorum da müthiş koleksiyonlarınız var. Sanki bir müzede yaşıyorsunuz.

Türkiye’nin en büyük ses kayıt koleksiyonu bende. İstisnasız, hiç kimse benim elime su dökemez. Gördüğünüz tüm hard diskler bu ses kayıtları ile dolu. Hulki Cevizoğlu bir canlı yayında kimlerin ses kayıtları olduğunu sordu. “Sevmediğim hiç kimse yok. Sevdiklerimi topluyorum sadece” dedim. Sevmediklerimden de sadece birer tane eser var. O da niye? Yarın öbür gün kör ölür badem gözlü olur, büyük sanatçıydı, harika okurdu, üslubu çok güzeldi dedikleri zaman, aksini ispat edebileyim. Mesela Bülent Ersoy yok bende. Ben yorumunu sevmiyorum. Bülent Ersoy’un sanatı, Türk müziğini katlettiğini düşünüyorum.

Ağdalı mı buluyorsunuz Bülent Hanımın yorumunu?

Ağdalı da değil, rezil buluyorum. Ağdalı okuyabilirsin belki. Bazı solistler öyle okur. Mesela Neşe Can öyle okur. Ağdalı ağdalı okur ama okur. Ama öyle bağırmak çağırmak, inlemek, yırtınmak bu bana göre okuyuculuk değil. Bu benim fikrim sadece…

Sizi çocuk olarak düşündüğümde, çok meraklı, her şeyi bilmek öğrenmek isteyen, çok soru soran bir çocuk geliyor gözümün önüne...

Aynen öyleydim. Çok soru sorar, çok öğrenmek isterdim. Muazzam bir kitap okuma merakım vardı, sonra kendi kütüphanem bile oldu. Kitaplara o kadar düşkündüm ki, halamın kızı bize kalmaya gelirdi; “Bak Sermet, çok konuşmazsan, çok rahatsız etmezsen, beni üzmezsen sana beş tane kitap alacağım” derdi. Ben de beş değil yedi tane diye pazarlık ederdim. Dergilere de meraklıydım. Kitap okuma alışkanlığının dergiyle başladığına inanırım. Mesela benim çocukluğumda ‘Aslan Kardeş’ vardı, hep alırdım. ‘Bilgi Çantası’ diye bir dergi vardı. Bunlar ansiklopedik dergilerdi. Öyle meraklı bir çocuktum ki öğretmenim bir gün “Sermet bir öğretmen bile her şeyi bilemeyebilir” demek zorunda kalmıştı.

Sizi yaramaz bir çocuk olarak düşünemiyorum.

Ben yaramaz bir çocuk değildim ama oynamaz da değildim. Sokaklarda oynardım sürekli ama top oynamayı sevmezdim. Futbol oynamazdım mesela. ‘Yakartop’ oynardık, “Ende tura güzellik” diye bir oyun vardı, biliyor musunuz? Fransız menşeili bir oyundur. Biri duvara döner, sonra diğerleri sıraya dizilir. Onlar o çocuğa yaklaşırken, ebe olan çocuk mesela “Ende tura çirkinlik” der döner, herkes bir anda ne sıfat söylendiyse öyle poz verir, hareket eden yanardı.

1-2-3 Tıp oyunundan mı bahsediyorsunuz?

Olabilir, çok benziyor. 12 taş vardı. Sek sek vardı.

Nişantaşı’nda neredeydiniz bu arada?

Teşvikiye Camii’nin arka sokağından Ihlamur’a inen yokuşun başında oturuyorduk. O apartmanın olduğu yerde iki katlı bir ev vardı. Arsadan girilen alt katı vardı, müştemilat gibiydi. Yukarıda saraylı bir hanım otururdu. Saraydan çıkma yani... Cariye. Hanedan yurtdışına gidince, o da o evi almış. Bak komik. Bir hikâye var; saraylı hanım ölünce oraya Teşvikiye Taksi açıldı. Babam her gün işe Teşvikiye Taksi ile gidiyor geliyordu. Babamı mahallede çok seviyorlardı çünkü babam halde çalışıyordu ve her gelişinde sandık sandık elma, armut, şeftali, getirip bütün mahalleye dağıtırdı. Kışın balık, yazın meyve…

Bir gün şoförlerden birisi “Ali abi ben aslında Müslüman değilim, asıl adım Yorgo, evleneceğim, Müslüman olmak istiyorum ama sünnet olmam gerekiyor, bana babalık yap, bunu sen hallet” demiş. Biz onu Yılmaz diye biliyorduk. Babam ertesi gün bunu Teşvikiye Camii’ne götürmüş. Tesadüf, o zaman caminin imamı da Karamürselli, babamın ahbabı... Yılmaz abi orada Müslüman oldu. Ben de sünnet için halamın sınıf arkadaşı Prof. Kemal Aydınlıoğlu ile konuştum. Cerrahpaşa’nın Cerrahi Kürsü Başkanıydı. Durumu anlattım. “Cuma yapalım, ne de olsa mübarek gündür” dedi. O gün günlerden pazartesiydi. Güya gizli kapaklı bir işti ama herkes duydu tabii. Mahalleden terzi Mustafa buna gecelik entarisi dikti, çarşıdan bir maşallah yazısı aldık, bir de takke bulundu. Tüm Teşvikiye Taksi süslendi, balonlar falan... O zamanlar taksi duraklarının bir de ambulans servisi vardı. Eskiden özel ya da devlet ambulansı yoktu. Paralı ambulans vardı. Steyşın bir arabayı ambulansa çevirmişlerdi. Ambulansın arkasından süslenmiş taksilerle konvoy eşliğinde Cerrahpaşa’ya gittik, sünneti yaptırdık. Sedyeye bindirdik. Getirdik yazıhaneye.

Evde annemle halam zerde pilavı yapıyordu evde ama halam söyleniyordu bir taraftan; “ben bu kardeşime ne diyeyim, el alemin adamının bilmem nesi kesilecekmiş bana ne, beni uğraştırıyorsunuz zerde pilavla, zıkkım yesinler inşallah” diye… (Kahkaha atıyor) Söylene söylene yemekler yapıldı. Evimizin yanındaki arsaya akşam masalar kuruldu, elektrik çekildi, ampuller sarkıtıldı, akşam için bir ziyafet düzenlendi; Yılmaz’a sünnet yapıyoruz. (Gülüyor) Ben Kervansaray’dan üç tane saz getirdim. Klarnet, keman darbuka… Karşı apartmanda da Asuman Soydan diye 2’nci sınıf gazinolarda şarkılar söyleyen bir solist vardı, o da şarkılar söyledi. O zamanki Günaydın Gazetesi’nin haber müdürü Özkan Saçkan da bunu “Yorgo, Yılmaz oldu” diye tam sayfa haber yaptı. Aynı şimdiki ‘Seksenler’ dizisi gibiydi. Çok eğlenmiştik.

Ne güzelmiş o dönemler… Tam bir mahalle dayanışması varmış.

Valla çok güzeldi. Bir kere bu kadar kalabalık değildi. Bomboştu. Bu dayanışma sadece mahalleyle sınırlı değildi ama… Bak biz Çemberlitaş Lions Vakfı’nı kurmuştuk, o sene başkanı olan Musevi bir hanım dedi ki “Sermet Bey, bizim bir huzur evi var, İhtiyarlara Yardım Derneği. Orada bir gösteri yapabilir miyiz?” Ben de “Tabii yaparız ama bir tek benimle olmaz, zenginleştirelim” dedim. Dansöz Sema Yıldız’ı ayarladım, akrobat Enderleri buldum sevinsinler diye, şarkıcı Şadan Adanalı’yı çağırdım, bayağı bir program hazırladık. Çok da güzel bir sahne vardı. Kulaksız'daydı. Kulaksız'ı bilir misiniz? Kasımpaşa’nın üstünde bir semt... Yahudilere ait bir huzur eviydi.

‘SAFİYE AYLA’NIN PERDE ARKASI ŞARKI SÖYLEME EFSANESİ, BİR KERE YALANIN ÖTESİNDE ATATÜRK’E KARŞI YAPILMIŞ BİR HAKARETTİR’

Sizin ev de hakikatten bir kültür mabedi gibi. Safiye Aylalar falan… Ama tabii Zati Sungur’un yaşadığı apartmana taşınınca bu günlük hayatın bir parçası olmuş.

Apartman değildi o zamanlar, üç katlı bir evdi… Tabii ben taşındık demeyeyim de komşu olduk diyeyim. Taşınmak ayrı bir anlatım. Komşu olmaksa yakınlaşmak daha çok... Komşuluk o zamanlar yakınlaşmaktı çünkü. Bizim Teşvikiye’de oturduğumuz apartmanda Rayegan Hanım, Rümeysa Hanım, Leman Hanım, Mazlume Hanım, Ayşe Hanım isimlerinde beş dul hanım oturuyordu. Kocaları vefat etmişti. Ankara’ya gittik bir çekim için… Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nda “Gidiş Dönüş Moskova” diye bir oyun var. Aaa aynı bizim dullar, yani oyundaki karakterler bizim apartmandaki dullar… Oyun İstanbul Taksim Sahnesi’ne geldi, babamı da götürüyorum. Venüs Sineması’nın olduğu yerdeydi. Bu hanımları da götürdüm. Dullardan bir tanesinin kızı Beyhan Abla’yı da çağırdım. Oturuyoruz, böyle bir sıra… Bir espri oluyor, herkes espriye gülerken biz daha farklı daha yüksek gülüyoruz. Çünkü biz o esprilerle günlük hayatımızda olanları birleştiriyoruz. Bir yandan Beyhan abla “ayol bu bizim Mazlume Hanım” diyor, bir yandan ben “tıpkı bizim Leman Teyze” diyorum. O kadar renkli bir apartmanımız vardı bizim…

Kaç yaşındasınız o aralar?

Evliydim o zaman. Ama bu insanlarla ben 10 yaşımdan beri tanışıyorum. Hepsi bizdelerdi. Bizde fazla ışık yanıyorsa diyorum ki ‘kocakarılar bizde’... Eğer az ışık varsa o zaman da annemdeler... Ben eve Müzeyyen Senar’ı da getirdim. Bir restoran açılıyormuş, bana dediler ki ‘ünlü birini bul’... Valla dedim, tanıdığım en ünlülerden biri ‘Müzeyyen Senar’dı.

Nereden tanışıyorsunuz onunla?

Çocukluğumdan beri tanıyorum ama Safiye (Ayla) Hanım’dan ötürü tanıyorum Müzeyyen Senar’ı, Hamiyet Yüceses’i, Zehra Bilir’i, Mualla Gökçay’ı, Suzan Güven’i, Suzan Yakar’ı falan... Benim büyük halam vardı, onun kocası da zamanın emprezaryolarındandı, yani artist organizatörü, o tanıyordu Safiye Ayla’yı... Bak, ben bir salı sabahı doğmuşum, öğlen gibi Safiye Ayla’yla Muhittin Bey Bursa’ya giderken Karamürsel’e uğramışlar. Safiye Ayla “Muhittin Bey koysun bebeğin adını” diyor. Adımı önce Ahmet koymuş. Safiye Hanım da yanına Sermet eklemiş. Biz İstanbul’a taşındığımız 64 senesinden sonra Safiye Hanım’la hayatı yaşamaya başladım. Konserlere götürürdü beni. Gezdirirdi, bir kere her pazar boğaza götürürdü. Biliyorsunuzdur, Safiye Hanım yetimhanede büyüyor. Bursa’da evlatlık veriyorlar. Evlatlık verdikleri milletvekilinin oğlu Lütfi Bey Büyükdere’de yalıda otururlardı, onlara uğrardık.

Nasıl biriydi Safiye Hanım? Eğlenceli bir kadın mıydı?

Bir kere çok halktan bir kadındı, maalesef şimdiki solistlerin hiçbirisi öyle mütevazı değiller. Oturur dikiş dikerdi, terzi gelirdi terziye yardım ederdi, yemek yapardı, yardımcısı izne gittiğinde yemekleri o yapardı.

Bana güzel geliyor Safiye Ayla ama bir şehir efsanesi vardır ya, güya perde arkasından şarkı söyler falan…

Yok, o yalan! O bir kere yalanın ötesinde Atatürk’e karşı yapılmış bir hakarettir. Atatürk’ün kişiliğine yapılmış büyük ayıp! Safiye Hanım’ın üslubunda, okuyuş tarzında bir emsali daha yok. Josephine Baker’e benziyor bence. Yemen asıllı. Annesi Çerkez, babası Yemenli.

Çok karakteristik bir yüzü var.

Gençliğinde bayağı çekici bir kadın. Sadece zayıf ve esmer ama o devirde insanlarda beyaz ve tombul kadın merakı var. Derler ya, bir dirhem et bin ayıp örter diye, dolayısıyla Safiye Hanım esmer ve zayıf olduğu için tercih edilmiyor. Neden Cahide’yi (Sonku) çok beğeniyorlar? Cahide Hanım çok kuvvetli bir oyuncu değilmiş.

HÜRRİYET GAZETESİ’NİN CAHİDE SONKU HAKKINDAKİ UYDURMA HİKÂYE…

Ama zeki ve cesur bir kadın. O dönemde tiyatroya çıkmak büyük cesaret. Kadının kabul edilmediği dönemlerde… Gerçi Bedia Muvahhitler de var ama…

Cahide Hanım’ın sahneye çıktığı dönemde tiyatro yapan kadınlar var gerçi. Bedia Hanım var, Şaziye Hanım var, Halide Pişkin var, Necla Sertel var, Perihan Yanal var. Bir yığın kadın var. Sizin bahsettiğiniz Osmanlı’nın sonları… Cahide sahnede çok güzel duruyor. Karakteristik bir tipi var. Dominant bir görüntüsü var, o da erkekleri etkiliyor tabii. Bütün erkekler seyrederken “bu gece atayım şu kadını” diye düşünerek seyrediyorlardı büyük ihtimalle.

Ne yazık ki alkole vurmuş kendini sonra, sanki resmen ölmeyi dilemiş ve yoksulluk içinde ölmüş.

Öyle diyorlar ama bende Cahide Hanım’ın öldüğü zaman çantasından çıkan eşyaların zabıt varakası var; bunun içinde üç tane banka cüzdanı var, iki tane de tapu var mesela. Öyle parasız pulsuz değil. Üç tane banka cüzdanı varmış. Biri Türk Ticaret Bankası, biri Ziraat Bankası, biri de Emlak Bankası…

Öyle yoksulluk içinde ölmemiş yani…

Yoksul değilmiş, parası varmış.

Neden öyle sefalet içinde yaşamış peki, biliyor musunuz?

Tarlabaşı’nda eski Rum evleri vardır ya, onun altında odunluk gibi olan bir evde oturmuş. Kendi böyle tercih etmiş. Bir kızı var, Ender Doruk, cenazeye bile gelmedi.

Belki annelik yapamamıştır.

Yapmış aslında… Bayağı bir süre bakmış çocuğuna. Fakat sonradan böyle tepkili, farklı bir dünyanın içerisine gitmiş. Yani öyle bir yaşamı seçmiş. Bu parasızlık, yoksulluk, perişanlıktan değil ama. Kendine göre bohem bir hayatı seçmiş.

Biraz tükenmişlik sendromu da var sanki.

Vazgeçmişlik de var tabii. Zamanında çok büyük şöhret olup da daha sonra o şöhreti kaybettiğinizde böyle olabiliyor.

Siz nereden aldınız? Açık arttırmadan mı?

Tesadüf geçti elime… Semiha Berksoy’un anılarını okursanız, Cahide Hanım’ı anlatırken şöyle bir şey söylüyor: “Cahide Sonku’nun mezarını Zati Sungur’un öğrencisi yaptı.”

Bahsettiği kişi sizsiniz tabii.

Evet ama ben tek başıma yaptırmadım. Cahide Hanım’ın cenazesini Şişli Camii’ne getirdiklerinde çok büyük bir kalabalık vardı. Vasfi Rıza’dan tutun, Nedret Güvenç’ten Gülistan Güzey’e… Herkes orada. Hatta Karınca ezmez Şevki de vardı! Siz bilmezsiniz, hep Galatasaray kıyafetleri giyerdi, dolmuşçuydu bu adam, arabasının içi bile sarı kırmızı... Adamın amigo, karınca ezmezliği de şoförlüğünden ötürü… O geldi tabutun başında… Böyle elini kaldırıyor, YAŞAAAAAA diye bağırıyor. Millet bakıyor böyle ne diyor falan… Samiye Hanım dedi ki “Sermetçiğim ne diyor acaba?”, “konuşuyormuş, medyummuş bu Samiye Hanım” dedim. “Aaaa… Gerçekten mi?” Bahsettiğim kişi Samiye Hün… Şehir Tiyatrosu’nun çok ünlü, çok kuvvetli, çok kudretli bir oyuncusuydu. Beş Cahide’yi sol cebinden çıkarır, o denli büyük bir oyuncuydu.

Şişli Camii dediğim gibi bayağı kalabalıktı ama tabutu mezarlığa götüreceğimiz sırada yalnız 4-5 kişi vardı; Yalçın Akçay, Semiha Berksoy, Sevim Çağlayan ve Artistler Kahvesi’nden bir iki kişi daha… Bir de arkadaşım Bülent… Yalnız bu kadar insan götürdük biz Cahide’yi mezara. Diğerlerinin hepsi kayboldu. Meğerse o gün Şişli Camii’nde Saltuk Kaplangı’nın ablası Nihal Kaplangı’nın da cenazesi varmış. Millet de yağcılık olsun diye ha babam onun cenazesine gitmiş.

O yüzden hep Cahide yalnız öldü deniliyor sanırım…

Semiha (Berksoy) Hanım yüzüne bakacağım diye tutturdu, Hoca “olmaz öyle şey abdesti kaçar” dedi. “Benim abdestim var, o da kadın, ben de kadınım… Siz bakmayın” diyerek açtı yüzünü. Semiha Hanım'ın deli bir tarafı vardı.

Peki sizin iletişiminiz var mıydı Cahide Hanım’la?

Cahide’yi bir iki kere gördüm. Bir kere dublajın kraliçesi Jeyan (Mahfi Tözüm) ablayla gördüm. Hatta Jeyan abladan para istedi Üsküdar’da. Bir de Ender Arıman’la Beyoğlu’na gidiyorduk. Yolun karşısında Cahide Hanım’a rastladık. Bayağı çöküktü. Pardösüsüz falan…

Mezarını nasıl yaptırdınız?

Aradan bir, bir buçuk sene geçti ki üstat Zati Sungur öldü. Zati Sungur’un mezar yeri yok dediler Zincirlikuyu’da. Benim bir arkadaşım vardı belediyede, pazartesi günü gel bir dilekçe verelim dedi. O zamanlar yurt dışında öldürülen, terör kurbanı elçilikler için ayrılmış yerler varmış. Bunları görün, içerisinden bir tanesini seçin verelim, dedi. Biz mezar yerlerine bakarken, bir anda Sonku’nun mezarının da orada olduğunu hatırladım. Bulduk, yazı silinmiş, tahta mahta yok. Kimse mezarını yapmamış. Halbuki Hürriyet Gazetesi Cahide Sonku’nun bütün cenaze masraflarını üstlenmişti. Üstelik de Cahide Sonku’nun bütün anıları bizde diye -o zamanlar billboard yok- sokaklara kocaman afişler astılar ve yazı serisi çıkarttılar. Sonradan öğrendik ki zaten o yazı dizisi Cahide’nin hayatı mayatı değil, yazar da sonradan itiraf etti, yazıyı tamamen uydurduğunu…

Aslında bunun büyük bir cezası olmalı…

Evet… Baktım ki mezar taşı yok Cahide’nin, vah vah dedim. Biz Zati Bey’e geçici bir taş ısmarlamıştık. Cahide Hanım’a da bir taş yaptıralım, dedim. Zati Bey’in kızı Saynur abla dedi ki “taş olmaz, iki kuruş fazla verelim, beraber tam mezar yaptıralım” dedi ve böylece yaptırdık.

‘CUMHURBAŞKANIYLA BİR GÜN BİR ARAYA GELSEK SÖYLEYECEĞİM; ŞİMDİKİ DANIŞMANLARINI DEĞİŞTİRSİN, AÇMAZA SOKUYORLAR ONU, PUAN KAYBETMESİNE NEDEN OLUYORLAR’

Devletin asıl bu sanatçılara sahip çıkması gerekiyor.

Tabii ki de… Devletin her şeyden evvel kültürünü yaşatması lazım. Ama bu kültürünü sadece öldükten sonra değil, yaşarken de yaşatması gerekir. Mesela bakın adı geçti, Jeyan Mahfi  Hanım’ın bu yıl 85’inci sanat yılı… Bu dünyada böyle bir kariyer yok. Neden? Çocukmuş rol aldığı zaman. Dolayısıyla o çocuk olduğu ve profesyonel bir oyunla başladığı için 85’i tutturuyor. Ben Cahide Sonku’nun mezarının neden yapılmadığını sorgularken, Facebook’ta bunu da yazdım. Sonra Şehir Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Süha Uygur sinirlenmiş beni arıyor. “Sen nasıl böyle yaparsın, nasıl böyle dersin” diye. Ben de “bunun sizinle bir ilgisi yok, ben Şehir Tiyatrolarının neden bunu yaptırmadığını sorguluyorum” dedim. Kadın sadece Şehir Tiyatrosu’nda başlamış, Şehir Tiyatrosu’nda bitirmiş. Oynadığı başka hiçbir tiyatro yok. ‘Şafakta Gelen Kadın’la Başlıyor, ‘Elif Ana’yla bitiriyor; çocuk oyunları hariç, 72 oyunda başrol oynuyor; ki bunların içinde ‘Yerma’ var, ‘Kadınlar Arasında’ var, ‘Kadınlar’ var. Bir yığın büyük piyesin de baş rol oyuncusu…

Bunlar, tamam yapacağız dediler ama yapmadılar. Aslında o kadar zor değildi Şehir Tiyatrosu için bunu yaptırmak… 50 bin tane insan çalışıyor Şehir Tiyatrosu’nda. Bak burası çok önemli; İmamoğlu’nun kulakları çınlasın şimdi anlatacaklarıma! Kaç sahnesi var şu an Şehir Tiyatrolarının? Yedi tane, en fazla sekiz diyelim… 71-72 sezonundan bahsediyorum; Harbiye, Yeni Komedi, Kadıköy, Üsküdar, Deneme Sahnesi, Bayrampaşa, Zeytinburnu, Gültepe, Fatih… 9 tane etti mi? Etti. Bunun haricinde gezici tiyatro da vardı. Bir tane kütüphanemiz vardı. Kütüphanede bir Gülsüm Hanım vardı. Gülsüm Tanım oynanacak olan tekstleri oturur daktiloda yazarak beşer kopya çoğaltır. O zamanlar fotokopi yok! Gelen piyesleri kabul eder, onları arşive koyar, bütün gelen gazete kupürlerinin hepsini, resimlerini yapıştırır, albümler hazırlar; bunları yaparken de Muhsin (Ertuğrul) Bey’in araştır dediği vs. bütün angarya işleri de yapar. Bir tek Gülsüm Hanım yapardı. Şimdi Şehir Tiyatrosu’na gidiyorsunuz, Artık fotokopi var, PDF var, kütüphanede çalışan 7-8 memur var. Ne yapıyor bu memurlar? O memurlar hala Şehir Tiyatrosu’nun oynanmış oyunlar listesinin 70’inci yıldan sonrasını tarayamadılar doğru düzgün. Bugün sorun, bir piyes isteyin, yok diyorlar. Halbuki var, ben biliyorum. Şimdi koskoca Muhsin Ertuğrul, arkasından Vasfi Rıza arkasından Erol Keskin, Genel Sanat Yönetmenleri hepsi de… Şimdi ne yapar Genel Sanat Yönetmeni? Oyuna karar verir, şunu oynayalım, bunu yapmayalım der. Yetkin adamdır, değil mi? Tiyatroyu bilen adamdır, aklı eren adamdır. Biri Afife Jale ödüllerinde bir kartvizit uzattı elime, bir okudum şaşırdım kaldım; “Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Danışmanı” yazıyor. İyi de bu Genel Sanat Yönetmeni’ni aşağılayan bir durum değil mi? Yani ben Genel Sanat Yönetmeni olacağım ve benim aklım yetmeyecek.

Ama siyasetçilerin de bir sürü danışmanı var.

Ben de Yalova Belediyesi Başkan Danışmanlığı’ndan emekli oldum ama şimdi fark şu; bir belediye başkanı kültürü bilemeyebilir, hukuku bilemeyebilir, imarı bilemeyebilir, ama Genel Sanat Yönetmeni bir mevzunun yönetmeni, o işini bilmek zorunda... Cumhurbaşkanı da her şeyi bilemeyebilir; bu yüzden danışmanları olabilir; ama bir gün bir araya gelsek söyleyeceğim; şimdiki danışmanlarını değiştirsin, açmaza sokuyorlar onu, puan kaybetmesine neden oluyorlar. Hele ki bu sanat konusunda… Mesela bir iftar düzenleniyor sanatçılar için, kimler çağrılması gerekiyor? Belli bir olgunluğa ermiş, belli bir vasfı olan insanlar çağrılmalı… Mesela Türk Müziği için Alaattin Yavaşça, İnci Çayırlı, Erol Atlı, Tülay Canik çağırılmalı… Tiyatro için, düne kadar hayattaydı Yıldız Kenter, Haldun Dormen, Erol Keskin, Suna Keskin falan çağırılmalı ama çağrılan kimler?

Saydıklarınız da gitmezler sanki çağrılsalar da…

Ben çağırınca geliyorlardı; Ali Müfit Gürtuna için Ramazan programları hazırlamıştım birkaç sefer.

Sanatçılar ikiye bölündü şimdi; saraya gidenler ve gitmeyenler olarak.

Şener Şen gitti diye eleştirildi ama devletin en üst kademesinden ödül almış, Türkiye Cumhuriyeti’nin ödülünü almak için gittim diye bir açıklama yaptı. Cumhurbaşkanı’nın şahsi parasıyla yaptırdığı el boyama bir tabağı almıyorum, dedi. Bu ülke adına yapılmış bir harekettir yani.

İnsanın cumhurbaşkanını sevmeme kadar sevme seçeneği de var tabii.

Ama şu önemli, bu tip ilişkiler saygı çerçevesinde olmalı; sevebilirsin ama yalaka olamazsın. Yalaka olursan, altında başka sebepler vardır, o sebepler de onların sanatçı kişiliğini sorgulatacak sebeplerdir. Önemli olan saygınlığını yitirmeden, duruşunu bozmadan davete icabet etmektir. Mesela Cumhuriyet Balosu oluyor, onlara bile çağırılmıyoruz. Saydığım insanların hiçbiri çağırılmıyor. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin genel kuralı sanırım; Zati Sungur gibi dünyaca ünlü bir sanatçı bile hiçbir zaman davet edilmedi, bir gün bile Çankaya’ya gitmedi. Fahri Korutürk herkesi çağırdı da Zati Bey’i çağırmadı. Neden? Danışman hatası… Ki Zati Sungur ülkenin ünü uluslararasına taşmış ilk ismidir.

İkinci ismi de Leyla Gencer’dir. Anma günü bile yok.

Muzaffer Akgün, Türk Halk Müziği’nin gelmiş geçmiş en büyük kadın seslerinden biriydi. 17 sene Karamürsel’de yaşadı. Bugün bir yerde ismi yok. Yaşadığı dönemde öyle çok faydalanılabilirdi ki böyle bir sanatçıdan! Bu sadece bir partinin eksikliği değil, bu sadece bir partiye de mal edilemez, bu ülkemizdeki sistemin, sanata verilen değerin eksikliğidir. Bu sanırım Türklerin sanat sevmemesiyle ilgili… Türkler sanatı sevmiyor, onların kabul ettiği tek sanat, göbek atmak… Eller havaya ile insanları coşturmak, hoplatmak zıplatmak. Bir yığın koro var; görüyorsunuz onların halini… 

***

DEVAMI YARIN

BAĞLANTILI HABERLER