Hüseyin A. ŞİMŞEK


“Türkiye Lozan anlaşmasını gerektiği gibi uygulamıyor. Anlaşmanın 39. Maddesi bütün yurttaşlara dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma hakkı getirmiştir.”

Bir varmış, bir yokmuş; vakti zamanında tek bir dili olsun isteyen bir devlet varmış, bir sürü de “anadil belası”! Tam seksen küsür yıl, o devletin, “resmî” şeklinde bir öntakı da almayan “tek bir dil”i gerçekten de olmuş. Masal bu ya, madalyonun öteki yüzünde işler karışıkmış; “anadil belası”na bir türlü çare bulunamış çünkü. 

 

Şimdinin cumhurbaşkanı, on altı yıl önce o devletin başbakanıymış. O kangrenleşmiş “anadil belası” da içinde olmak üzere, devletin huzur bulması önünde engel olagelen bir dizi soruna el atmaya ve bir çözüme kavuşturmaya karar vermiş. El atmış ama, o bir dizi sorun içinde iki tanesi varmış ki geride kalan seksen küsür yıl içinde dağ kadar ağırlaşmışmış: Toplumu oluşturan insanların üst ve alt kimlikleri ile resmî ve anadilleri!

 

On altı yıl önce başbakan olan bugünün cumhurbaşkanı, bir kurul oluşturulmasının işe yarayabileceğine karar vermiş ve başbakanlıktan, bazı bakanlıklardan, kamu kuruluşlarından, barolardan, üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından simaların aralarında bulunduğu tam 78 üyeden oluşan bir “Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu” doğmuş böylece. Bu 78 üyelik kurumun 24 üyesi, “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu” adlı bir çalışma başlatmış ve 2004 yılının Ekim ayı içinde rapor kamuoyuna -açıklanmaktan ziyade- sızar olmuş. Sızdığı kadarıyla bile, ülkenin önemli gündem maddelerinden biri haline gelmiş.

 

O günlerin başbakanı olan bugünün cumhurbaşkanına sunulan raporda; “Sevr sendromu”nun bitmesi, Lozan Anlaşması’nın gerektiği gibi uygulanması, tek kültürlü ulus-devlet yerine “Türkiyelilik üst kimliğinin benimsenmesi”, çok kimlikli, çok kültürlü, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplum modelinin benimsenmesi önerilmekteymiş.

Yine 2004 yılının Kasım ayında ise bu Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu bir basın toplantısı düzenlemiş ve bünyesindeki Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu tarafından hazırlanmış raporun son şekline ilişkin bir özet metni medya mensuplarına dağıtmış.

O özet metne göre neler yokmuş ki raporda! Türkiye’nin azınlıklar konusundaki sınırlayıcı tutumunun dünyadaki eğilimlere ters düştüğü belirtiliyormuş. Yine rapora göre Türkiye, Lozan Anlaşması‘nın bazı hükümlerini ihlal ediyormuş. Aynen şunlar yazılıymış:

“Türkiye Lozan anlaşmasını gerektiği gibi uygulamıyor. Anlaşmanın 39. Maddesi bütün yurttaşlara dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma hakkı getirmiştir. Bu uygulansa, örneğin Kürtçe yayın konusunun getirdiği sıkıntılı tartışmalar sona erecektir. Bir gün kaçınılmaz olarak herkes her dilde yayın yapacaktır.”

Raporun en büyük yankı uyandıran vurgulamalarından bir diğeri, “devletin dili” konusunda olmuş. Anayasa’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek” maddeleri arasında yer alan “Türkiye devletinin dili Türkçe’dir” ifadesi eleştirilip şöyle deniliyormuş:

 

“Devletin dili olmaz. Bir millet olarak ‘Türklerden’ söz ederken, ‘Türk’ teriminin aynı zamanda bir etnik grup anlamına geldiği görülmemektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda üst kimlik ‘Osmanlılık’ iken, Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘Türklük’ olarak ortaya çıkmıştır. Bu durumda alt kimliklerden bir tanesi aynı zamanda üst kimlik olarak belirlenmiştir ki, bu durum diğer alt kimlikleri yabancılaştırıcı niteliktedir. Eğer bu üst kimlik ‘Türkiyelilik’ olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Türkiye’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir ‘Sevr sendromunun‘ yaşandığı bilinmektedir. Böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi ve bir ‘paranoya’ haline gelmiş olması rahatsız edicidir. Bu ‘Sevr paranoyasının’ beslediği zihniyet, reformlara şiddetle direnmektedir. Anayasa ve ilgili yasalar, özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte yeni baştan yazılmalıdır.”

Hükümet çevrelerinde de, devlet ricalinin geri kalanı için de, toplumun farklı kesimleri nezdinde de “işin rengi” hızla değişmeye başlamış. Mesela hükümet çevrelerinden, başta başbakan ve dışişleri bakanı olmak üzere, söz konusu raporun başbakanlığa değil, adı geçen kurulun sadece 24 üyesine ait olduğu şeklinde açıklamalar gelmiş. Kurul yeniden toplanmış, resmî itirazlar dikkate alınarak rapor gözden geçirilmiş ama sular durulmak nedir bilmemiş. 

Ve geliyoruz masalımızın sonuna. Sonunda, hazırladığı raporu ülke kamuoyununa doğru dürüst açıklayamadan, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu 2005 yılı sonbaharı başında kaldırılmış. Kurul da hazırladığı fırtınalar koparan rapor da bir teze göre rafa kaldırılmış, başka bir teze göre sümen altında tutuluyormuş; lafzı ise bizlere, bugünlere kalmış.

Ya kıssadan hissesi kimlere kalmış ve ne tür işlere yaramaktaymış? Günümüzde, özellikle de kayyım atanan belediyelerin sınırları içinde, o bölgelerin anadilleri arasında yer alan dillerle yazılmış ya da adlandırılmış, tanımlanmış ne varsa hepsini birer birer kaldıranlara; yani, ol hikâyeden çıkarılan kıssadan hisseyle erilmiş murattan doğmuş bir “Cumhur İttifakı” bileşenlerine...

 

[email protected]