Esra ÇİFTÇİ


ARTI GERÇEK- 41. yılında 12 Eylül’ü konuşuyoruz. 41 yılda ne değişti? Ülkeyi karanlığa boğan, ülkenin en güzel çocuklarını öldüren, sakat bırakan darbenin mimarları ölene kadar sahil kenarlarında keyiflerine baktılar.

Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanamayacağına dair anayasanın geçici 15'inci maddesi, 12 Eylül 2010'daki referandumun ardından kaldırılınca o dönem hayatta olan Kenan Evren ile eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı. Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıkarıldı.

Sağlık gerekçesiyle duruşmalara katılmayan Evren ve Şahinkaya, telekonferans aracılığıyla yaptıkları savunmalarında suçlamaları kabul etmedi, kurucu iktidar olduklarını, mevcut mahkemelerin kendilerini yargılayamayacağını öne sürdüler.

Mahkeme, 18 Haziran 2014'te Evren ve Şahinkaya'yı, 1979'da verdikleri muhtırayla "anayasa ve TBMM'yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs", 1980'de de cebren "anayasayı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM'yi ıskat ve cebren men" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Hükmün ardından sanık avukatları, kararı temyiz etti. Dosya Yargıtay'dayken Evren, 10 Mayıs 2015'te 98 yaşında, Şahinkaya ise 9 Temmuz 2015'te 90 yaşında öldü.

Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.

12 Eylül dosyamızın bugün ikinci bölümünde “Ne unuturuz ne unuttururuz ne affederiz ne de vazgeçeriz!” diyen tanıklar ve tarafları dinliyoruz.

Süleyman Çelebi: Ne unuturuz ne affederiz!

İlk sözü, 12 Eylül’de DİSK Genel başkanı olan Süleyman Çelebi’ye veriyoruz. Çelebi, DİSK’in özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik, sosyal, hukuksal adil bir hayatın savunusunu kitlesel, pratik olarak da yaşama geçirdiği için 12 Eylül faşizminin hedefinde olduğunu söylüyor.

Çelebi, 12 Eylül’ün bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmadan gerçek demokrasiden bahsedilemeyeceğini ifade ediyor. Çelebi şöyle devam ediyor

“12 Eylül herhangi bir tarih değildir. Türkiye’yi karanlığa boğan, baskı ve zulümle ülkenin geleceğinin ipotek altına alındığı zor zamanların adıdır.

Bundan 41 yıl önce, tank sesleriyle ve marşlarla uyandırılmamızla başlayan süreç Türkiye’yi siyasal, sosyal, hukuksal ve bilimsel alanlarda büyük tahribata uğrattı. Hukuk, adalet, bilim, emek ve çalışma hayatı yok edildi.

12 Eylül toplumsal muhalefeti ve başta emekçilerin örgütlenme ve özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlükleri yok etti.

Emekçilerin kazanılmış bütün hakları zorla ellerinden alındı. 12 Eylül, darbecilerin postal ve tank sesleri arasında geldi, sonraki tüm iktidarlarca gitgide kurumsallaştı ve bugün yaşadığımız gerici, piyasacı, anti demokratik, tek adama dayalı “başkanlık sistemi” üzerine kurulu devlet düzenini adım adım inşa etti”

Çelebi, 12 Eylül’e giden yolda, 1 Mayıs 1977, 16 Mart 1978 Eczacılık Fakültesi, 8 Ekim 1978 Ankara Bahçelievler’de 7 gencin öldürülmeleri, 1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamları, Kemal Türkler, Abdi İpekçi, Cevat Yurdakul, Ümit Doğanay, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu, Doğan Öz ve onlarca benzeri siyasi cinayetlerin izlediğini söylüyor.

Çelebi, bu katliam ve cinayetlerin ardındaki gerçek sorumluların yıllarca açığa çıkarılıp yargılanmadıklarını ifade ediyor. Çelebi sözlerine şöyle devam ediyor

“DİSK’in bütün malvarlıklarına el konuldu, kadroları hapse atıldı, işkencelerden geçirildi, sürek avlarında katledildi ve DİSK kapısına yıllarca kilit vurularak üyeleri devlet destekli sendikalara aktarıldı.

DİSK davası 24 Aralık 1981’de İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde başladı. 160 dosya birleştirildi, toplam sanık sayısı bin 477, hakkında idam istenilenlerin sayısı 78’e çıkarıldı. DİSK 12 yıl boyunca sendikal faaliyetlerden alıkonuldu. DİSK’in kuruluş bildirgesinde de söylendiği gibi “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşmaya ant içmiş” bir örgüt olarak ne unuturuz ne affederiz!”

Darbe üstüne darbe yememek için: Darbecilerle Hesaplaşalım!

12 Eylül’de tutuklanan ve 20 yıl hapiste kalan 78’liler Girişimi sözcüsü Celalettin Can, darbenin yapıldığı 41 yıl sonrasının gerçeğinin “demokrasiyi koruma ve kollama” adına yapılan darbeden demokrasi çıkmadığını söylüyor. Can, “sürekli darbecilik çıktı. 28 Şubat çıktı, 15 Temmuz Darbe Girişimi Çıktı, tek adam rejimi çıktı” diye ifade ediyor. Can’ın sözleri şöyle

“Bu kadar mı? Üretimsizlik ve sanayisizlik çıktı. İnşaatçılık ve betonlaşma çıktı. Mafyatik düzen çıktı. Orman yangınları, ekolojik/ iklim kriz çıktı. İşsizlik, yoksulluk, açlık çıktı. Adaletsizlik ve vicdansızlık çıktı.

Peşlerini bırakmayacağız! 12 Eylülcüler ve bütün yandaşları suçlu!

Yurttaşlara, Türkiye’ye ve insanlığa karşı sayısız suç işlediler. “Sürekli cezasızlık” durumu yaratarak adaletten kaçtılar.

Demokrasi, özgürlük ve eşitlik istiyoruz! Biz biliyoruz ki aradan ne kadar zaman geçerse geçsin yeni darbecilerin çıkmaması ve darbelerin olmamasının en emin yolu darbecilerle hesaplaşmak ve darbecilerin yargılanmasıdır.

Dünyanın birçok ülkesinde darbelerin yaşandığı ülkelerin halkları kendi darbecilerini yargılayarak demokrasinin önünü açtı. Aynı onuru biz de yaşamalıyız”

Can, demokrasi istediklerini, demokrasinin kazanılmasının bir süreç olduğunu, demokrasiyi kazanmak zorunda olduğumuzun altını çiziyor.

Can, ancak darbecilerin yargılanması, gerçek bir demokrasinin başlangıcı olabilir diyor. Can sözlerini şöyle bitiriyor,

“Geçmişle hesaplaşmadan, 12 Eylül tüm kurum ve kurallarıyla ortadan kaldırılmadan ülkemize demokrasi gelmez. Sözün özü, deneyimlerle sabittir: “Darbecilerle hesaplaşmayan bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkûmdur!”

5 No’lu Diyarbakır cezaevi

İbrahim Bilen: Amaçları siyasi mahkûmları ihanete zorlamaktı

12 Eylül’de Türkiye’nin bütün hapishanelerinde devrimcilere yönelik korkunç uygulamalar vardı ama Diyarbakır hapishanesinde Kürt devrimcilere yönelik başka bir vahşet yaşanıyordu. Kürtçe Girtîgeha Amedê‎ (Diyarbakır Cehennemi) olarak da adlandırılır. The Times gazetesine göre “Dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi” arasında yerini aldı. 1981 ve 1984 yılları arasında Diyarbakır cezaevinde 34 kişi hayatını kaybetti ve yüzlerce kişi sakat kaldı. Hayatını kaybedenler arasında 25’i ağır işkenceler ve aldıkları darbeler sonucu, 5’i açlık grevleri sonucu yaşamını yitirdi.

İŞKENCECİ GÖREVLİLERDEN HİÇBİRİ CEZA ALMADI

12 Eylül’de henüz 21 yaşındayken Hilvan’da misafirlikteyken, Kızıltepe’de yapılan bir ihbar sonucu gözaltına alınan ve sonrasında tutuklanan ve on yıl cezaevinde kalan İbrahim Bilen, Diyarbakır cezaevine götürüldüğü o ilk günü hiç unutamadığını söylüyor.

Bilen, kolordunun içindeki gözaltı yerinden ünlü 5 no’luya götürülürken bir bilinmeze doğru gittiğinin ve ne ile karşılaşacağını kestiremediğini ifade ediyor. Bilen’in sözleri şöyle

“Ringden inip cezaevi koridorlarında ilerlerken coplu asker ve gardiyanların sağlı, sollu bizi takip ederek sırıtmaları hiç de hayra alamet değildi ama ilk hoş geldin işkencesi hücrelerde başladı ve akla hayale gelebilecek her türlü işkence yöntemi tutsaklar üzerinde deneniyordu.

Hücreler bölümü 4 katlı ve her katta 10 hücre vardı. Hücrelerin önünde zeminde boş bir sahanlık alan vardı. Genelde tutsakları buraya çıkartıp falaka ve her türlü işkence yöntemi uygulanıyordu”

Bilen, bir gardiyanın, “sizleri öyle bir hale getireceğiz ki, yıllar sonra dışarı çıksanız bile bir daha asla başkaldıramayacaksınız” sözlerinin hücrelerde verilen gözdağını açıklamaya yettiğini söylüyor.

Bilen, koğuşlarda bir devrimciyi teslim alıp, ihanet ettirmek için yapılması gereken her türlü yetki ve uygulama talimatının görevli personele verildiğini ifade ediyor. Bilen’in sözleri şöyle

“Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiyi bu cezaevinde her şeyi ile aşacaktık. Sistemin Diyarbakır cezaevinde uygulamak istediği esas amaç devrimci tutsaklar nezdinde Kürtlerin özgürlük hayallerini tamamen yok etmekti. Dayak, işkence, açlık, susuzluk, psikolojik baskı ile tehditlerle devrimciyi bireysel düşünmeye zorlama, inançlarından uzaklaştırma, teslim alıp ihanet ettirmek amaçlanıyordu.

Böylesine zorlu bir süreç ve uygulamalar karşısında devrimcilere düşen görev, inandığı değerlerler uğruna direnişçi bir yaşamı cezaevinde de olsa sürdürmekti. İşte Mazlum Doğan’ın, “teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” şiarı böyle bir vahşet ve barbarlık ortamında belirlenmiş oldu”

Kerim Eren: Unutmayacağız, uzlaşmayacağız, affetmeyeceğiz!

İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrenci iken tutuklanan ve 8 yıl cezaevinde kalan Kerim Eren, emekçilere ve sola karşı yapılan darbenin ABD’nin “bizim çocuklar” dediği generaller tarafından hayata geçirildiğini, patronlar tarafından ayakta alkışlandığını söylüyor. Eren, Koç’un Evren’e teşekkür ve minnettarlık mektupları kaleme alırken, Evren’in açtığı yoldan önce Turgut Özal’ın sonra Tansu Çiller’in en son da Erdoğan’ın yürüdüğünü dile getiriyor. Eren’in sözleri şöyle

12 Eylül’ün niteliğini anlamak için, ABD Başkanı Carter’a, Ankara’daki Amerikan diplomatik kaynaklarından geçilen “Bizim çocuklar başardı” cümlesi, bile tek başına yeterlidir. 12 Eylül 1980’deki darbe, bir hazırlık döneminin ardından gerçekleşti. 1 Mayıs, 16 Mart, Maraş, Malatya, Sivas, Çorum’da solcu ve Alevi yurttaşlara dönük olarak gerçekleştirilen katliamlar darbe için gerekli 'atmosferi' yaratmak için atılan kanlı adımlar olmuştu.

Darbenin ekonomik programı da darbeden önce hazırlanmış ve bir ölçüde uygulanmaya başlanmıştı. Ekonomik krizle geçen dönem ihracata ve ucuz işçiliğe dayalı program, patronların temel taleplerinden olmuş ancak solun ve emekçilerin direnci nedeniyle programın uygulanmasında ciddi sıkıntılar yaşanmıştı”

Eren, 12 Eylül faşist askeri cuntasının binlerce insanı öldürdüğünü işkence hanelerde sakat bıraktığını cezaevlerine doldurduğunu söylüyor.

Eren, ülkeye kâbus gibi çöken cuntanın kurduğu işkence tezgâhlarında, Hüseyin Morsümbül, Cemil Kırbayır, Maksut Tepeli, Mahmut Kaya, Zeki Altunbaş, Nurettin Yedigöl, Süleyman Cihan, Hayrettin Eren, Mustafa Asım Hayrullahoğlu, Nurettin Öztürk’ü öldürdüğünü, bedenlerinin kaybedildiğini, nerede gömülü olduklarının hala bilinmediğini ifade ediyor.

Eren sözlerine şöyle devam ediyor:

“Veysel Güney ve İlyas Has devlet eliyle idam edildikten sonra naaşları kaybedildi. Açılan göstermelik davalarda zaman aşımına götürülerek cezasızlık sağlandı.

Bir kuşağın çocukları idam sehpalarında, işkence hanelerde, cezaevlerinde susturulmaya çalışıldı. O süreçte yaşanan kötü koşulların bıraktığı arazlarla çoğu erken yaşlarda hayatlarını kaybetti.

Son olarak, “Cumartesi annelerinin 12 Eylül için söylediklerini ekleyeyim;
“12 Eylül işkence hanelerinde kaybedilen insanlarımızı unutmadık! Onları katledenleri, kaybedenleri cezasızlıkla koruyanları, 12 Eylül zihniyetini yaşatanları affetmeyeceğiz! Unutmayacağız, Uzlaşmayacağız, Affetmeyeceğiz”

Çoşkun Üsterci: Hıdır Aslan ve İlyas Has ile Buca Cezaevi’nde birlikteydik

Son sözü 12 Eylül öncesinde Devrimci Yol üyesi olan ve 12 yıl hapis yatan Coşkun Üsterci’ye veriyoruz.

Üsterci, darbeye giden süreçte elbette pek çok şey yaşadıklarını, her bakımdan olağanüstü şeyler olduğunu söylüyor. Üsterci, o zamanki dünyanın başka bir dünya olduğunu, Türkiye’nin başka bir ülke olduğunu ifade ediyor.

Üsterci, 1979 Aralık sonunda, Maraş katliamının yıldönümünde, İzmir’de yapılan bir mitingin akabinde tutuklandığını, Türkiye’nin darbeye doğru sürüklenişinin hızlandığı dönemeci hapishanede geçirdiğini söylüyor.

Üsterci’ye 7 Ekim 1984 yılında idam edilen İlyas Has ve 25 Ekim 1984 yılında idam edilen Hıdır Aslan’ı soruyoruz. Şöyle anlatıyor:

“Buca Cezaevi’nde bir süre birlikteydik. Hıdır’ında, İlyas’ında hüzünlü bir yeri var hafızamda. Hıdır’la aynı davadan yargılanmıştık, arkadaşımdı, dostumdu. İlyas’ı ismen biliyordum, hiç tanışmamıştık. İlyas da bir Tariş işçisiydi, direnişte yer almıştı. Hıdır, Dersim’in Hozat’ına bağlı Torut köyünde doğmuştu.

Öğrenciliği Ankara’da geçmiş, daha sonra İzmir’e gelmişti. Yargılamalar sırasında ikisi de Şirinyer Askeri Cezaevi’ndeydi, ben Buca’daydım. Hıdır’la duruşmalarda görüşebiliyorduk ve sürekli mektuplaşıyorduk. Davamız sonuçlanınca idam cezası verilen arkadaşları Buca’ya getirdiler. Sonra, onları Burdur’a, beni Çanakkale’ye sevk ettiler”

Üsterci, Hıdır Aslan’la yazışmaya devam ettiklerini, Hıdır Aslan’ın idam edilmeden birkaç gün önce yazdığı mektubun, infazdan birkaç hafta sonra eline ulaştığını söylüyor.

Üsterci, zarfın üzerinde Hıdır Aslan yazısını tanıyınca donup kaldığını, sanki mektubu mezarından yazıp gönderdiğini hissettiğini belirtiyor. Üsterci, mektubun büyük bir bölümünün sansürcüler tarafından karalandığı, kesik kesik cümlelerden yine de bazı şeylerin anlaşıldığını söylüyor. Üsterci, şöyle devam ediyor,

“İlyas’ın idamı nedeniyle Hıdır sıranın kendisinde olduğunun farkındaydı. Durumun tüm ağırlığına rağmen iyimserliğini, umudunu koruyordu. Dostluğunu, sevgisini güçlü bir şekilde hissettiriyordu. Bu mektup benim için çok kıymetliydi. Özenle korumaya çalıştım. Sık sık açar okurdum.

Daha sonra Gaziantep’e, yüksek güvenlikli cezaevine sevk edildim. Orada, koğuşlarımıza yapılan bir aramada maalesef mektubu yitirdim. Çok üzüldüm, kendime çok kızdım niye yanımda tuttum, aileme göndermedim diye. Yıllar sonra, bir vesileyle Hozat’a gittim. Pakire isimli bir köyde kalıyordum. Beni misafir eden dostlarıma Hıdır’dan söz ettim, Torut’u sordum. “Hemen şurada, aşağıdaki köy” dediler. Ertesi sabah Torut’a gidip Hıdır’ın mezarını ziyaret ettim. Böylelikle geciken yasımı ve vedalaşmamı tamamlayabilmiş oldum”

YARIN: 12 EYLÜL’ÜN DEVRİMCİ KADINLARI KONUŞTU