Fehmi Koru, ‘Fehmi Koru’nun Günlüğü’ köşesinde, olup biten bazı şeyleri anlamakta zorlandığını yazdı.

Koru anlamakta zorlandığı konuları şöyle sıraladı:

“Sözün kısası şu: İktidardaki partiyi -yani AK Parti’yi- zora düşüren ‘Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nin neden kabul edildiğini anlayamıyorum. S-400 konusu ne zaman tartışılsa böyle bir alış-verişi anlamakta zorlanıyorum. Faize karşı çıkılırken ‘eksi faiz’in en fazla kendileri de faize karşı olan kişilerin tasarruflarını eksilttiğinin ve bunun da insanlar üzerinde kendi paramızdan kaçış etkisi yaptığının görülmemesi ise beynimi zonklatıyor.”

Koru’nun yazısı şöyle:

“İnsanlar biliyorum zannıyla akıllarına gelen her şeyi bana soruyorlar; oysa ben de siyasetle ilgili pek çok şeyi anlamakta onlar gibi zorlanıyorum.

En son bir gazetecinin gündeme taşıdığı senaryoyu ve onun gündeme taşıdığı senaryonun temelden hatalı olduğuna dair yazılmış uzunca bir yazıyı okuyunca anlamadığım bazı konularla ilgili görüşlerimi paylaşmaya karar verdim.

Bu yazım anlama özürlü olduğumun itirafı da sayılabilir.

Senaryonun yazarı Fatih Altaylı.

Yazdığı senaryo şu: Tayyip Erdoğan kendisini geniş yetkilerle donatan Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nden kurtulmaya karar vermiş. Bunu nasıl yapacak? CHP Anayasa Mahkemesi’ne sistemin iptal edilmesiyle ilgili başvurusu varmış. Konuyu sürekli erteleyen Anayasa Mahkemesi seçim yaklaşınca iptal kararı verecekmiş. Böylece, Erdoğan -ve tabii AK Parti- “Ne yapalım yüce mahkeme böyle karar verdi” gerekçesine sığınacakmış. Böylece eski sisteme dönülecekmiş.

Elif Çakır konuyu zamanında da işlemiş olduğu için senaryonun temelinin yanlış olduğunu yazmış bugün. CHP konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürmemiş ki…

Neden böyle bir senaryo yazılıyor?

Nasrettin Hoca’nın kar helvası hikayesini bilirsiniz. Hoca kar yağınca kardan helva yapmış, yaptığını tatmış ve “Ben yaptım, fakat ben de beğenmedim” demişti ya; bu da öyle bir şey.

Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi cumhurbaşkanlığı seçiminde ‘yüzde 50+1’ şartı getirdi. Cumhur İttifakı adayının bu oranı tutturması çok zor. Göstereceği aday halkın yarısından 1 fazla oy alamayabilir. Kamuoyu yoklamaları bu ihtimalin giderek büyüdüğüne işaret ediyor.

Oysa eski sistemde bir partinin iktidar olması ve cumhurbaşkanı seçilmek için böyle bir oran gerekmiyordu. AK Parti 2002 seçiminde sadece yüzde 34 oy alarak tek başına hükümet kurabilmişti. Daha eski sistemde ise cumhurbaşkanını Meclis seçiyordu. Yüzde 34 oy almış bir parti Meclis’te sandalyelerin üçte ikisini kazanabiliyor, bu sayede istediği kişiyi cumhurbaşkanı seçebiliyordu.

Anlayamadığım şey de tam bu: MHP’nin durduk yerde “Gelin sistemi değiştirelim” çıkışının peşine takılıp eski sistemde kalsa belki 2071’e kadar iktidarını sürdürebileceği halde böylesine kolay bir sistemi bırakarak ‘yüzde 50+1’i şart koşan yeni sisteme geçilmesini neden istedi AK Parti?

Kusura bakılmasın, bana bu pek akıllı işi gibi gelmiyor, bu yüzden de anlamakta zorlanıyorum.

Benzer bir durum S-400 olayında da var.

S-400 olayı da farklı değil

S-400 ABD’ye “Benimle iyi geçinmezsen, ben de kendime yeni bir dost bulurum” gözdağını vermek için Rusya’dan tam 2,5 milyar dolara satın alındı. ABD -ve NATO- S-400 aldı diye Türkiye’ye kızdı. ABD’li politikacılar Trump döneminde Kongre’den Türkiye’ye ambargo kararı çıkardılar. 1.4 milyar dolar ödenerek satın alınmış, teslimi beklenen, yapımına Türk firmalarının da katkıda bulunduğu F-35 uçaklarını bize vermeyeceklerini açıkladılar.

Türkiye ile ABD’nin arası S-400 yüzünden açıldıkça açıldı.

Peki Rusya ile beklenen türden ilişki kurulabildi mi?

Hayır, kurulamadı. Kurulamazdı zaten. Rusya ile Libya’da ters düştüğümüz yetmezmiş gibi, Suriye’de Ruslar askerlerimize ateş açtılar.

Ruslar ile ‘stratejik ortak’ olduğumuzu ileri süren politikacı çıktı, Rusya’daki onun mukabili politikacı ise “Öyle bir şey yok, biz Türkiye ile stratejik hiçbir şey değiliz” açıklamasını yaptı.

Bugün durum şu: Rusya’ya 2,5 milyar dolar ödeyerek S-400 sistemini aldık, ama sistemi kullanmıyoruz. S-400 aldığımız için 1.4 milyar dolar ödediğimiz ve anamızın ak sütü kadar hakkımız olan F-35’lerden mahrum duruma düştük. Türk sanayicileri bu yüzden kim bilir kaç milyar dolarlık işten mahrum kaldılar. Ambargolara da muhatap olduk.

İyi de biz bu işi neden yaptık?

Herhalde anlayanlar vardır, fakat ben işte bunu da anlamakta zorlanıyorum.

Faiz-enflasyon ilişkisi?

Benzer bir durum ekonomi alanında da beynimi zonklatıyor.

Paramızın değeri yabancı paralar karşısında pula döndü. Kısa süre içerisinde üç Merkez Bankası başkanı değiştirildi. Enflasyon yeniden çift rakamlara, son zamanlarda yüzde 20 tavanına fırladı.

Neden oldu bu?

Ekonomistler bu soruya cevap olarak “Faizle enflasyon arasında kurulan ters ilişki yüzünden” cevabını veriyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan faiz karşıtı. İnançları ona faizin yanlış olduğunu söylüyor; o da faizi bütün kötülüklerin anası gördüğü için, ilgililere “Faizi indirin” talimatı veriyor. Önceki Merkez Bankası başkanları bunun enflasyonu sıçratacağını öngördükleri için talimatı dinlemediler ve yerlerinden oldular. Şimdiki başkan da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aynı görüşte ve iki hamlede -ilkinde bir, ikincisinde iki puan- faiz indirimine gitti.

Şimdi durum şu: Enflasyon yüzde 20 civarında, faiz ise yüzde 16. Merkez Bankası bir dahaki toplantısında faizin bir-iki puan daha indirilebileceği mesajını da verdi.

İyi ama tasarruflarını TL’de tutanlar bu politikadan zarar görüyorlar. Paramızın değeri eksi faiz yüzünden olumsuz etkilenerek durduğu yerde eriyor.

Eksi faiz, aslına bakarsanız, faizden daha tehlikeli.

“Faiz kötüdür” temel kuralı burada tersine işliyor ve insanları mağdur ediyor.

‘Eksi faiz’, yani enflasyonun altında uygulanan faiz, neden faiz muamelesi görüyor ki?

Bu işte bir yanlışlık olduğuna adım gibi eminim, uygulanan faiz politikası enflasyonu yukarıya doğru itiyor çünkü; fakat Cumhurbaşkanı yaptığının doğru olduğuna inanıyor ve enflasyon ile faiz arasındaki ilişkiyi enflasyon lehine sürdürmeye kararlı..

Sözün kısası şu: İktidardaki partiyi -yani AK Parti’yi- zora düşüren ‘Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nin neden kabul edildiğini anlayamıyorum. S-400 konusu ne zaman tartışılsa böyle bir alış-verişi anlamakta zorlanıyorum. Faize karşı çıkılırken ‘eksi faiz’in en fazla kendileri de faize karşı olan kişilerin tasarruflarını eksilttiğinin ve bunun da insanlar üzerinde kendi paramızdan kaçış etkisi yaptığının görülmemesi ise beynimi zonklatıyor.

Anlaşılması daha çetrefil olan pek çok şeyi anlıyorum da bunları neden anlayamıyorum?

Konuyu tartıştığım bir dost, “Kabahat senin değil, sen aslında anlaman gerekeni anlamışsın” dedi de rahatladım."

Yazının linki