Güçlü gibi görünen iktidarın güçsüzlüğü



Artı Gerçek

Bana kalırsa muhalefet uzun zamandır iktidarı istiyor. İstediği için de iktidara göre değil kendine göre bir yol izliyor.


İktidar, giderek artan biçimde 'her alanda hakimiyeti sağlasak da kültürel hakimiyeti sağlayamadık' diyor. En son Fahrettin Altun da dün bir tivitle söyledi bunu. Ardından eş zamanlı olarak Cumhurbaşkanlığı’nın konserleri Youtube üzerinden yayınlanmaya başladı. Youtube iktidar ve muhalefet için aynı araç olsa da (Demek; milyonlarca para harcanan iktidar medyası hiç işe yaramıyor artık. Demek; muhalefetin ciddi izlenme oranı yakaladığı Youtebe’a sözle, fikirle giremeyen iktidar için şarkıyla, türküyle girebilmek son şans artık) anlamı farklılaşıyor duruşunuza göre.

İyi ama Youtube Türkiye’de nasıl iyice izlenir olmuştu? Durumu esas olarak anlamadan; 'herkes orada, biz neden buradayız' deyince durumu da anlamış olur musunuz? Youtube güç, para ile değil üretim ile girilebilir bir alan muhalifler için. İktidarın imkanları burada pek işe yaramıyor yani. Böylece üretimde eşitleniyor herkes. Üretenler de ürettiği oranda güçleniyor burada. Kültürel hegemonya isteyenler nasıl olur da muhalefetin iyice canlandırdığı alana girerek kendinin hakim olacağını düşünebilir sorusunun cevabı ise benim için karmaşık değil: Düşünmek ile yapabilmek arasındaki bu uçurum çok eski bir sorun. Ama başından söyleyeyim: işin içine ciddi bütçeler girse dahi iktidarın istediği bu vasatlıkla asla olmaz. Çünkü insanın yaşamak için, varolmak için kurduğu cümleler, üretimler ile aslında öyle bir sorunu olmayanların, iyi maaş alanların ve bu maaş için duruşunu kaybedenlerin Youtube cümleleri de, şarkıları da yaşamı gibi olur nihayetinde. Ve bu durum halklar tarafından farkedilmez zannedilmemeli. Halkların içgüdülerinin ne kadar güçlü olduğunu siyaset yapanlar iyi bilmeli…

‘Tek başına iktidar'dan, ‘Ne olursa olsun tek başına kalmamalıyız, yoksa iktidarımızı sürdüremeyiz’e geldi iktidar. Haliyle ilkelerin, prensiplerin olmadığı, bir sözü diğer sözünü tutmayan bir 'Youtuber’ı kim dinler? Dinlemiyorlar işte… Ve orada güçlü olmanın borusu ötmüyor. İdeolojileri eleştiren ve karşısındakileri de ideolojik olmakla uzun zamandır suçlayan iktidar pragmatizminin de artık bittiğini görüyor (Oysa ideoloji tutarlı bir düşünüş, ilke ve prensipleri içerir).  Dünyanın George Floyd’la birlikte tutarlı ve ilkelerine sahip çıkan insanların etrafında yeniden örgütlendiğini de görüyor olmalılar. Eşitlik, özgürlük ilkesinden vazgeçmeyenler değiştiriyor dünyayı bu sıralarda. Yıllardır şehrin meydanlarında dikili kalmış olan ama şimdilerde birer birer devrilen  sömürgecilerin heykelleri kalabiliyor mu artık şehrin meydanlarında?

En son Kolomb'un heykeli yerli kadınların elleriyle devrildi ABD'de. İktidarların ’bitirdik’ zannettikleri kültürlerin,  Kızılderililerin ve Siyahların en derine işlediği görülmüyor mü mesela? Siyahlarla birlikte derinleşiyorlar değil mi 'beyazlığın' içine doğru. Beyazın içinde gerçekten de her renk vardır, bilmelisiniz. Kökü olmayan, zorla, dayatmayla bir kaç yüzyıl sürüdürülen ise artık ABD’den Avrupa’ya, Yeni Zelanda’ya kadar temsil ettiği heykeller gibi bir bir devriliyor.

Koronadan sonra değil George Floyd'dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hastalık niye bir bilinç yaratsın mesafeden başka? Ama tırnaklarınla, nefesinle verdiğin mücadele işte o fark yaratıyor ve mesafeleri kapatıyor… Kültürel hegemonya nasıl kazanılır bir daha düşünmeli iktidarlar...

Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimler için ''2023’e kadar bekleyecekler'' dedi. Ne zaman dedi bunu:  Ayasofya’nın ibadete açılması tartışmalarıyla birlikte, HDP ve CHP’li vekillerin vekilliklerinin düşürülüp hemen ardından tutuklanması, Musa Farisoğulları dışında Enis Berberoğlu’nun ve ardından Leyla Güven’in serbest bırakılması hamlesinden sonra. Her ikisi de aynı şey için yapılmıştı. İki ayrı muhalif partiden vekillerin beraber düşürülmesi muhalefeti kendi içinde birbirine düşürmek içindi ve fakat olmadı. Ayasofya'nın gündeme getirilmesi, esas olarak ibadete açılmak için değil, muhalefetin itiraz edeceği varsayılarak 'Bakın, görüyor musunuz muhalefeti?' demek içindi ve fakat o da olmadı. Hatta İyi Parti’nin ‘açılsın o zaman’ önergesi AKP oylarıyla reddedildi. Temmuzda kendileri açacakmış! Ayasofya'da bir Cuma Namazı olsa bile ibadette yaşanacak bu eksikliğe neden yol açıyor ki iktidar?

Bu hamlelere karşılık muhalefetin pasiflikle eleştrildiğini de daha çok görmeye başladım. İyi ama tarihi eylemlerle dolu olan bu insanları pasiflikle suçlamak kolay mı gerçekten? Ya eylemden kaçındıkları için değil de başka türlü bir analiz yapıyorlarsa? Eylemlerden eve giremeyen bu insanlara pasif diyeceksek, kim aktif gerçekten? Muhalefet, 'bu politika yapış biçimiyle kazanıyorum' diye düşünüyor ve 'bunu bozarak neden riske atayım!' diye düşünüyor olabilir mi? Bana kalırsa muhalfetin kendi arasında yıkıcı bir tartışmaya girmeden, duruş bozulmasına uğramaması bile yeterli bu aşamada. Ki bütün hamleler de buna yönelik yapılıyorken hem de. 

‘Esas muradınız nedir?’ sorusu kritik benim için. Aktiflik öneren ama başaramayacağını düşünen insanlar yok mu? Çoook. Bazen pasif gibi gözüken ama mutlaka kazanacağına inananlar yok mu? Çoook. İster taktik olarak ister gerçekten öyle düşündüğünüz için olsun, tutumunuzun içine en derindeki duygunuz siner demek istiyorum. İstemek bir başlangıç, onu yapmak iradeyse, irade esas olanla, muradınızla alakasız olabilir mi? Yani bazen aktiflik olarak görünen pekala iradesizlik de olabilir. ''Hepimiz kaybedelim ve kurtulalım!'' Dönemsel olarak duruşunu bozmayan sabır; pasiflik olarak eleştiriliyor olsa da mücadelenin içindeyseniz yine de anlamlıdır ve sonuç alıcıdır. Ama aslında vazgeçmiş iseniz önerdiğiniz aktifliğin kelime anlamını bile bir süre sonra unutabilirsiniz. Kelimelerin, kavramların yaşayışımıza göre anlam değiştirdiğine hepimiz şahidiz. Mesela bir sağ iktidarın dilinde Nazım Hikmet, Ahmet Kaya başka, solun dilindeyse başka bir anlama işaret eder. Etmez mi?

Bana kalırsa muhalefet uzun zamandır iktidarı istiyor. İstediği için de iktidara göre değil kendine göre bir yol izliyor. Muhalefet üzerine yapılan hamleleri pek de özel olmayan bir çabayla boşa düşürüyor. Çaba bile göstermeden bunu başarabiliyor. Yolunu iktidara bakarak çizmekten uzun zamandır vazgeçtiğinden beri bu durum böyle (Bu değerlendirme kimi muhalefet için yazılıyor bittabii). Arasındaki diyalogu artık içselleştirmiş olan muhalefetin, kendiliğindenmiş gibi görünen ama bana kalırsa öyle olmayan bu tutumuyla sürekli boşa düşüyor iktidarın hamleleri. iktidar böylece çaresizleşiyor ve başarısız oldukça daha çok muhalefete bakar hale geliyor, hırslanıyor. Hırslandıkça hata yapma oranı da iyice artıyor.

Anladıkları ama anlamayı reddetikleri gerçek ise şu: artık bitti. Ne yapsalar da bitti... İktidar vaktiyle; ne yapsa da kazanıyordu ve bunu normal karşılıyordu. Şimdi ne yapsa kaybetmeyi normal karşılamalı. Elbette bu bitme hali muhalefetin senelerdir süren mücadelesiyle alakalı. Halkın verdiği onayı 'artık bitti' diye geri çekmesiyle de alakalı.

 

Elinde yargı, yürütme, medya, kolluk kuvveti olan iktidarın güçlerini muhalefete karşı kullanmak için her şeyi denediği ve sürüklemeye çalıştığı yerde, muhalefet için tüm bu güç aygıtları böylece anlamsızlaşıyor. İktidarın çağırdığı alana gelmiyor, kendi yarattığı alanında yol alıyor muhalefet. İktidarın, muhalif insanlara yaşamak için hiç bir boşluk bırakmadığı zannedilirken tüm o sıkışan gibi görünen yerlerde devasa yaşam alanları açıyor muhalifler. Birbiriyle iletişimi yokmuş gibi görünse de diyalog kuruyorlar birbirleriyle. Duyuyorlar birbirini. Diyalog yokmuş gibi görünen bir diyalog kurma hali bu. Muhalefet böyleyken iktidarın kendi içinde dahi diyaloğu kalmıyor. İktidara konuşmak medyada serbest gözükse de kendilerini rahat hissemedikleri bir alan haline geliyor iyice. Kaybetme korkusu nihayet iktidar için var. Ve bu onu hareket etmeye zorladığı kadar korkuya da sevk ediyor. Sürekli başaramadıkları işlere girişiyorlar.  Yaptıkları her şeyin başarısızlıkla sonuçlandığı bir dönem pekala hiçbir şey yapamamaya doğru da gidebilir. AKP Medya İletişim Daire Başkan Yardımcısı Ayvalı’nın özgüvenle söylediği ‘Vaktiyle FETÖ ile darbeci Kemalistlere karşı ittifak kurduk’ sözlerinin itiraf ve ciddi hata olduğunu ertesi gün farkettiği son konuşması buna örnek. Artık daha az ve daha dikkatli konuşacak iktidarın temsilcileri: eskiden ağzına geldiği gibi konuşmaya iten özgüvenini kaybetse hiç konuşamaz (Vasatlaşır, ki iktidarın vasattan çok daha fazlasına ihtiyacı var) özgüvenini korusa yine böyle 'itiraf' ağzından kaçabilir.

Muhalefet temsilcileri tutuklandığında dahi, iktidar kendi seçmenlerinden bile güçlü bir onay alamıyor. Sorun biraz da burada başlıyor. Muhalefete nufüz etmek, dağıtmak için yapılan bu hamleler kendi seçmeninin bile onaylamadığı bir şeye dönüşüyor. Nihayet insanlar direnenlere, zora düşse bile sözünü, duruşunu bozmayanlara ilgi duyabilir. Onaylanmayan şeyler de doğal olarak aleyhine dönüyor. Ve en önemlisi sonrasında yapmak isteklerini de törpülüyor. Leyla Güven’in 5 gün sonra serbest bırakılması gibi. Kararlarını tamamen yanlışlayacak şekilde Musa Farisoğlullarını da bırakamazlardı, o yüzden Farisoğulları bırakıldı içeride. Oysa o esnada ne kanun değişti ne yürütme. Değişense; iktidarın ‘böyle olmayacak’ diye idrak etmesiydi. Eh, idrak etmiş olsalar da bunun yerleşmesi zaman alıyor. Tam olarak idrak ettiklerindeyse zaten iktidardan düşmüş olacaklar.

 

İktidarın ülkeyi seçilmişlerle değil atanmışlarla yönetmeye çalıştığı yerde atanmışlar da gece halk uyurken değiştiriliveriyor. Bir atanmış yöneticinin adını dahi öğrenemeden adını yine bilmediğimiz başka bir atanmış geliveriyor. Halktan iyice kopmak biraz da böyle belirginleşiyor. Kim, Google’a sormadan Bakanlar Kurulu’nun, şehrinin Vali'sinin adını bilebilir? Geriye bildiğimiz bir kaç sabit isim kalıyor. Onlar da diğer sabitlerin kararlarını gücü oranında ortadan kaldıracak kararlar alıp duruyor. Demek istediğim, muhalefetin pasifmiş gibi görünen durma hali bazen çarpıcı eylemlerinden biri olabilir. Kararlı bir şekilde olduğun yerde durmak ne büyük bir eylem. Hele de vaktiyle güçlü olan lehine ne çok insan yer değiştirmişken. İktidarın ‘durmak yok, yola devam’ şiarının handikapı olan, soluklanıp hiç düşünmemesi; insanı değişmez ve sabit zannettiği bir dönemden sonra, durmaktan hareket edemediği, bunu kırmak için daha çok hareketlenmeye çalışırken daha da çok hareket edemediği bir döneme geçmesini sağladı.

Şimdi yine yürümek için, kültürel hegemonya için, görünür olmak için, güç için yer değiştirmiş (Belki de hep oradaydılar!) sanatçılarla işler-mişler yapılıyor. Devşirilenin de artık eski kendisi olmadığı için, halk tarafından eskiden bilinir olan ruhunu, alanını terk ettiği için iktidar seçmeninin dahi dönüp bakmadığı konserlerle yürümeye çalışıyor iktidar. Bu köklü sorunu; yazıda da, politikada da, ekonomide de zincirleme olarak yaşıyorlar.  Bu konserlerin yayınladığı Youtube’da muhaliflerin hegemonyası kolay mı oldu, para ile pul ile açıklanabilir mi? Bütçesinin artık söylenmesinin dahi soruşturmaya tabi olacağı açıklanan Cumhurbaşkanlığı Konserleri mi yoksa insanların inandığı duruşundan gelerek ürettikleri mi hegemonya yaratır? Oysa böyle zamanlarda insan para almadan konser yapar değil mi? Halkın 10 lira olsa bile iktidara destek için bağış yaptığı bir zamanda hem de…

Üretimi kalmadıkça güce yanaşan birileri güce ne verebilir? Daha doğrusu verir mi yoksa alır mı? İyi ama halkla kurduğu ilişki sayesinde kabul görmüş bir sanatçı şimdi halkın önemli bir kesimine güç için sırtını döndüğünde yüzünü döndüğü yerdekiler de durumu anlamaz mı?

Herkesin birbirini anladığı bir dönem yaşıyoruz ve aslında halklar açısından boğucu değil pek yaratıcı bir dönem…

BAĞLANTILI HABERLER