Josef Hasek KILÇIKSIZ


Dışarıda hayat baş döndürücü hedonist ivmesiyle devam ediyor. Bu yanılsamalar ve zevkler dünyasını çirkin gerçekliğe tercih edenler çoğunlukta.

“Tek geldik, tek gideceğiz. Yol arkadaşlığının bir yanılsama olmadığından artık emin değilim” diyor cezaevinde tek başına ömür tüketen bir arkadaşım. Hacettepe felsefede birlikte dürsek çürüttük onunla. İdealizmine ve şahsına müthiş saygı duyarım. Fakat ülkü ve idealleri çocuklarıyla birlikte geçiremediği zamanı geri getirmiyor.  

‘Sen yanmazsan, ben yanmazsam’cı büyük şairimiz Nazım Hikmet veya hunharca öldürülen birçok ozan, yazar ve yıllarca zindanlarda çürümüş devrimci entelektüel, toplumun aydınlanmasına ne pahasına ne kadar katkı sağlayabilmiş?  

Birçok insan neredeyse açlık pozisyonuna gerilemek mecburiyetinde kalsa da “Hayata bir kez geldim, olabildiğince tadını çıkarayım.” mantığıyla yaşıyor. Ülküler, idealler çok az insanın umurunda. 

Doğru, hepimiz sınırlı bir süre yaşayacağız; çünkü ölümlüyüz. Evet bence aydınlar, idealistler ve devrimciler artık bireysel sınırlarına geri çekilmelidir. Herkesten çok bedel ödedikleri için herkesten çok hak ettikleri hayatın tadını çıkarsınlar. 

Çünkü ‘sen yanmazsan’sız, sadece “ben yansam” ile bir arpa boyu yol alınamıyor. Neredeyse bütün benlikler halkın gönenci uğruna feda edilirken, toplum senelerdir aydınlanma denen bitmek bilmez bir geviş getirmenin merkezi haline geldi.

Sorular ve cevaplar, öncelikler ve sonralıklar hiyerarşisini aşındıran “devrimci romantizmin” bedeli çok ağır oldu. Toplumu, dünyayı daha adil, daha özgür kılmak soylu davalar güzel de ama insan aynı zamanda kendi yaşamının değerini bilmeli. Üstelik toplumun kalitesi ve kalibresi ortada. Nazımların S. Alilerin, Deniz Gezmişlerin, Madımak’ta kırıma uğrayanların, işkenceye uğrayıp katledilmiş ve adları bu denemenin sayfa kapsamı dışına taşan aydınların düşlerinin ne yazık ki bu Ortadoğulu toplumda bir karşılığı yoktur.

Sol kolu ve sol kanadı kırıldığı için toparlanabilecek dinamiklerden yoksun bırakılmış bir toplumdan söz ediyoruz. 

Mülkiyet, tahakküm, senin benim ayrımı, doğru ve yanlış, adil ve adaletsiz kavramlarının sosyal Darwinist bir yasa üzerinde yükseldiği kaotik bir toplum düşünün.

Yalnız, zavallı, pis, hayvani ve zaten kısa olan insan hayatı, böyle bir toplumda ancak potansiyel bir “savaş” durumu içinde geçer; bu herkesin herkese savaşı gibidir.

Toplumun morfolojisi ile Jean Paul Sartre’in Huis Clos’u arasında paralellikler kurmaya çalışıyorum. Biri intihar etmiş lezbiyen, diğeri kurşuna dizilen bir vatan haini, üçüncüsü ise insanları ve özellikle erkekleri ciddiye almayan, gerçek bağlantılar kurmayan, kırıp döken, yıkıntıları çiğneyen, sadece kendisi için yaşayan, sahiplenme duygusu dışında gerçek bir tatmini olmayan, iflah olmaz hedonist bir sosyete güzeli. 

Türkiye toplumu bu üç figürün karışımından oluşuyor ama daha çok sosyete güzeline karşılık gelen bir morfolojiye sahiptir. 

“Neredeyiz” ile başlayan sorgulamalar, beyin fırtınaları ile başlayıp, oradan cehennemin yeryüzünde aranması gerekliliği üzerine içe bakışlara, ardından kendini odadaki diğerlerinden koruyuşlara varan (hayata dair) savunma pozisyonlarına ve yazgıyı kabullenişler ile asla kabullenemeyişlere kadar uzanan ve nihayet “cehennem başkalarıdır” ile biten entelektüel bir tümevarıma ulaşıyor.

Oysa bu insanları çıkışı olmayan dört duvar arasına sürükleyen protagonisti sorgulamak kimsenin aklına gelmiyor.

Türkiye toplumu bu felsefi entelektüel olgunluğa bir türlü ulaşamadı. Rıza, şükür ve yazgıyı çabuk kabullenen bir metafizikle bu olgunluğa ulaşması daha sittin sene mümkün görünmüyor. Kula şükür ile Tanrı’ya şükür uğrağında iki şükür biçimi arasında ayrım yapamayan bir kalabalıklar topluluğu bence toplum olarak da adlandırılmayı hak etmiyor.

Hobbesçu söylemde “human homini lupus”, daha gelmemiş bir açlık işkencesi altında insanın insanın kurduna dönüşeceği saptamasından hareket eder. 

Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. Bankalara borcu olanları, haciz kıskacında olanları, Genel Sağlık Sigortası’nı bile ödeyemeyenleri, çöpten ekmek toplayanları, işsizler ordusunu saymıyorum bile. Türkiye’de insanlar giderek büyüyen bir açlık tehdidi altında yaşıyor.

İşte bu yüzden Hobbesçu 'İnsan, insanın kurdudur.' paradigması Türkiye’de genel bir ilkeye dönüşmek üzeredir. Uygarlık eğer “kurtluğu denetim altına alma uğraşı” ise, ki öyledir, bu çaba bence Türkiye gerçekliğinde ne yazık ki akamete uğramıştır.

Ters yüz edilmiş Hobbesçu gerçeklik, sırtını bu toplumda, “insanların korkuyla karışık saygı duyacağı bir gücün” yokluğundan çok, hacimli varlığına dayamaktadır.

Şimdi bazıları kalkıp diyecek ki, ya adam yenilgi psikolojisiyle yazıyor. Bunu diyenlerin özel hayatlarını mercek altına almanızı öneririm. Bu tür, provokatif, sanal devrimci nutuklarla kendi çelişkilerini örtmek peşindedir. Tozu dumana katan ne kadar çok gürültü çıkarırlarsa, kendi ayıplarını gizleme şansları daha fazla olacaktır.

Ortadoğu insanı, güce, propagandaya, yalana ve gürültüye çabuk kanmak eğilimindedir; anında radikalleşir. Ancak bu radikalleşme onun hayat biçimine sirayet etmez. Bir yandan keskin bir salon devrimcisi iken öte yandan son derece kapitalist bir yaşam sürebilir. Bir taraftan koyu bir vatansever iken öte taraftan vergi kaçırır ve bunu milliyetçilikle çelişki olarak telakki etmez.

Velhasıl bugüne odaklanmalı, bugünü yaşamalıyız. Ama şimdiyi yaşarken bazı değerlere ihtiyacımız var. Bu değerlerle önce kendi mikro evrenimizde bir devrim gerçekleştirmeye bakalım. Hayatı ve canlıyı yücelterek tabii ki. Toplumsal devrime gelince, bu kadar bedel ödenmesine rağmen dinamikleri hâlâ oluşmadıysa, inanın onun acelesi yok demektir.