Kafkaesk atmosferde yıkıcı iyimserlik



Artı Gerçek

Gelecek ve DEVA Partileri yok iken huzursuz muhafazakârlar kendilerini AKP’ye mahkûm görüyordu. Dindar-muhafazakâr kitlenin gidebileceği iktidar adayı, alternatif bir parti yoktu.


Josef Hasek KILÇIKSIZ


Korona salgını ölümlü varlıklar olduğumuzu bize yeniden anımsattı. Covid-19 ile birlikte yaşamak ve ölmek varlık için hacimli bir meydan okumaya dönüşmüştür. İnsanın varoluşsal sınavları sadece Korona ile sınırlı değildir. İnsanın, krizle birlikte güç ve şiddet tekelini Medusa misali genişleten Leviathan (Hobbes’un Leviathan eserine atfen) ceberut devletiyle sınavı, siyasal bir meydan okumaya dönüştü.

Yetki ve şiddet monopolü sürekli büyüyüp genişleyen Leviathan açgözlü ve savurgan (Dante’nin İlahi Komedyalar eserindeki analojiye atfen), güç ve yetkisini kötüye kullanan despot bir devlete dönüştü. Leviathan’da Sisifos’un (eski Yunan mitolojisi ve Homeros’un Odeasa eserine atfen) bitmeyen bir çilesi söz konusudur. Modern Sisifos, Leviathan’ın bitmeyen ıstırabından nasıl kurtulabilir? Modern demokrasilerde Leviathan’ın Sisifos’lar üzerindeki keyfi güç ve yetkileri nasıl sınırlandırılabilir?

Korona krizi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, Türkiye’ye gerçekten çığır açan fırsatlar sunuyor mu? Siz bakmayın yöneticilerin sözüm ona zamanın ruhunu tutuşturan söylemlerine. Kriz bence, sınırları evrensel değerlere kapalı “Avrasyacı bir ulus devlet” Türkiye’sine nüksetme anlamında çığır açan fırsatlar sunuyor.

Toplumun bazı kategorileri artık devletin şiddet üzerindeki tekeline saygı duymuyor. İşkence, cezaevlerinin durumu, işsizlik ve “açlık oyunlarıyla” kendini belli eden ekonomik şiddet, devletin tekelindeki şiddetin kamusal alandan özel alana dağılan tezahürleri olarak göze çarpıyor. Varoluşu bu şiddet döngüsü bağlamında düşünürsek, onun devletin şiddet üzerindeki tekeline saygı duymamasını meşru görebiliriz. 

“Siyasi frankeştayn” bir ürün olan tekaüt Maocu-Avrasyacı ideolojinin fabrike ettiği diskurlardan bir tanesi de her alanda kendine yeten otarşik devlet mitidir. Gerçi Korona krizi temel gıda maddeleri alanında kendi kendine yetmeyi, dolayısıyla ulusal tarımın önemini ortaya koydu. Tarım stratejik sektörler arasındaki yerini alırken dayandığı sosyal sınıfın (köylülüğün) da siyaseten ağırlığı arttı. 

Oysa krizden önce tarımın insanlığın sonunu getirecek bir lanet olduğu konuşuluyordu. Tarım gerçekten insanlık için bir lanet midir?

Tarımı, ihtiyaçtan fazla üretim denen kâr merkezli döngüyle birlikte düşünüp kapitalist ekonomik paradigmanın kalbine yerleştirirseniz, sonuçları bakımından onu gerçekten bir lanet olarak niteleyebilirsiniz.

GDO’lu ürünler, endokrin bozucu veya kanserojen olduğundan şüphelenilen pestisitlerin kullanımı, hayvancılık ve çığırından çıkan et tüketimi, metan gazı salınımı, sektördeki emek-yoğun sömürü ve ucuz işçilik, büyük toprak sahipleri feodallere ve tarım lobisine aktarılan sübvansiyonlar, toprağın ve yeraltı sularının sonsuza kadar kirletilmesi kapitalist üst aklın yönlendirdiği tarımın dramatik sonuçları olarak sayılabilir.

Bir “The show must go on” parodisi izliyoruz. Sert, keskin, nerden geldiğini anlayamadığım bir gidişe uğurlayan bir el toplumu uçuruma sürüklüyor. Kafkaesk bür üst akıl, toplumu bir labirent içerisinde sürekli gezdiriyor. Bu siyasi üst aklın derdi kıyıya varmak değildir. 

Güçlünün yanında hizalanan ikiyüzlülüğün ve fırsatçılığın prim yaptığı bir toplumda yaşıyoruz. Jose Saramago’nun romanına taş çıkaran bir “seçici körlüğün” atmosferi içinde devinen bir toplum sanki. Mesela Bahçeli geçenlerde, Prof. Dr. Mümtazer Türköne hakkında bir tweet atarak adil yargılanmadığını belirtti. Ertesi gün, haberi tüm gazeteler neredeyse ilk sayfadan geniş görmüştü. Oysa Türköne, 4 senedir içeridedir. Gazeteler ne davası ile ne de savunması ile ilgilendiler. Adam hasta, cezaevi koşulları nedeniyle ameliyatı reddetti, onu dahi görmediler. Bahçeli tweet atınca, “Türköne haberleri”ne uygulanan oto sansür birden ortadan kalktı.

Türköne ülkücü kökenli biri. Farklı siyasi gelenekten olmamıza rağmen omurgalı duruşu nedeniyle kendisine saygı duyarım. Abdullah Gül tarafından Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu'na atanmış, kısa bir süre sonra savunduğu ilkelerle çeliştiği için istifa etmişti. 

Son dönemde AKP’den ciddi bir kaçış var. Anketler kararlı şekilde AKP diyen seçmenin yüzde 30’ların altına düştüğünü gösteriyor. Ancak bu oy kaçışı CHP’de birikmiyor. 

Oysa yolsuzluk, yozlaşma, kayırmacılık, suiistimaller, ekonominin bozulması, işsizliğin yükselmesi, yaygın adaletsizlik gibi otoriter, faşizan uygulamalardan sadece birisi bile Batı’da bir iktidar değişikliğine yol açabilirdi. 

Bence Erdoğan’ı sol seçmen, CHP ve Kemalistler yıkamaz. Hatta bu siyasi kategorinin bir kısmı jakoben söylemlerle Erdoğan’ın seçmen kitlesini konsolide etmektedir. Bence Erdoğan’ı huzursuz muhafazakârlar denen sağ seçmen yıkar. Bu kesimlerle ancak aynı siyasal dokudaki insanlar temas kurabilir. Zira ülkemizde sertleşen cepheler ve kutuplaşma nedeniyle siyasi mahalleler arasındaki oy geçişkenliği epey zorlaştı.

Gelecek ve DEVA Partileri yok iken huzursuz muhafazakârlar kendilerini AKP’ye mahkûm görüyordu. Dindar-muhafazakâr kitlenin gidebileceği iktidar adayı, alternatif bir parti yoktu. Ama AKP’den kopan bu iki yeni oluşum giderek huzursuz muhafazakarlara adres ve ümit oluyor.

Türkiye’nin sağcı muhafazakâr bir toplum olduğunu söyleyenler hep yüzde 65-35 denklemine sarılır. Türkiye toplumunda, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sinde Hoca ile İtalyan kölesi arasındaki diyaloglarda da görüleceği gibi, temel aidiyet belirleyici parametre dindir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye toplumu muhafazakârdır. Ancak din faktörü karmaşık siyasal sosyal denklemin birçok değişkeninden sadece birisini oluşturuyor. Türkçülük ve Pantürkizm’in devletin taşıyıcı ideolojileri olmaları muhafazakarlığın değirmenine su taşıyan diğer olgular olarak göze çarpıyor. Bir arkadaşım soy araştırmasında aslında Ermeni olduğunu keşfetti. Bu sırrı sadece benimle paylaşırken duyduğu suçluluk ve utanç duygusu kalbimi ezmişti. Onun adına ağlamaklı olmuştum. Bu ülkenin kurucu siyasal aklı nenelerinden ve dedelerinden utanan, hatta nefret eden, onların soyundan olmayı hakaret sayan tuhaf, kindar nesiller yetiştirmeyi başardı.

Bu küçük parantezin ardından muhafazakârlık konusuna geri dönelim. Bu muhafazakâr kitle homojen bir siyasal karaktere sahip değildir. Bu kategorinin içinde dinin siyasete alet edilmesinden rahatsız ilkeli muhafazakârlar olduğu gibi, AKP nedeniyle işsiz kaldıkları, ticaretleri bozulduğu, enflasyondan etkilendikleri için, kısacası çıkarları nedeniyle huzursuz olan “çalıyor, ama çalışıyor!”cu muhafazakârlar da var. Bu nedenle bu muhafazakâr kitle içinde demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları üzerinde bir konsensüs olması da mümkün değildir.

Bence huzursuz muhafazakârlar denen gizemli kategorinin taleplerine yanıt vermeyi başaran siyasal oluşumlar önümüzdeki seçimlerin galibi olacaklar.

BAĞLANTILI HABERLER