Hüseyin A. ŞİMŞEK


Kıbrıs da yazgısı coğrafyası tarafından belirlenen karaparçalarından biri oldu hep. Farklı bir ifadeyle, tarih boyunca tam bir “çapraz ateşler nihangâhı”ydı. Tarihi, önemli oranda haritadaki yeri tarafından tayin edilen bu adanın, çaprazlama çıkar hesapları salvoları altında kalmanın dışında bir seçeneği olamadı adeta.

Arkeologların yeryüzündeki sayılı Antik adalardan biri olarak gördüğü Kıbrıs’ın, Neolotik Çağ’dan beridir yerleşime açık olduğu ifade edilir. Adanın ilk yerleşim merkezi, Limasol ve Pafos arasındaki Kourion’un Sotiro köyüdür. En eski kent ise Larnaka. Ki Larnaka, dünyanın da en eski kentlerinden biridir.

İki kadim kültür öğesinden, özellikle söz etmeli adanın: Antik dönemlerden kaldığı varsayılan, neden yapıldığı açığa çıkarılamamış olan “Su Festivali” ve MÖ 12. Yüzyıl’dan beri kesin kanıtlı olmak üzere, çok daha eski zamanlardan beridir şiir süregelen şiir geleneği. Statinos’un epik eserlerinden kalan parçalar, şiir geleneğinin somut kanıtları konumundadır.

Kıbrıs adasını çekici kılan, öyle sadece coğrafi konumu falan değildi. Antik çağdan beridir cümle işgalcilerin, korsanların gözüne sular içinde parlayıp duran bir hazine olarak görünmesinin başka önemli nedenleri de vardı. Altın ve bakır rezervleri, şarap ve şeker, deniz ve güneş, kırmızıya çalan rengiyle pırıl pırıl dip balığı barbunyanın lezzeti... Vakti zamanında Frenk krallarının “avcılık hünerleri”nin sembolü haline getirilmiş Eleonora şahinleri, dünyanın başka hiçbir yerinde görülemeyecek büyüklükteki kertenkeleleri, Leonardo da Vinci’ye esin kaynağı olmuş Kato Lefkara işleme atölyeleri; üç bin beş yüz yıllık defne, beş yüzyıllık çınar ağaçlarının diyarı.

Adayla ilintisi olan kimi “ünlüler”i de sıralayalım: Zenon, Solon, Ümmü Haram, Aslan Yürekli Richard, İsak Dukas, Küçük Ahmet Paşa, Yorgos Seferis... Stoacılık’ın kurucusu Zenon, Larnaka doğumludur. “Yedi Bilge”den biri sayılan Atinalı yasa yapıcı Solon’un ise mezarı adadadır. Tanrının tasvir edildiği sayılı ikonlardan biri, “Günlerin Yaşlı Adamı” adıyla Kıbrıs’tadır. Peygamber Muhammed’in halası Ümmü Harâm, 649’da adada ölmüş ve Hala Sultan Tekkesi’nde defnedilmiştir. Bu tekke, “İslam dünyasının kült yerleri” listesinde dördüncü sıraya konur. 1191’de, Limasol’daki Aya Yorgos Kilisesi’nde evlenen Aslan Yürekli Richard, bir “iyilik” yapacaktı adaya; sonra da o “iyilik”i unutturacak çok daha büyük bir kötülük! Adalı sayılma bahsinde, Nobel ödüllü ozan Yorgos Seferis’i unutmak olmaz elbette.

Sadece doğulular değil, batılıların önemlice bir kesimince de -Ortadoğu’ya Yunanistan’dan daha yakın bir mesafede oluşu dolayısıyla- “Ortadoğu’nun bir parçası” gözüyle bakılagelen adaya; doğu, batı, kuzey, güney ve bilimum ara yönlerden gelen fetihlerin, işgallerin, ilhakların sonu gelmek nedir bilmedi. Akalar, Asurlar, Mısırlılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar, İngilizler; krallar, valiler, şövalyeler, paşalar...

Aynı zamanda, bir “sürgün adası” olarak işlev gördü Kıbrıs. Türlü türlü bölgelerden gâh topluluk halinde, gâh birey olarak oraya gönderilen sürgünler, farklı farklı akibetler yaşadılar. Namık Kemal, Kutup Osman Efendi, 28 Mehmet Çelebi, Katırcı Yanni... Toplu sürgünlerin önemlice bir kısmı yerleşip kaldı adada; verili dönemin “yerli” ahalisine karışıp kaynaştılar ve Kıbrıslıların yeni kuşakları olarak yıllanmaya başladılar. Birçok inancın, etnik kökenin, anadilin bir arada yaşanır ve konuşulur olduğu bir adaydı burası.

Venediklilerden kalma yapılarla özgünlüğünü bir oranda koruyan, ünlü Beşparmak dağlarını arkasına almış Lefkoşa, Avrupa’nın ikiye bölünmüş son kenti “ünvanı”nı taşır hâlâ. Kentle aynı adı taşıyan müzedeki yontular, Kıbrıs’ın aynı zamanda bir “aşk adası” olduğuna yorulur sık sık. Theodor Kallifatides*, “Orada şimdiye kadar hiç görmediğim en erotik yontuları gördüm. Neredeyse dizlerimin bağı çözüldü, az daha olduğum yere çökecektim”, diye yazar. Bir zamanlar adaya başkentlik yapmış mozaikler kenti Pafos, Aphrodite atfedilen tapınaklar, kült yerleri barındırır hâlâ.

Limasol ise, adanın “en neşeli kenti” olarak tanımlanagelir. Theodor Kallifatides, Limasol’un bu haliyle ilgili en sahici anlatımları kaleme alanlardan biridir. Onun tanıklıklarına göre, adanın sert şarabından yeterince kandıktan sonra, sokaklarında yürürken kendilerini azgın dalgaların üzerinde farz eden Limasollulara sorulursa, kentleri bir “küçük Paris”tir.

Bugüne neler kaldı peki? Altın ve bakır ocakları, şeker yok artık. Şarap üretilir hâlâ, ama güncel kapışmanın sebebi bu değil. Endemik canlı popülasyonuna, anıtlara, dönüp bakan çok az. Aylardır çokça yazılıyor kapışmanın güncel gidişatı, Kıbrıs yeni çıkar hesaplarının menzilinde nicedir.

MÖ 800’lü yıllarda Apollon’a tapan yerli ahalisinin en güzel tanrıları ve tanrıçaları sahiplenerek, “Aphrodite’in küçük cenneti” şeklinde tanımladıkları bu ada, benzer coğrafyaların yaşadığı “kader”i yaşadı, yaşıyor. Her hakim olan, adanın adını bile kendine göre değiştirip durdu. Her muktedir, muhtelif köken ve inançlardan ahalinin bir kesimini hedef seçti kendine. Adanın kentleri defalarca yağmalandı, yakıldı. Depremler, insan eliyle yaşatılan yıkımlara tuz-biber ekti.

 

* Theodor Kallifatides, Kıbrıs: Kutsal Adaya Bir Gezi, Berfin Yayınları – İstanbul