Mehmet Nuri ÖZDEMİR *


Habur Süreci ve Oslo Görüşmelerinden sonra 2013’te başlayan 'Çözüm Süreci', gelişen kent savaşları ve akabinde 15 Temmuz darbe girişimi hem çözüm sürecini bitirmiş hem de 2016’dan sonra yeni tip ulusalcılığın hortlamasına neden olmuştu. HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın bahsettiği 2015 kent savaşlarındaki “darbe kokusu” bu süreci yeniden tartışmaya açtı.  

Çözüm Sürecinin olduğu 2013-2015 yıllarında kısmi bir normalleşmenin yanı sıra ölümlerin olmaması en anlamlı tarafı olsa gerek. Sadece o dönemin ekonomik verilerine bakınca bile çözümün toplum lehine olacağı anlaşılıyor. Kimin hatalı olup olmadığı meselesi çok çetrefilli bir mesele. Buradan bakınca pek yol gidilmez. Ama çözüm sürecinden öğrendiklerimiz var. Sürekli dönüp bakabileceğimiz derslerle dolu önemli ve acı bir deneyimdi. 

1990’lı yılların başından beri Kürt meselesinin siyasal çözümünün tartışıldığı her dönemde gidişata radikal şiddet olaylarıyla müdahale edilmesi ve sürecin tersine dönmesi Kürt barışına dair soru işaretlerini büyütüyor. Nasıl olacak bu Barış? Doksanlı yıllardan itibaren Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan ve bugün de Tayyip Erdoğan’ın iktidarlarında benzer şeyler yaşandı. 

Habur ve sonrasında Oslo Görüşmeleriyle eş zamanlı KCK operasyonlarının başlatılması, (ki sonradan kumpas olarak kabul edilmesine rağmen cezaların verilmesi) Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, 2013’ün Ocak ayında açlık grevlerinin bitmesiyle yeni bir çözüm sürecinin daha başındayken Sakine Cansız ve iki kadın arkadaşının Paris’te katledilmesi, katilin bir süre sonra cezaevinde intihar etmesi, 17-25 Aralık Operasyonu, 2013 Haziran’ında başlayan Gezi Direnişi gibi olaylar hükümeti düşürerek barış sürecini bitirme hamleleri olduğu yönünde hem AKP hem de Kürt çevrelerinde kimi algılar uyandırdı. Sosyalistlerin ve Kürtlerin Gezi’ye aktif bir şekilde katılmaya başlaması kısmen bu algıları bozmuş olsa da diğer meselelerle ilgili belirsizlik hala devam ediyor. Bu olayların neredeyse tümünün çözümün kritik olduğu aşamalarda cereyan etmesi tesadüf olamazdı.  

IŞID’in çözüm sürecinde Kürtlerin üzerine salınması, (ki Rojava Suriye’de barış bölgesiydi) ve Bakûr Kürtlerinin 6-8- Ekim'de bu saldırılara karşı sokaklara dökülmesi sürecin barış yönünde ilerlemesini engelleyen başka bir olaydı. 6-8 Ekim olayları gerekçe gösterilerek HDP eski eş başkanları Demirtaş, Yüksekdağ ve daha birçok kişi hala tutuklu. 6-8 Ekim olaylarında anlaşılmayacak bir durum yoktu. O dönem Kürt halkının tüm dünyada içinde bulunduğu ruh halini çok iyi bilen biri olarak söylemek isterim ki 6-8 Ekim protestoları Türkiye’ye karşı yapılan bir gösteriden çok tüm dünyanın IŞID’ın Suriye Kürtleri üzerindeki barbar saldırıları karşısında sessiz kalmalarına bir tepkiydi. 

Sivil bir tepki olarak başlayan protestoların nasıl şiddete evrildiğine ve olaylara nasıl müdahale edildiğine hepimiz tanıklık ettik. Bu olaylarda 56 sivil insan öldü. Bingöl’de  dört güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi. Kuzey Kürtleri yine Hizbullah meselesi tahrik edilerek birbirine düşürüldü. Van'daki TOMA görüntüsünü hatırlayın. Diyebiliriz ki çözüm karşıtı klik amacına ulaşmıştı. 6-8 Ekim olaylarından sonra “Kamu Düzeni” adı altında çözüm süreci rafa kaldırıldı. 

2015 sonrası zaten tam bir cehenneme doğru sürüklendik. 7 Haziran-1 Kasım arası ise Türkiye siyasi tarihinin en karanlık dönemi olarak tarihe geçti. Diyarbakır ile başlayan Suruç, Ankara, Kayseri ve İstanbul patlamalarıyla devam eden şiddet olayları kent savaşları ve en sonunda darbe girişimine kadar sürdü. Dolayısıyla siyasal çözümün devreye girdiği dönemde şiddet ve savaş eğilimi yüksek olan politikaların sürekli canlı tutulmak istendiği çok açık. Neden, kim, nasıl ve niçin siyasal çözüm engelleniyor? Bunu toplumsal düzeyde sorgulanmaması ayrı bir yara.

Barışı Tuzak Kurmak

Her defasında çözümün başarısızlığı dehşete dönüşüyor ve “Biz niye bu kadar zamanı barışla tüketmişiz” dercesine korkunç olayların yaşandığı öfkeli, agresif ve tehlikeli bir dönem başlıyor. Anlayacağınız masadan kalkmanın bilançosu çok ağır oluyor. Eminim aklı başında olan herkes “biz bunları bir şekilde masada kalmaya ikna etmeliydik” demiştir. 

Masadan kalktıktan sonra dikkat çekici olan şey her iki tarafta da siyasal çözümü adeta aşağılayan ve itibarsızlaştıran, hatta siyasal çözüme dair her adımdan sonra başlayan şiddet olaylarıyla birlikte “bu kadar büyük felaketler yaşanacaksa aman görüşmeseniz de olur” dedirtecek kadar toplumu bezdiren ve barışa dair umutları söndüren bir algının oluşmasıdır. 

Tüm dengeleri alt üst eden şiddet pratiğinin görüşmelerin hemen sonrasında devreye girmesiyle intikam duygusunun öfke, nefret ve kan akıtma hırsıyla buluşmasının ne kadar korkunç olabileceğini her defasında toplum olarak yeniden yaşıyoruz. Bizler gördük, yaşadık ama evlerine ateş düşenler, göç etmek zorunda kalanlar, anıları savaş molozlarının altına gömülenler hayatlarından asla silinmeyecek şekilde yaşadılar. 

Yine çözüm süreci devam ederken birçok olağanüstü olayın hasıl olması dünyadaki deneyimleri referans göstererek “E olabilir canım başka yerlerde de öyleydi” deyip normalleştirmek de büyük bir hataydı; hatta tuzak veya komploydu desek abartmamış oluruz. Hepimiz çıkıp normal olmadığını daha gür bir sesle söylemeliydik.

Burada tarafların samimiyetine indirgenecek tartışmadan bir şey çıkmaz. Ama bir hakikat  var ortada. Her iki tarafta bir süreç yürütüyordu ve bu sürecin önünde de yurt içinde ve yurt dışında engeller çıkarıldığı kesin. Taraflar daha kararlı ve kalıcı adımlar atıp süreci garanti altına alabilirler miydi, keşke yapsalardı. 

Barışı Kaybetmek

Tüm bunlar Kürt çözümün ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Her iki tarafta da siyaset gücünü yitirdi ve şiddet devreye girdi. Şiddet anda belli bir haz yaşatır, fakat sonradan şiddetin açtığı gedikleri kapatmak çok zaman aldığı gibi toplumsal maliyeti çok büyüktür. Bizler o zaman şiddet ve savaş dursun diye iş bırakmıştık. Günlerce nöbet eylemleri yaptık yaşam hakkı için. Ancak sesimizi duyuramadık. Ağır bilanço çıktı ortaya. Bugün herkes onun bedelini ödüyor. Zamanında konuşamamanın, zamanında anlayamamanın bedeli. 

Bu savaşın kazananı olmadı ama kaybedeni çok. Barışı kaybettik,  ekonomik refah geriledi, öfke ve nefret büyüdü, binlerce insan işini kaybetti, seçme ve seçilme hakkı ayaklar altına alındı, yeni bir vesayetçi ve otoriter rejim ortaya çıktı. Binlerce insan sürgün oldu. Kent yıkımları, trajik ölümler, sürgünler, göçler, gözaltı ve tutuklamalar ağır bir tablo çıkardı ortaya. Akp bunu bir başarı olarak düşünüyorsa tarihsel bir yanılgı içindedir. Bugün trollerin belirlediği bir stratejiye muhtaç kalan AKP nereye sürüklendiğini bilmeden ve kendi içinde çeşitli buhranlar yaşayan bir partiye dönüşmesi bunun göstergesidir. AKP bütün değerlerinden taviz verdi. Neredeyse tüm kadrolarını kaybetti. Bugün sağ, milliyetçi ve ırkçı kliklerin yoğun odağı haline gelmiş durumda. Burada kimin kazandığına bakarsanız denklem çözülmüş olacaktır. 

Normalleşmenin Anahtarı: Kürt Meselesinin Siyasal Çözümü

Bugün darbe ihtimallerinin yeniden tartışılması ve Türkiye’nin gittikçe faşizan çetelerin hakim olacağı bir ülkeye doğru gitmesi dikkat çekici bir durum. Türkiye AKP eliyle gittikçe sağa çekiliyor. Sağa çekilip siyaset yapmanın yolu ise Kürt politikasından nemalanmak. Bu da Kürt sorununu Türkiye’nin temel sorunu olduğunun göstergesi. Bu gerçeği artık herkes biliyor. Ekonominin krizlerle boğuşması, devletin batı paradigmasından doğuya kayması, Türkiye’nin Orta Doğu’daki konumlanması doğrudan Kürt sorunu odaklıdır. Bu gerçeği korona günlerinde bir kez daha görmüş olduk. Akp’nin Kürt dayanışmasını kriminalize etmek için belediyelere kayyım ataması, CHP’nin Suriye Kürtlerine ABD’nin yaptığı yardımlarla ilgili yaklaşımı ve İyi Parti’nin HDP’yi 6 milyondan 200 bine indirme projesi bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. 

Görülen o ki HDP’de dahil tüm siyasal partiler Kürt Meselesi üzerinden oy toplamaya çalışıyor. Kürdi siyasetin bunu Kürt düşmanlığı olarak algılaması başta anlaşılır gibi gelse de aslında bu bakış bir yerden sonra meseleyi marjinalleştiriyor.  Sorun büyüdü, ama Kürt demokratik siyaseti bunu küçük görmekte zorlanıyor. Tüm siyasal partilerin hatta Ortadoğu’daki global-emperyal kanatların Kürt odaklı politika yapma gereği duymaları ve bu politikanın negatif ya da pozitif olarak karşılık bulması meselenin aciliyetine ve merkeziliğine işaret eder. 

Dayanışma Ruhu ile Kürt Sorunu Çözülebilir

Kürt meselesinin siyasal çözümünde sol ve sosyal demokratlara büyük bir fedakarlık ve tarihsel sorumluluk düşüyor. Kürt meselesinin sağlıklı bir şekilde çözülmesi ancak sağ partilerin ılımlı bir eşiğe gelmesiyle olabilir. Sol ve sosyal demokratlar Kürt halkının son 5 yılda yaşadıklarına bakarak Türkiye’deki sağ partileri çözüme ikna etmekle ilgili bir sorumluğu var. Türkiye sol, sosyalist ve sosyal demokratları Kürt halkı ile Türk halkı arasındaki temel köprüdür. Bu kesim için asıl gündem içerde ve dışarıda tüm yaşamımızı kilitleyen Kürt Meselesinin çözümüne odaklanmak ve birinci gündem haline getirmek solcu, sosyalist, sosyal demokrat olmanın gereği değil midir? 

Kürt meselesinde solun müzakere ve köprü olma rolünden öte Kürtlerden daha çok iktidar ile kavgalı olması çözümü zorlaştıran temel tarihsel sorunlardan birisidir. Elbette solun çok geniş bir mücadele ağı var. Ama tüm dünya da solun temel sorumluluklarından biri savaşları durdurabilecek barış politikası yapmaktır. Barış sol politikaların merkezinde olması gereken bir meseledir. Çünkü savaş ve sermaye iç içe gelişen ve eş zamanlı sınıfsal ve toplumsal ayrışmalara neden olan olgulardır. Bu olgular tüm politika ve yaşam üzerinde hegemonya kuran iktidarlar açısından işlevsel bir alettir.

Bu gerçeklikten yola çıkarak, Kürtlerin sol, sosyalist sosyal demokrat dostları Kürt halkının “barış ve çözüm hakkını” kişi ya da parti karşıtlığına indirgememesi barışı kolaylaştıran bir politika olacaktır. Örneğin Kürtler için Erdoğan’ın gitmesi ya da kalması çözüm değildir. Sonuçta Erdoğan sonrası Türkiye'de Finlandiya tipi bir Demokrasi olasılığı yoktur. Kürtler, devleti kim yönetiyorsa onu muhatap olarak görmelerinden daha normal ne olabilir ki. Kürt meselesinde muhataplık ile seçim ittifaklarının karıştırıldığı yanılgılı bir durum söz konusu. Çözüm sürecinde Erdoğan ile Kürtler kol kola diyenler çözüm sonrasında Kürtlerin ödediği bedeli ve AKP karşısında nasıl yalnız bırakıldıklarını hatırlayabilirler.

Kürtler İçin Siyasal Çözüm

Türkiye’de yeni mafyatik, çeteci, ırkçı kliğin hortlaması kendine ulusallık ve milliyetçilik üzerinden her zaman geniş zeminler bulabilir. Fakat Kürt meselesinin fanatik, ırkçı ve trol mentalitesi ile çözüme kavuşması mümkün değildir. Bunu Kürt meselesinin çözümsüz kalmasının yan etkileri olarak okumak mümkün. Her iki tarafta yoksul çocuklarının ölmesi de ayrı bir yürek yanmasıdır. Bu yüzden de Kürt halkının çözümden yana olması gayet anlaşılır bir şey. Cizre, Sur, Nusaybin ve daha bir çok ağır travma yaşayan bir halkın barıştan yana olması çok normal. 90’lardan beri siyasal çözüm her zaman Kürdi siyasetin gündeminde olmuştur. 

Bir diğer nokta elbette herkesin bir Kürt politikası olabilmeli ama savaş ve şiddet politikalarını derinleştiren değil çözüme odaklanacak politikalar olması elbette bir temenni. Bugün Türkiye Kürtlerle ortak bir perspektif ile yoluna devam ederse bölgesel barış gücü olabilir. Ortadoğu’da Kürtler ve Türklerin varlığı iç içe geçmiş durumda. Siyaset bunu görmezden gelemez. Bu iç içelik birbirine saygı temelinde Kürtlerin siyasal ve kültürel hakları iade edildiğinde iki halk bundan sonra Orta Doğu’da insanca bir yaşamın öncüsü olabilirler. 

Bunun için umudu seçimlere bağlamanın bir anlamı yok, seçimleri erteleyebilirsiniz ama kadim sorunların mevcut çözüm olanaklarını ertelemek çok büyük riskler barındırıyor. Seçimler zihniyet değişmediği sürece hiçbir şeyi değiştiremez. Seçimlerle iktidarların değişmesinden öte zihinsel değişimleri sağlayarak politika ile sorunları çözmek daha mantıklı ve insani. 

Türkiye Kürt meselesine endekslenmiş radikal şiddetin eşlik ettiği otoriter sistem sürdürülebilir kapasitenin sınırlarına ulaşmış durumda. Buradan görülen kadarıyla her iki tarihsel kutup, AKP ve CHP tercihlerini yapmak zorunda. Demokratikleşme, Kürt Meselesi, Yeni bir toplumsal sözleşme, yerel yönetimlerin imzalanan AYYÖŞ’ün güncellenmesi, adaleti inşa etme... Tüm bu başlıklarda normalleşme her iki bloğu paradigmasal düzeyde değişime zorluyor. Türkiye’nin önündeki çatallanma sadeleşmiş durumda. İki yol var. Ya demokrasiden yana yeni bir toplumsal sistem ya da daha otoriter, kaotik ve dışa bağımlı bir yönetim biçimi.

*İhraç Kürt Öğretmen