Deniz BAKIR & Emre ERGÜL


Geçtiğimiz yıl birincisi düzenlenen İslam ve Sol Çalıştayı'nın ikincisi ocak ayında yine İnşa Kültür Evi'nde yapılacak. 1. çalıştay İslami ve sol gelenekten gelen ya da kendisini öyle niteleyen katılımcıların giriş niteliğindeki ve konuya dair genel yaklaşımlarını sunan konuşmalarıyla geçmişti. İkinci çalıştay ise konuyu biraz daha derinleştirmeyi amaçlıyor. Tarihsel tecrübeler, çağdaş tecrübeler, karşılaşmalar-yüzleşmeler, kadın, İslam ve sol ve kişisel tecrübeler başlıkları altında yapılacak çalıştay sol ve İslami perspektifin tarihsel ve güncel, toplumsal ve kişisel, siyasal ve kültürel olarak yan yana geldiği kesişim kümelerini ortaya çıkarmayı, bu iki perspektifi karşı karşıya getiren unsurları anlamayı ve çözümlemeyi amaçlıyor.

Çalıştayın kapsamına dair sözler söylenecektir. Ancak şimdi konumuz esas olarak bu değil. Bu yazıda çalıştaya davet edilen Sol haber portalı yazarlarından Orhan Gökdemir’in davete ilişkin olarak kaleme aldığı ‘İslam ve Sol’ başlıklı yazısına dair bir kaç söz söylemek istiyoruz.

Yazarın ve içinde bulunduğu siyasi mecranın konuya dair yaklaşımlarını az çok biliyoruz. Bunu hem çeşitli vesilelerle kaleme alınan yazılar hem de birinci çalıştay sonrası yapılan değerlendirmeler üzerinden görme fırsatımız oldu. Doğal olarak niyetimiz başı sonu olmayan polemikler yürütmek değil. Ancak sözü olan kişilerin belli ölçüler temelinde, ne düşündüğünden bağımsız olarak çalıştaya katılmasının ve bu fikri karşılaşmaya dahil olarak İslami ve sol perspektifin yan yana gelme imkân ya da imkânsızlıklarını ortaya koymasının yararlı olacağı görüş açısından hareket eden bu davete bir yazıyla ve üstelik üstenci bir biçimde cevap verilmesi nedeniyle, İslami ve sol gelenekten gelen iki aktivist olarak bu yazıyı kaleme almaya karar verdik.

Genel olarak dinin ve özel olarak da İslam’ın Marksizm ile bir illiyet bağı olmadığının farkındayız. Ancak kendi tarihsel ve toplumsal evrimleri içinde şekillenen bu iki dünya görüşünün karşı karşıya geldiği kadar iç içe geçen kesişim kümeleri olduğunu da biliyoruz. 

Marx, teorik olarak dayandığı ve beslendiği temel kaynaklardan birinin ütopik sosyalizm olduğunu söyler. Ütopik sosyalizm akımını daha çok Kapitalizmin anavatanı olan Avrupa’daki izdüşümleri üzerinden inceleyen Marx ve Engels, felsefi alanın ötesinde ezilenlerin ezenlere karşı verdiği sınıf mücadelesinin din kisvesi altında gerçekleşebildiğini fark etmişti. Engels’in Thomas Müntzer, Etienne Cabet ve Wilhelm Weitling gibi isimlerin liderliğinde oluşan dini akımlar üzerine değerlendirmeleri bu bakımdan tipiktir. Thomas Müntzer liderliğinde gerçekleşen köylü devriminin ilhamını doğrudan Hıristiyanlık teolojisinden aldığını belirten Engels, bu ve benzeri hareketlerin sınıf mücadelelerinin bir görünümü olduğu kadar komünist tahayyülü şekillendiren kaynaklardan biri olan ütopik sosyalizm akımının bir parçası olduğunu da görmüştür. 

Komünist fikirlerin, kutsal kitaplara atıfta bulunarak propaganda edilmesinin tarihte sayısız örneği vardır. Yani Marksist görüş açısından bakıldığında din sadece bir felsefe konusu değil, bir bütün olarak tarihin içinde şekillendiği toplumsal ve siyasi evrimin unsurlarından biridir. Toplumsal sınıfların ya da kesimlerin siyasi yansıması olarak partilerin olmadığı dönemlerde bu rolü mezhepler oynuyordu. Kapitalizmin gelişmesinin görünümlerinden biri olan rönesans ve aydınlanma düşüncesi burjuvazinin devrimci döneminin ürünü olarak tarihsel bir rol oynamış ve tarihsel değişimin uğrak noktalarından biri olmuştur. Ne var ki burjuva anlamda aydınlanma düşüncesinin ve buna bağlı olarak şekillenen pozitivist kavrayışın sınırları kapitalizmin içsel çelişkileri ile kuşatılmış ve belirlenmiştir. Zaten kapitalizmin ürünü olarak ortaya çıkan işçi sınıfı ve onun siyasi görünümü olarak ortaya çıkan akımlar bu gerçeğin dışavurumuydu. Ütopik sosyalizmin Marks ve Engels tarafından referans ve kaynak olarak alınan ilk temsilcileri de bu geçiş döneminin temsilcileriydi. 

Marx ve Engels İngiliz ekonomi politiği, Fransız ütopik sosyalizmi ve Alman felsefesi kaynaklarından hareket ederek ama onları da içerip aşan bir tarihsel perspektife ulaşarak bilimsel sosyalizmin temellerini attı. Burjuva aydınlanmasının ürünü olan pozitivist yöntemin karşısına diyalektik ve tarihsel materyalist düşünceyle çıktılar. Doğrusal ilerlemeci tarih ve toplum anlayışından çelişki temelli ve sıçramalarla ilerleyen tarih ve toplum kavrayışına geçtiler. Pozitivizmin dar evrimci kalıplarını parçalayarak genel olarak toplumların, özel olarak ise kapitalizmin sınıf çelişkilerine dayanarak geliştiği gerçeğini gösterdiler. Onlara göre sınıf çelişkileri ve mücadeleleri çeşitli biçim ve görünümlerde tezahür ediyordu. Bu bazen dinsel kisve altında, bazen ulusal kisve altında, bazense bir başka görünümde ortaya çıkabiliyordu. 

Kuşkusuz kapitalizm ve burjuva aydınlanması parti formunu yaratarak bu görünümü şekillendirici bir hamle yapmış ancak ulusallık, dinsellik, türcülük ya da cinsiyetçilik gibi toplumu şekillendiren temel ideolojik zeminleri ortadan kaldırmamıştır. Dahası kaldırmak istememiştir. Onları kendi toplumsal hegemonya enstrümanları olarak biçimlendirerek el altında tutmuş, kullanmıştır. Laiklik bunun zıddı değil aracıdır. Burjuva aydınlanmasının ürünü olan laik düşünceyle birlikte sınıflar üstü devlet yanılsaması, toplumsallık ve sınıfsallıktan koparılmış bireysel din fikriyle tahkim edilmiştir. 

Halbuki Marksist görüş açısından her şey gibi din de tarihsel olduğu kadar toplumsal ve sınıfsaldır. Tüm tarih gibi tarihsel gelişimin dinsel görünümleri de bundan bağımsız değildir. Salt felsefi alanın ötesine geçip somut hayattaki görünümleriyle tarihe ve günümüze baktığımızda bunun zengin örnekleriyle karşılaşırız. İngiliz köylü ayaklanmasını başlatan “Düşkün Rahipler” İncil’e atıfta bulunarak, “Adem toprağı beller, Havva ip eğirirken, soylu diye biri mi vardı?” demişlerdir. Müntzer ayaklanması, Etienne Cabet ve Wilhelm Weitling bu gerçeğin erken modern dönem ve Avrupalı örnekleriydi. Lenin’in  bir çok kez olumlu atıflarla değerlendirdiği Pugaçev ayaklanması da yoğun dinsel içeriğe sahipti.

İslam coğrafyasında bunun daha zengin örnekleri vardır. Öteki İslam Tarihi’nin Hz. Muhammed, İmam Ali, Ebuzer el- Gifari ve İmam Hüseyin ile başlayan, tarih boyunca Ebu Müslim Horasani’den Babek Hürremi’ye, Zenc Hareketi’nden Karmatiler’e, Nizari İsmailileri’nden Babailer'e, Şeyh Bedreddin'den Celaliler’e… dek uzanan ‘’Mülk Allah’ındır’’ temelli eşitlikçi, ihtilalci anlayış bunun somut örneklerinden sadece birkaçıdır.

Yine yakın tarih bakımından İran’da Ali Şeriati ve Latin Amerika’daki kızıl kilise ve kurtuluş teolojisi hareketi çizgisi aynı kapsamdadır. 

Köleci ve feodal toplum aşamalarının devrimci duruşları olarak ortaya çıkan tüm tek Tanrılı dinler, peygamberlerin ölümünden sonra iktidarlaşmayla beraber asıl amacından saptırıldı. Burada suçlu dinler değil, dinleri kendi çıkarları uğruna kullanan sömürgeci düzenlerdir.

Yani din dediğimiz şey homojen, salt felsefi bir dünya kavrayışı değildir. Hangi sınıfın dilinde, düşüncesinde, yüreğinde ya da eyleminde biçim ve içerik kazandığına bağlı olarak değişir. Bazen kalpsiz bir dünyanın kalbi, ezilenlerin isyan dili ve çığlığı, bazense egemenlerin kırbacı ve afyonu olur. 

‘Müllk Allah’ındır’ sözünü toplumsal mülkiyet olarak okuyan ve mülkiyetsizliği öneren; ‘Biz yeryüzünde ezilip horlananları önderler yapmak istiyoruz’ ayetini sınıflar mücadelesinin düsturu olarak kabul eden Müslüman ve dini ile Marksistler aynı yöne bakmaktadır ve yoldaşlık yapabilir.

Yeryüzünde tek bir din yoktur. Yezid’in ‘İslam’ı ile Hz. Hüseyin’in ‘İslam’ı, Abbasiler’in ‘İslam’ı ile Karmatiler’in ‘İslam’ı, Çelebi Mehmed’in ‘İslam’ı ile Şeyh Bedreddin’in ‘İslam’ı vb. arasında net bir ayrım vardır. Herhangi bir coğrafyada işgalci emperyalist bir kuvvetin orada bulunurken kendisine ideolojik dayanak haline getirdiği dini inanç ile işgale karşı yürütülen direnişin kendisine ideolojik dayanak yaptığı dini inanç arasında fark vardır. Orhan Gökdemir, Müslüman bir coğrafyada direnişçilerin düzen güçlerine saldırırken dile getirdikleri ‘’Allahu Ekber’’ sloganının politik anlamıyla, ayaklanmayı bastırmak amacıyla saf tutan devlet güçlerinin harekete geçerken savurdukları ‘’Allahu Ekber’’ sloganının politik anlamı arasındaki farkı net olarak gözetmek zorundadır. Yani bir ezilenlerin dini, Allah'ı, kitabı bir de ezenlerin dini, Allah'ı ve kitabı vardır. Marksist perspektiften gericilikle ilericiliğin ölçüsü dinsel değil; sınıfsaldır. Bu onun diyalektik- materyalist tarih ve toplum kavrayışının ürünüdür. 

Gökdemir, din olgusu karşısında, burjuva aydınlanmacı ideolojinin ve bu ideolojinin Türkiye’de vücut bulduğu şekliyle Kemalizm’in din karşısındaki pozitivist tutumuna ve postmodernist ideolojinin ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ayrımlarını gözardı eden liberal tutumuna angaje olmaktadır. Gökdemir, İslam’ın her türden biçimini genel bir ‘din’ başlığı altında değerlendirip ‘afyon’ olarak niteleyerek, İslam’ın içinde ezilenlerden yana yer alan farklı politik ve felsefi tutumların sınıflar mücadelesindeki pozisyon farklılıklarını görmezden gelip, “dini olan her şeyin gerici, dinsel olmayan, laik olan her şeyin de ilerici” şeklindeki aydınlanmacı laisist burjuva görüşe saplanıp kalmıştır. 

Gökdemir burjuva aydınlanmacılığın ürünü olan pozitivist felsefenin katı kalıplarından çıkıp Marksist aydınlanmanın ürünü olan sınıflar mücadelesinin tarihin devindirici gücü olduğu görüş açısına yaklaştığı oranda bunu görebilir. O zaman sol ve İslam ilişkisi üzerine daha etkileşime açık ve zenginleştirici tartışmalar yapabiliriz belki.