Derya OKATAN


ARTI GERÇEK- Osmanlı ve Türkiye’deki İslamcılık ve İslami hareketlere dair çalışmalarıyla bilinen araştırmacı yazar Osman Tiftikçi, bu kez Sovyetler’in İslam’la deneyimini mercek altına alıyor. Tiftikçi’nin “İslam-Sosyalizm Bolşevik Devrimi ve Din” başlıklı kitabı NotaBene Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Tiftikçi, “1917 Bolşevik Devrimi öncesi İslam dünyasında sosyalizm tartışmaları”, “Bolşevik Devrimi ve İslamcı hareket”, “Bolşeviklerin din politikaları, tepkiler ve değişimler”, “Sovyetlerin yıkılmasından sonra din” başlıklarında olmak üzere Sovyetler’in İslam ile deneyimini dört bölümde inceliyor.

Kitabı üzerine Artı Gerçek’in sorularını yanıtlayan Osman Tiftikçi, Türkiye’de dini gericiliğe karşı mücadele konusunda da önemli açıklamalarda bulundu. 

Araştırmacı Yazar Osman Tiftikçi’nin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

Sovyetler’deki Müslümanları yazma amacınız nedir?

Rusya Müslümanlarının Bolşevik devrimi ve Sovyet sistemi ile ilgili olarak yaşadıkları yeterince incelenmemiş ama önemli bir konudur. Hem 70 yıllık Sovyet deneyimini anlayabilmek hem de günümüz Türkiye’sindeki gelişmeleri anlayabilmek için bu konu önemlidir.

‘MÜSLÜMANLAR İKİNCİ BÜYÜK DİNİ GRUPTU’

Kitapta, 1905 Devrimi öncesi, sonrası ve Ekim Devrimi sonrasında Müslümanların durumuna dair bilgiler aktarıyorsunuz. Siz, 407 sayfalık bir kitapta anlatıyorsunuz, ancak bazı noktaları özetlemenizi rica edeceğim. Müslümanların Sovyetler’deki durumu neydi? Nüfusları ne kadar? Dinlerini yaşayabiliyorlar mıydı? Çarlık Rusya’sında zulme karşı direnişleri söz konusu muydu? Örgütlülük düzeyleri nasıldı?

1897 nüfus sayımına göre Rusya’nın nüfusu 106 milyondu ve bunun 15 milyon kadarı Müslümanlardan oluşuyordu. Bu rakamın 1917 yılında da çok fazla değişmediğini tahmin edebiliriz. 

Rusya nüfusunun yüzde 70’i Ortodoks’tu. Müslümanlar yüzde 11 oranla ikinci büyük dini gruptu. Katolikler yüzde 8,9, Protestanlar yüzde 4,8 oranındaydılar. Müslümanlar Rusya’nın her yanına dağılmış durumdaydılar ve gayrı Müslimlerle iç içe yaşıyorlardı. Ekim Devrimi’nden önce hiçbir Müslüman halkın ulusal devleti ve ulusal sınırlar yoktu. Azeri ve Tatarları istisna tutarsak Müslüman halklar arasında ulusal bilinç gelişmemişti.

Rusya’da Ortodoksluk ayrıcalıklı bir devlet dini durumundaydı. Müslümanlık ve diğer dinler ise baskı altındaydı. 1854 genelgesi Rus vatandaşlarının (Hıristiyanların yanı sıra paganların da) İslam’a geçmesini yasaklıyordu. Din değiştirmek sadece Ortodoksluğa geçenler için serbestti.

Müslümanların Güney Kafkasya’da Şii ve Sünniler için iki dini idaresi, Ufa’da Tatarların dini idaresi, Kırım’daki Tatarların da dini idareleri vardı. Çarlık Müslümanların istemesine rağmen Kuzey Kafkasya’da (Dağıstan, Çeçenler ve diğerleri vs.), Orta Asya’da, Kırgızistan’da dini idare kurdurmuyordu. Dini idarelerin başkanı ve yöneticileri Çarlık tarafından atamayla belirleniyordu. Bu dini idareler İçişleri bakanlığına bağlıydılar ve valilere karşı sorumluydular. Dini idareler şube açamıyorlardı. Cami ve mescit yapabilmek için hükümetten de değil, o bölgenin rahibinden izin almak zorundaydılar. Müslüman din adamları Ortodoks din adamlarının sahip oldukları ayrıcalık ve imtiyazların hiçbirine sahip değildi. Örneğin askerlik yapma zorunluluğu bunlardan biriydi. Müslümanların ana dillerinde eğitim hakları da yoktu. 

‘BARIŞÇIL BİÇİMDE DİRENİYORLARDI’

Müslümanlar bu baskılara karşı barışçıl biçimlerde direniyorlardı. 1905 Devrimi’nden sonra Duma açılınca Müslümanlar Duma’daki temsilcileri aracılığıyla istemlerini dile getirdiler. Topladıkları kongrelerde bu konularda kararlar aldılar, Rusya muhalefetiyle işbirliği yaptılar. Fakat bu tepkiler kitle hareketine, isyanlara dönüşmedi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında 1916 yılında Orta Asya halkları ayaklandılar. Ama bu isyan dini nedenler yüzünden meydana gelmemişti. Bozkır Valiliğine ve Türkistan Genel Valiliğine bağlı Müslüman halklar, askerlikten muaftılar. Kafkasya ve Volga boylarındaki Müslümanlar için böyle bir hak yoktu. Çarlık 1916 yılında askerlikten muaf olan Orta Asya Müslümanlarını da askere almaya kalkınca, geniş bir ayaklanma meydana geldi.

Rusya Müslümanları 1905 Devrimi’nden sonra, Ekim Devrimi’ne kadar defalarca kongreler topladılar, önemli kararlar aldılar fakat ortak bir siyasi örgütlenme yaratamadılar. Müslüman halklar, örneğin Tatarlar, Başkurdlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler vs. kendi içlerinde ortak davranabiliyorlardı. Hatta 1917 Şubat Devrimi’nden sonra özerk yönetimler kurdular. Ama belli bir programı, tüzüğü olan siyasi partiler oluşturamadılar. Azeriler hariç. Azeriler 1904 yılında Bolşeviklerle ilişki içinde olan Himmet Partisi’ni, 1911 yılında da daha sonra bağımsızlığı ilan edecek olan Musavat Partisi’ni kurmuşlardı.

‘SOSYALİZMİN MÜSLÜMANLARDA KARŞILIĞI YOKTU’

Müslümanlar arasında sosyalizm tartışmaları ne zaman ve nasıl başlıyor? Ekim Devrimi’nden önce Bolşeviklerle ilişkileri var mı? Sosyalist Müslümanların ayrı örgütlenmeleri var mı?

Müslüman dünyasında sosyalizm tartışmaları 1848 devrimlerinden ve 1871 Paris Komünü’nden sonra başlıyor. Ama bu tartışmalar genellikle devlet yöneticilerinin sosyalizme karşı aldıkları tavır ve bazı aydınların Avrupa’da yani kendi dışlarında olan bir olguya karşı gösterdikleri ilgi düzeyinde kaldı. Yani sosyalizmin sınıfsal ve kitlesel bir karşılığı yoktu. 1905 Rus Devrimi ile birlikte hem sosyalizm hem de sosyalizmle İslam arasındaki ilişki Müslüman dünyanın gündemine girdi. Bunda Tatar Cedidcilerinin (ilericilerinin, yenilikçilerinin) ve Tatar Cedidci ulemanın önemli rolü vardı.

Müslümanların Ekim Devrimi’nden önce Bolşeviklerle ciddi bir ilişkileri yoktu. Azerbaycan’da Bolşeviklerle ilişkisi olan bir Himmet Partisi vardı ama bu parti sonradan parçalandı. Parti içindeki Cedidci kişiler Musavat Partisi’ni kurdular ve Ekim devrimine karşı tavır aldılar. Bir istisna olarak Vahidovların, Sultan Galiyevlerin Şubat Devrimi’nden sonra kurdukları örgütlenme Ekim Devrimi’nde Bolşeviklerle birlikte davrandı.

Müslümanlar Bolşevik Devrimini nasıl karşılıyor? 

Müslümanlar derken homojen bir topluluktan söz etmediğimizi belirtmek gerekir. Müslümanlar birbirleriyle de mücadele eden farklı siyasi eğilimlerin etkisi altındaydılar. Örneğin Tatarlar, Başkurdlar, Azeriler içinde güçlü bir Cedidci anlayış vardı. Cedidciler içinden çıkmış Müslüman Komünistler vardı. Orta Asya Cedidcilerle Kadimciler (dini muhafazakârlar) arasında bölünmüştü. Gene Ekim Devrimi gerçekleştiğinde Orta Asya’da dini bağnazlığın, siyasi gericiliğin hegemonyası altında bulunan iki devlet, Çarlık işbirlikçisi Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı vardı. Bu devletler 1920 yılına kadar varlıklarını sürdürdüler.

Bu parçalanmışlık içinde Müslümanların Ekim Devrimi’ne karşı tavırları da farklı oldu. Cedidciler tam bir hayal kırıklığı içindeydiler. Bunlar Şubat Devrimi’nden sonra kurdukları özerk yönetimleri kalıcılaştırmak istiyorlardı.

Bolşeviklerin ve özel mülkiyete, dini kurumlara, din adamlarına, burjuvalara yönelik devrimci kararlarının Müslümanlara uygulanmasına karşı çıkıyorlardı. Bunlar; bize sadece ulusların kendi kaderini tayin hakkını uygulayın başka hiçbir işimize karışmayın tavrı içindeydiler. Bu istemleri için Bolşevik yöneticilerle görüşmeler yaptılar, istedikleri olmayınca bu sefer Moskova’daki Osmanlı büyük elçisine gidip, Osmanlı devletinin Bolşevikler üzerinde baskı kurmasını sağlamaya çalıştılar. İç savaş çıkınca karşı devrimcilere yanaştılar. Onlardan istediklerini bulamayınca Bolşeviklere dönüp uzlaşmaya çalıştılar. Azerbaycan Osmanlı ordusunun da yardımıyla bağımsızlığını ilan etti.

Orta Asya’daki Cedidcilerle Kadimciler, aralarındaki çelişkileri erteleyip ortak yönetimler kurdular. Bu yönetimler ve Hive ile Buhara devletleri, başında Frunze’nin bulunduğu Kızıl Ordu tarafından yıkıldılar.
Yukarıda belirttiğim gibi sadece Sultan Galiyevlerin Müslüman Komünistleri Bolşeviklerle birlikte davrandı.

‘İSLAM SOVYET SİSTEMİNE UYUMLU HALE GETİRİLDİ’

Kitapta, İslam’ın bir din, sosyalizmin ise bir bilim olduğunu söylüyor ve bilim ile dinin birbiriyle uzlaşmaz iki kavram olduğunu belirtiyorsunuz. Peki, Sovyetler’deki Müslümanlar bunu nasıl başarmışlar ya da başarabilmişler mi?
Sovyetlerdeki Müslüman ulemanın İslam’la sosyalizmin çelişmediği tezini bilimsel olarak kanıtladıklarını söylemek mümkün değil. Bu konudaki çabalar hiçbir dönemde, bazı hadisleri, ayetleri ve Peygamberin bazı davranışlarını kanıt olarak göstermekten ileri gitmedi.

Sovyet deneyiminde İslam’ın Sovyet sistemine uyumlu hale getirilmesinden söz edebiliriz. Bu anlamda İslam diğer dinlerle birlikte, kendini sisteme uyumlu hale getirerek, değişerek, kitle üzerindeki etkisini de önemli ölçüde kaybederek varlığını sürdürebilmeyi başarabilmiştir.

Sıradan insanların birçoğu Müslümanlıkla komünistlik arasında bir çelişki görmüyor, hem Müslümanım hem de komünistim diyordu. Fakat bu Müslümanlık dinin emrettiği görevlere (farzlara) bağlılıktan daha çok, kültürel, geleneksel bir anlam içeriyordu. Din kültürel bir öge, adetler, örneğin sünnet, bayramlar, Müslüman mezarlığına gömülme, türbeleri ziyaret gibi, onları gayrı Müslim halklardan farklılaştıran özellikler olarak kavranıyordu.

‘MÜSLÜMANLAR TARİHTE İLK KEZ ULUSAL DEVLETLERİNİ KURABİLDİLER’

Bolşevik Devrim Müslüman toplumlarda ne tür değişimlere yol açtı? 

20. yüzyıl başlarında Rusya’daki Tatarlar ve Azeriler Müslüman dünyasının, ekonomik ve sosyal bakımdan en gelişmiş kesimini, Orta Asya ve Kuzey Kafkasya halkları ise Müslüman dünyanın en geri kesimlerinden birini oluşturuyorlardı. Başlangıçta çekilen acılara ve zorluklara rağmen Sovyet sisteminin Müslüman halklar üzerinde olumlu etkileri oldu. Müslüman halklar tarihte ilk kez Sovyet sistemi altında ulusal devletlerini kurabildiler. Müslüman halklar ulusal dillerini, tarihlerini, edebiyatlarını, kültürlerini Sovyet sistemi sayesinde geliştirebildiler. Sovyetlerdeki Müslüman halklar, okuryazarlık düzeyi, kültürel gelişmişlik, kadın hakları, işçi hakları ve sosyal haklar bakımından bütün dünya Müslümanlarından ileri bir düzeydeydiler. 

‘SOVYET SİSTEMİ TARTIŞMASINI KİŞİLERE İNDİRGEMEKTEN KURTULMAK GEREKİR’

Kitabınızda Müslüman cumhuriyetlerin sosyalist toplumlara dönüşmediğini belirtiyorsunuz. Bunun nedeni neydi? Bu noktada günümüzde sosyalistlerin çıkaracağı dersler ne size göre?

Sovyetlerde parti bürokrasisi ve idari bürokrasi içinden çıkan bir kesim, ayrıcalıklı yönetici bir sınıfa dönüştü. Birçok yönetici ölmeden yerini bırakmıyordu. Resmi örgütlenmeler dışında işçi sınıfının, kadınların, gençlerin vs. kendi örgütleri yoktu. Kitleler yönetimin tümüyle dışına itilmişlerdi. Ataerkil aile yapısı ve ilişkiler tasfiye edilememişti.

Ruslar ayrıcalıklı bir ulus haline gelmişti. Örneğin Müslümanlar neredeyse bütün yönetim kademelerinden dışlanmışlardı. Sosyalizmi sadece, özel mülkiyetin kalkması, devlet mülkiyetinin ve kolektif mülkiyetin egemen hale gelmesi, işçilere, halka tanınan ekonomik, sosyal haklar olarak anlamak ve sunmak hataydı. Kolhoz sisteminin toplumu ne derece sosyalizme yaklaştırdığı, ne derece eski ataerkil ilişkileri ve özel mülkiyet ilişkilerini muhafaza ettiği ayrıca tartışılmalıdır. Ortak bir Sovyet kimliği, yeni sosyalist insan yaratmakta başarılı olunamadı. Bunun sebepleri ve Sovyet sisteminin değerlendirilmesi tabii ki çok daha geniş bir konudur.

Sosyalistlerin Sovyet deneyiminden gereken dersleri çıkarabilmeleri için öncelikle, Sovyet sistemi tartışmasını kişiler düzeyine indirgemekten kurtulmaları gerekir. Örneğin Stalin ölene kadar her şey mükemmeldi ama Stalin ölünce yerine geçenler her şeyi berbat ettiler ya da Stalin’in yerinde Troçki olsaydı her şey daha farklı olurdu gibi anlayışlar bilimsel değildir, sübjektiftir. Stalin dönemiyle sonrası arasında öyle keskin kopuşlar yoktur. Tersine, temel politikalarda süreklilik daha ön plandadır. Sovyet sistemini anlayabilmek için özellikle 1928-29’lardan yani planlı kalkınmanın başladığı yıllardan başlayıp, İkinci Dünya Savaşı’na kadar süren dönemin, 1930’lu yılların ciddi biçimde, süreci kişisel hırslar düzeyinde yüzeyselleştirmeden bilimsel biçimde incelenmesi gerekir.

‘DİN ARTIK ESKİ DİN DEĞİLDİ’

Bolşeviklerin Ateist propaganda çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce doğru muydu?

Ateizmi savunmak, propagandasını yapmak neden yanlış olsun? Bunun yeri, zamanı ve biçimi önemliydi. Özellikle devrimin başlangıç yıllarında hatalar yapıldığından ve 1929’da dini işlerle ilgili kararnameyle birlikte, ateizmin devlet zoruyla dayatılmasının yanlışlığından söz edebiliriz. Bunların tartışılması gerekir. Ama ateist propaganda yapmak, bunu örgütlü bir hale dönüştürmek ilke olarak yanlış değildi.

Başlangıçta tecrübesizlik, acemilik vardı. Çünkü tarihte ilk defa siyasi bir iktidar dini kendine uygun hale getirmeye çalışmıyor, dini doğrudan karşısına alıyordu. Dolayısıyla yapılacaklar el yordamıyla bulunmaya çalışıldı. Bu nedenle gelen tepkilere göre dini politikalar sık sık değişti. Ayrıca ateist propaganda için elde yeterli malzeme yoktu. Ateist propaganda yapacak yerli komünist kadrolar yoktu, var olanların donanımı çok yetersizdi. Sovyetlerdeki değişik dinlerin somut durumuna ilişkin araştırmalar, kitlelerin dinle, dini kurumlarla, din adamlarıyla ilişkilerine dair bilimsel çalışmalar yoktu. Propagandacılar somut durumlara uygun ateist propaganda yöntemlerine sahip değillerdi. Öyle ki devrimden önce Hıristiyan papazların İslam’ı kötülemek için yazdıkları kitap ve broşürler bile, propaganda malzemesi olarak kullanılmak zorunda kalıyordu. Bolşevikler başlangıçta Müslüman toplumları iyi tanımıyorlardı.
1920’li yıllarda özellikle Orta Asya ve Kuzey Kafkasya Müslümanları arasında ateist propaganda yaparken, çok daha temkinli, dikkatli ve sabırlı olunması gerekiyordu. Yerli kadrolar sayıca ve nitelikçe yetersiz olduğu için dışarıdan kadroların getirilmesi, Müslüman kitle tarafından Çarlığın zorla asimilasyon politikalarıyla özdeşleştirildi. 
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, Militan Ateistler Birliği’nin ve yayın organının kapatılmasını, ateist propagandada yanlışlar yapıldığının kabulü olarak anlayabiliriz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte ise ateist propagandanın gözle görülür bir tepki çekmediğini görüyoruz. Militan Ateistler Birliği’nin devamı olarak 1947 yılında Bilim Cemiyeti kuruldu. Kruşçev bu konuda daha da ileri giderek, 1929 dini kararlarını tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. Bilimsel Ateizm Enstitüsü’nü kurdu, 1957 yılında bütün okullarda ateizm derslerini zorunlu hale getirdi. Fakat belirttiğim gibi bütün bunlara karşı ciddi tepkiler oluşmadı. Bu dönemde halk artık eski halk değildi, din de eski din değildi.

‘GALİYEV MÜSLÜMANLARI DÜNYA PROLETARYASI YERİNE KOYUYORDU’

Sovyetlerin din ve Müslümanlar ile ilişkisinde Sultan Galiyev vakası çok tartışılan bir örnek. Sizce Sultan Galiyev Müslümanları komünizme yaklaştıran bir önder mi, yoksa dinsel gericiliği komünizme enjekte etmeye çalışan bir karşı devrimci mi?

Galiyev’in Müslüman toplumlara ilişkin görüşlerinin anti Marksist olduğu açık. Ama hem düşüncelerine hem de eylemlerine bakarak rahatlıkla karşı devrimci diyemiyorum. Bence Galiyev çok çelişkili bir kafa yapısına sahipti. Bunu kitapta göstermeye çalıştım. Galiyev’in Bolşevik devrimi karşısındaki objektif konumu tartışılabilir ama onun niyet olarak bu devrimi engellemek, yaptıklarını yıkmak gibi bir amacı yoktu. 1936-38 döneminde mahkemelerin birçok parti kadrosu, Müslüman komünist, aydın ve din adamı hakkında verdiği “karşı devrimci” hükümlerini pek adil ve yerinde görmüyorum. Sultan Galiyev dini gericiliğin düşmanıydı, o bir ateistti ve bunu gizlemiyordu. Sultan Galiyev’in savunduğu anlayışın kurucusu Vahidov Bolşeviklerle birlikte savaşırken öldü. Sultan Galiyev ateist propagandaya karşı çıkmıyordu ama Müslümanlara yönelik ateist propaganda da farklı yöntemler ve temkinli olmayı öneriyordu. Galiyev Müslümanları diğer Sovyet halklarından farklı, emperyalist sömürüyü kaldıracak homojen bir topluluk olarak görüyordu. Yani Müslümanları neredeyse dünya proletaryası yerine koyuyordu. Bu nedenle de Müslümanlar için ayrıcalıklar istiyordu. Dini gericilik hiçbir zaman Galiyev’i sahiplenmedi. Abdürreşid İbrahim gibi, üstelik Cedidci İslamcılar tarafından Bolşeviklerle birlikte çalıştıkları için hainlikle suçlandılar. Müslümanları sınıfsız, ezilen bir toplum hatta tümüyle proletarya olarak gören Galiyev’i milliyetçiler, Türkiye’deki bir kısım Atatürkçü kesim sahiplendi. 

Peki, Sovyetler dağıldıktan sonra durum nedir?

Sovyetler dağıldıktan sonra eski ayrıcalıklı, yönetici kesim kapitalist düzeni açıktan kurdu. Din de devlet desteği altında yeniden geri döndü. İnsanların dine, tanrıya inanmalarına, sığınmalarına neden olan koşullar hızla oluştu ve devlet desteğiyle oluşan dini kurumların da çalışmalarıyla dinin etkinliği arttı.

Ekim Devrimi sonrası ilan edilen din işleriyle ilgili 13 maddelik kararname hâlâ güncelliğini koruyor gibi. Ne dersiniz?

Bu 13 madde ilke olarak ele alındığında bugün için de geçerlidir. Fakat bu ilke ya da anlayışların uygulanması elbette ülkelerin somut koşullarına göre biçimlenmelidir. Sovyetler Birliği’nde de 1918 yılında alınan bu kararlar (Müslüman kanaat önderleri de bu kararları, Müslümanlar üzerinde devletin ve Ortodoksluğun baskısını kaldırdığı için memnuniyetle karşılamışlardı), Sovyetler çökene kadar aynen kaldı ama somut duruma göre bu kararların uygulanması değişiklikler gösterdi.

‘SOVYET DENEYİMİ TÜRKİYE İÇİN DE ÖRNEKTİR’

Bolşeviklerin din ile devlet işlerini ayırma çalışmaları, yüzde 90’ı Müslüman olduğu söylenen bir ülke için örnek olabilir mi?

Türkiye’nin yüzde 90’ının (kimilerine göre yüzde 99’unun) Müslüman olduğu iddiası dini gericiliğin ve devletin resmi propagandasıdır. Türkiye’de var olan Sünni İslam’dan farklı dini inançları yok sayan, Diyanet İşleri Başkanlığının varlığını, zorunlu din derslerini, eğitimin imam hatipleştirilmesini, her yere zorla cami yapılmasını, Sünniliğin onlarca televizyon kanalında propagandasının yapılmasını vs. meşru göstermeye çalışan propagandanın bir parçasıdır. 
Biliyoruz ki, Türkiye’de sayıları milyonları bulan Alevi bir kesim vardır. Kürtler Hanefi değil Şafii’dir. Gayrı Müslimler (Hıristiyan, Yahudi, Ezidi) varlıklarını sürdürmektedirler. Türkiye’de sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte milyonlarca ateist ve deist vardır. Örneğin HDP ve CHP kitlesinin önemli bir bölümünün ateist ve deist olduğunu kabul etmek hiç de yanlış değildir. 

Günümüz Türkiye’sinde gerçekten laik bir devletin kurulması için gereken maddi ve sübjektif koşullar, 1920’lerin Müslüman Sovyet cumhuriyetlerinden, kıyas kabul etmeyecek derecede daha gelişkindir. Bu konuda Kemalist laikliğin (laikliğin bozulmuş, dejenere edilmiş bir biçimi) sağladığı birikimleri de göz ardı etmemek gerekir. Sovyet deneyimi, eleştirel bakmak şartıyla kuşkusuz Türkiye için de örnektir.

‘IŞİD’İN YAPTIKLARINDA 1400 YIL ÖNCE YAZILMIŞ KUR’AN SORUMLU TUTULAMAZ’

Önsöz’de dini gericiliğe karşı mücadele etmek isteyen kitlelere İslam’ı değil emperyalizmi ve sermayeyi hedef göstermek gerektiğini belirtiyorsunuz. Bu görüşünüzü biraz açar mısınız?

19. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa’daki bazı oryantalist burjuva aydınlar, Müslüman toplumların geri kalmasının nedeninin İslam dini olduğunu öne sürdüler. Bunların en bilineni Renan’dı. Bu görüş daha sonraki süreçte Müslüman ülkelerin burjuva aydınlarında da önemli bir taraftar buldu. Günümüzde de değişik biçimlerde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Müslüman dünyasının geri kalmışlığını açıklamanın ilk akla gelen (‘kötü yöneticiler’den sonra), en kolay, en zahmetsiz, hiçbir bilimsel çaba gerektirmeyen yolu, sorumluluğu dine yıkmaktır. Bu anlayış aslında dincilerin geri kalmışlığı açıklama yönteminin tersinden kabulüdür. Onlar da dini nedenlerle geri kaldığımızı ama İslam’dan saptığımız için bu duruma düştüğümüzü iddia ediyorlar. 

Özellikle Atatürkçülerden ve Alevi kesiminden bazı araştırmacılar, yazarlar, IŞİD gibi din adına vahşet uygulayan bazı İslami örgütlerin yaptıklarını, AKP’nin dini gericiliğini, bazı cemaatlerde meydana gelen sapıklıkları, kadın özgürlüğüne karşı dinci gerici direnmeyi vs. İslam dininin özellikleriyle açıklamaya çalışıyorlar. Dini oluşumların niteliklerini dinle açıklanmaya çalışıyorlar.

Toplumsal, ekonomik, siyasi olgu ve olayların dinle açıklanamayacağının ispat edilmesinin üzerinden iki yüzyıl geçti. Bu idealist yaklaşım, günümüzdeki dini oluşumları ortaya çıkaran somut nedenler üzerinde yoğunlaşmak, bu oluşumların arkasındaki sınıfsal güçleri açığa çıkarmak yerine, İslam dininin diğer dinlerden ne kadar kötü, ne kadar özgürlük ve kadın düşmanı, ne kadar vahşi bir din olduğu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu anlayış ezilenlerin emperyalizme, sermayeye karşı mücadelesi için son derece tehlikelidir. Din elbette bilimsel olarak eleştirilmelidir ama bu eleştiri böyle yapılmamalıdır. Bugün AKP’nin, cemaatlerin, IŞİD’in yaptıklarından, 1400 yıl önce yazılmış (Kur’an) ve yapılmış (sünnet) olanları sorumlu tutmak, akılla bağdaşmaz.

‘DİNİ GERİCİLİĞE KARŞI MÜCADELE İSLAM DİNİNE KARŞI MÜCADELE OLMALALI’

Kitabınızda Lenin’in Bolşeviklere bir uyarısını aktarıyorsunuz: “En derin dinsel önyargı kaynağı yoksulluk ve bilgisizliktir, savaşmamız gereken kötülük de budur.” Siyasal İslamcı bir parti tarafından yönetilen Türkiye’de dini gericiliğe karşı mücadele eden hareketler var. Zira, AKP’nin, Türkiye’de zaten “kağıt üzerinde” olan laiklikte yarattığı tahribatı, toplumu muhafazakârlaştırma politikalarını da dikkate alırsak, Türkiye’de dini gericiliğe karşı mücadele nasıl olmalı?

Önce dini gericiliğe karşı mücadelenin, İslam dinine karşı mücadele olmaması gerektiğini tekrar belirteyim. Dinin ve İslam’ın bilimsel eleştirisi, AKP’nin, cemaatlerin, IŞİD’in eleştirisiyle özdeşleştirilmemeli, karıştırılmamalıdır. AKP’ye karşı mücadele İslam’a karşı mücadele ile özdeş değildir. AKP kendine karşı olanları İslam’a, dine karşı olanlar olarak göstermek istiyor.

İkincisi CHP sözcüleri tarafından ifade edilen; “gerçek Müslüman biziz, Atatürk de Müslümanlığa hizmet etmiş bir kişiydi” anlayışı, dini gericiliğe tavizdir. CHP iktidara gelirse, dinci politikaları kendine uydurarak sürdürecek vaadidir. Aynı şey İYİ Parti ve diğer düzen partileri için de geçerlidir.

İslamcı kesimden, Türkiye’deki tevhidi anlayıştan gelen anti-kapitalist Müslümanların, AKP ve cemaatlere, Müslümanlık temelinde yönelttiği eleştiriler, CHP’nin tavrıyla aynı yere konulmamalıdır.

Dini gericiliğe karşı mücadele etmek için illa da “gerçek Müslümanlığı” savunmak gerekmez. Dini gericiliğe karşı mücadelede gerçekten samimi olanlar, siyasi partilerin, hükümetlerin gerçek Müslüman olmalarını değil, dinlerden bağımsız olmalarını savunmalıdırlar. Sünni Diyanetin resmi hegemonyasına karşı durmalıdırlar. 

Türkiye’de dini gericiliğin geriletilebilmesinin ilk koşulu, AKP iktidarına son verilmesidir. Bunun için bütün muhalif kesimlerin birliğini sağlamaya çalışmak gerekir. Bunun yanı sıra dini gericiliğin önlenebilmesi için aklıma gelen önlemleri şöyle sıralayabilirim:

Devletin tüm resmi dini kurumları, Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere kapatılmalıdır. Bu kurumların AKP gibi bir hükümetin eline geçtiğinde Türkiye’de ve dünyada (Orta Doğu, Afrika, Balkanlar, Orta Asya vs.) nasıl felaket kurumlarına dönüşebildiğini yaşayarak gördük. Devlet bütün dini inançların kendi oluşturdukları dini idari kurumlar üzerinde, bir denetim aygıtı görevini üstlenmelidir. Devlet topluma resmi Sünni İslam’ı zorla dayatmaktan, zorunlu din derslerinden, dini okul açmaktan, Sünni din adamı yetiştirmekten, devlet eliyle bütün yazılı ve görsel basında Sünnilik propagandası yapmaktan vazgeçmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve bu başkanlığa bağlı kurumların başka İslam ülkelerinde ve Avrupa’da, dünyada yürüttüğü dini faaliyetlere son verilmelidir.

Din sınıfsal ve diğer ezme-ezilme kategorilerine karşı bir öfkenin, tepkinin gerici biçimi olabilir mi?

Türkiye’de 1930’lu yıllardan itibaren oluşan cemaatler (Nurcular, Süleymancılar, Işıkçılar, İskenderpaşa vs.) genel olarak böyleydi. Bunlar bir yandan devletin kendi resmi dini kurumları dışında kalan dini faaliyetlere koyduğu sınırlamalara, diğer yandan bağımlı kapitalist gelişmenin neden olduğu işsizlik, yoksulluk, iflas, yarın ne olacak kaygısı gibi sonuçlara karşı esnaf tepkisinin ürünüydüler. Bunlar sorunların, devletin ve insanların daha çok dindarlaşmasıyla çözüleceğine inanıyorlardı. Bu görüş geçmişte bütün İslamcıların da ortak anlayışıydı. Yeni bir şey değildi. Ama örneğin Osmanlı İslamcıları daha çok Müslümanlaşmayı; Asr-ı Saadet’e, yani dinin henüz daha saf, yoksullara, kölelere, kadınlara karşı daha merhametli, yönetim olarak daha esnek olduğu dönemi örnek almak, bu dönemden sonra ortaya çıkan mezhep, tarikat ayrılıklarını, bidatları reddetmek, dini günün koşullarına göre reformize etmek olarak anlıyorlardı.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra soğuk savaş koşullarında gelişen cemaatler ise dindarlaşmayı komünistlere, dinsiz saydıkları cumhuriyetçilere karşı mücadele olarak anladılar. Toplumun ve devletin dindarlaşmasının önünde bunlar engeldi. Cemaatlerin reformist hiçbir yanı yoktu. Emperyalizm ve devlet de bu fırsatı kaçırmadı. Cemaatlere karşı tavizkar ve cömert davrandı. Emperyalizme, düzene yönelik olması gereken küçük burjuva tepkilerin dinci bölümü böylece, devletin ve emperyalistlerin elinde, sola karşı kullanılan bir güce dönüştü.

‘KİTLELERİ ÖRGÜTLEMEK İÇİN DİNCİ GÖRÜNMEK AYDIN KURUNTUSUDUR’

Gerek Ortadoğu gerekse de dünyada dinsel akımların güç kazandığı bir dönemden geçtik. İnsanlığın bilgi ve birikiminin 1900'lü yıllara göre devasa düzeyde arttığı, bilgiye erişimin olağanüstü hız kazandığı bir çağda dinin güçlenmesini sadece bilgi eksikliği ya da cehalet gibi kategorilerle açıklamak yeterli mi? 

Cehalet elbette çok önemli ama bu belirleyici değil. 1990’lardan önce de bilgi eksikliği ve cehalet vardı ama dini gericilik çok daha geri boyutlardaydı. Cahil olan, eğitim görmemiş kitleler dincidir diye bir şart yok. Eğer öyle olsaydı dünyanın geri bıraktırılmış ülkelerinde devrimci hareketler ve devrimler olmazdı. Eğitimsiz yoksul yığınları dini gericiliğe ait bir kitle olarak görmek ve bunları örgütleyebilmek için dinci olmak ya da dinci görünmek gerektiğini zannetmek, kitlelere tepeden bakan, onlara güvenmeyen, onları küçümseyen bir aydın kuruntusudur. 
Dini gericiliğin güçlenmesinin belki de en önemli nedeni, Sovyet sisteminin ve Doğu Bloku’nun çöküşüyle birlikte sosyalizmin de prestijini önemli ölçüde yitirmesi, istisnasız bütün ülkelerde sosyalist, devrimci örgütlerin ve hareketlerin büyük ölçüde güç kaybetmeleridir. Yani dini gericiliğin 1990’lardan itibaren tarihte eşi görülmedik biçimde yükselmesi, sosyalist düşünce ve hareketin gene tarihte eşi görülmedik biçimde prestij yitirmesine denk gelmektedir. 

Emperyalizmin ve bağımlı İslam devletlerinin dini gericiliği kurumsallaştırmak, örgütlü hale getirmek ve güçlendirmek için gösterdikleri olağanüstü gayretler, sosyalist ideolojinin ve devrimci hareketlerin gerilediği koşullarda çok daha etkili oldu.

‘DİN ORTADAN KALDIRILACAK BİR OLGU DEĞİLDİR’

Dinin kişisel vicdani bir mesele olarak kalması yetmez mi, ortadan kaldırmak mı gerekir? 

Dine, tanrıya inanma insanların doğasında bulunan, kalıtımsal bir özellik değildir. İnsanların DNA’sında bir din geni ya da tanrı geni yok. Ama din “ortadan kaldırılacak” bir olgu da değildir. 

F. Engels, Devletin Özel Mülkiyetin Ailenin Kökeni isimli kitabında devletin yok olma sürecini anlatırken; “devlet ‘ilga’ edilmez, söner”, “kendiliğinden uykuya dalar” ifadelerini kullanıyordu. Engels bu ifadelerle, toplumun sınıflara bölünmesinin belli bir aşamasında, bir ihtiyaç, bir zorunluluk olarak ortaya çıkan devletin iradeyle kaldırılamayacağını, sınıfların ortadan kalkması ve kitlelerin kendi kendilerini yönetir hale gelmeleriyle birlikte, kendiliğinden silineceğini anlatıyordu.

Benzer süreç din için de geçerlidir. Din iradeyle, zorla ortadan kaldırılamaz, “ilga” edilemez. Dini inançlar üzerine yapılan baskıların, dini zayıflatmak yerine onu güçlendirdiğini gösteren birçok tarihi örnek vardır. 
Din, onu yaratan maddi ve manevi koşullar ortadan kalktığında, kitleler sığınacak bir tanrıya, dine ihtiyaç duymayacak hale geldiğinde, kendiliğinden uykuya dalacak, sönecektir.
Bu süreci başlatabilmenin zorunlu koşulu dini sermayenin elinden kurtarmaktır. Bu da siyasi iktidar değişikliği ile mümkündür.

Dinin vicdani bir mesele olarak kalmasına gelince. Sovyet deneyimi dinin vicdani, kişisel bir hale gelmesinin, dinin sönümlenmesi sürecinde ara bir aşama olduğunu göstermektedir. Süreç burada durmamakta, inançsızlığa doğru gelişmektedir.