Melis GÜLBOY LAEBENS*


Ekvador, Güney Amerika kıtasının kuzey batı köşesinde 17 milyonluk küçük bir ülke. Dünyada bir ünü varsa, Galapagos Adaları gibi doğal güzellikleri sayesinde var. Yüksekliği 6000 metrelere varan volkanlardan yağmur ormanlarına uzanan manzaralarıyla Ekvador, yüz ölçümüne oranla en fazla biyolojik çeşitliliği barındıran ülke aynı zamanda.

Ancak 2007’den itibaren Ekvador’un adı sadece doğası ile değil, aynı zamanda başkanı Rafael Correa ile de anılmaya başladı. Venezuela’da Hugo Chavez (1998), Bolivya’da Evo Morales (2005) ve Ekvador’da Rafael Correa’nın (2006) seçilmesi ile And ülkelerinin siyasetinde dünyanın ve özellikle solun ilgisini çeken çarpıcı değişimler yaşandı. Üç ülkenin de yeni liderleri siyasi sınıfın dışından gelerek seçilmişti. Bu durum, yıllar süren ekonomik ve siyasi krizler sonucunda seçmenlerin eski siyasi sınıfı ve siyasi partileri tümden reddetmeleri sayesinde mümkün olmuştu. Üç lider de seçilir seçilmez vadettikleri yeni düzeni yeni birer anayasayla hayata geçirmek için kurucu meclisler topladılar. Sosyal hareketleri, yerli halkları, çevreci, feminist, öğrenci ve işçi grupları dahil eden bu anayasal süreçler, hem katılımcılar hem de dünya solu için umut verici birer zaferdi. Ortaya çıkan anayasalar insan hakları ve çevrenin korunması bakımından dünyadaki en ilerici anayasalardı belki.

Ancak yeni anayasalar, hak ve özgürlükleri genişletip yaygınlaştırmanın yanı sıra, başkanların siyasi sistem içerisindeki gücünü de arttırmıştı. Bunun bir sebebi, yeni anayasada başkanın resmi yetkilerinin arttırılmış olması ve başkanlık makamının devletin diğer erkleri tarafından denetiminin azaltılmış olmasıydı. Üstelik yeni anayasa her kurum ve kanunun üzerindeki devrimci bir kurucu iradeye kendini dayandırdığı için, yeni iktidara eski siyasi sınıfı devlet kademelerinden temizleyip kendine alan açma imkanı tanıyordu. Bu sayede yeni iktidarlar devlet ve siyaset üzerinde artan bir hakimiyet kurdu. Aynı zamanda yüksek petrol ve maden fiyatlarının yarattığı zenginlikten yararlanan bu başkanlar, alışılagelen seçim sonuçlarının çok üzerinde oy oranlarıyla seçim ve referandumlar kazanmaya devam ettiler. Böylece birkaç yıl içerisinde Chavez, Morales ve Correa'nın partileri ülkelerinde siyasi hegemonya kurdular.

Bugün ise bu üç ülke farklı durumlarda. Chavez’in sosyalist Bolivaryan devrimi Venezüella’da otoriter bir rejim yarattı. Yanlış ekonomik politikalar ve yolsuzluk sonucunda dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip bu ülke ekonomik iflasa sürüklendi. Bugün Venezüellalılar açlıktan ve temel ihtiyaçların eksikliğinden kaçarak komşu ülkelere sığınıyor. Başta Kolombiya olmak üzere, bölgenin diğer ülkelerine gelen Venezüellalıların sayısı son iki yılda katlanarak arttı.** Venezüella’yı uzun süre bir tür ütopya olarak gören dünya solunun rejimi savunmayı bırakarak nerelerde yanlış yapıldığını düşünmeye ve araştırmaya başlamasının zamanı çoktan geldi.

Bolivya’da Evo Morales hala iktidarda ve bir dönem daha başkan olabilmek için mücadele ediyor. Hem ekonomik göstergeleri hem de demokrasi düzeyi açısından Bolivya üç ülke içerisinde en iyi durumda denebilir. Bunun sebepleri başka bir yazının konusu olur.

Evkador’da ise Rafael Correa 10 yıl süren başkanlığından sonra, 2017’de, tahtından indi ve iktidarı kendi partisinden olan ve ilk hükümetinde Başkan Yardımcılığı yapmış olan Lenin Moreno’ya bıraktı. Ancak Moreno, Correa’nın gösterdiği yoldan gitmektense muhalefete yakınlaşarak ülkedeki kutuplaşmayı azaltmayı seçti. Haziran 2017’de gerçekleşen iktidar değişiminden bu yana, Ekvador baş döndürücü bir değişim ve hesaplaşma sürecinde. Bu yazımda, iktidar değişiminin sebeplerinden ve nasıl geliştiğinden bahsedeceğim. Bunu takip edecek olan başka bir yazıda ise yeni başkanın döneminde neler yaşandığını özetleyerek gidişatı yorumlayacağım. Ekvador’da olanların Türkiye’deki okuyucuların ilgisini çekeceğine inanıyorum.

Rafael Correa, 2007’nin başında başkanlığı devir alır almaz, kendisi ile birlikte seçilmiş olan meclisin dağıtılması ve kurucu meclis seçilerek yeni bir anayasa yapılması için bir referandum süreci başlattı. Seçmenin büyük çoğunluğunun desteğini alan bu proje gerçekleşti ve yeni anayasa 2008’de referandumla kabul edildi. 2009’da yeni anayasa doğrultusunda başkanlık ve parlamento seçimleri yenilendi.

2009 seçimlerinde Correa tek turda çoğunluğu alarak tekrar başkan seçildi, ancak partisi parlamentoda mutlak çoğunluğa ulaşamadı. Parlamentodaki görece zayıflığı, yeni anayasanın yapılışı sırasında anayasa mahkemesindeki yargıçları değiştirememiş olması ve, çoğulcu görüşe sahip sol parti ve aktörlerin iktidar koalisyonu içerisindeki yerlerinden dolayı, Correa 2009-2013 döneminde yetkisini kısıtlayan bazı kişi ve kurumlarla çarpıştı. Correa bu sıkıntılardan dersini almış olacak ki, sonraki dönemde yasamayı ve yargıyı kontrolü altına almasını sağlayacak iki kritik yasa değişikliğini bu dönemde gerçekleştirdi. Yasamayı muhalefetin kullanabileceği bir erk olmaktan çıkarmak için seçim kanununda iki değişiklik (büyük seçim çevrelerinin bölünmesi ve Webster formülünden büyük partilere daha fazla kazanç sağlayan d’Hont formülüne geçilmesi) yaparak kendi partisinin mecliste ezici bir çoğunluk kazanmasını sağladı. Öte yandan, yargıyı daha sıkı kontrol edebilmek için 2011 yılında referandum ile HSYK’nın Ekvador’daki muadili olan kurulu dağıtarak, en fazla 18 ay boyunca görevde kalacak üç kişilik bir geçici HSYK seçilmesini sağladı. 2011 Referandumu bir taşla birden fazla kuş vuruyordu üstelik. Aynı seçimde sorulan bir başka soruyla medya kuruluşlarının medya dışındaki sektörlerde iktisadi faaliyette bulunmaları yasaklandı. Böylece hükümet muhalif medyayı gelir kaynaklarını elden çıkarmaya zorlayabilecekti.

Bu hamleler sayesinde 2013 seçimlerinden sonra Correa artık istediği her şeyi yaptırabilecek bir konuma gelmiş gibi görünüyordu. Seçim kanunundaki değişiklikler beklenen etkiyi yapmış ve Alianza Pais’e oy oranının çok üzerinde bir koltuk oranı getirmişti. Correa, bu yasama gücünü kullanarak kendisine muhalif olan medya kuruluşlarını yeni bir telekomünikasyon yasasıyla dize getirdi. İktidarın hegemonyası öyle bir noktaya gelmişti ki, 2013’ten itibaren Ekvadorlu birçok siyaset bilimci ülkede otoriter bir sistem kurulmuş olduğunu yazıyordu. Hapiste çok sayıda gazeteci ve muhalif olmasa da, başkanı ve hükümetini eleştirmenin kişisel maliyeti oldukça yüksekti artık. Devlet size herhangi bir suç yakıştırabilir ve hükümete karşı çıkmaya cesaret edemeyecek bir yargıç sizi yok yere büyük bir ceza ödemeye mecbur, ya da hapse mahkum edebilirdi mesela. Özel yazışmalarınız gazetelere sızdırılarak bir iftira tezgahlanabilir, ya da Correa sizi cumartesi günleri yaptığı televizyon programında vatan haini olarak hedef gösterebilir ve hem internette hem sokakta saldırılara maruz bırakabilirdi.

Ancak iktidara bu muazzam gücü sağlayan 2013 seçimlerinden tam bir yıl sonra, 2014 yerel seçimlerinde, Alianza Pais beklenmedik kayıplar yaşadı. Bunların en önemlisi başkent Quito’da ve ülkenin üçüncü büyük şehri olan Cuenca’da belediyelerin kaybedilmesiydi. İktidar koalisyonunun aldığı toplam yerel ve bölgesel idare sayısı azalmamış da olsa, siyasi ve iktisadi önemi olan bölge başkentlerinde yaşanan kayıplar hem iktidarı şaşırttı, hem de iktidarın bir zayıflığını açığa çıkarmış olduğu için muhalefeti canlandırdı. 2014 Seçimlerinden birkaç ay sonra ise petrol fiyatları sert bir düşüşe geçti. Petrol fiyatları düştükçe artan ekonomik sıkıntılar, Correa’nın toplumsal desteğini istikrarlı şekilde aşağıya çekmeye başladı.

Bu sırada, 2017’de yasal üst sınır olan iki başkanlık dönemini tamamlayan Correa’nın anayasayı değiştirerek yeniden başkan olmaya çalışması bekleniyordu. Nitekim 2015’te hükümet başkan, eyalet başkanları ve belediye başkanları için dönem sınırını tamamen kaldıran bir yasa teklifini tartışmaya başladı. Ancak 2015’in başından itibaren sosyal hareketler ülkenin farklı şehirlerinde büyük protestolar düzenledi. Yaklaşık iki yada bir yapılan eylemlere katılanların sayısı artıyor, petrol fiyatları ise düşmeye devam ediyordu. Rafael Correa bu duruma rağmen başkanlara iki dönem sınırını kaldıran anayasa değişikliğini ekim 2015’te parlamentodan geçirdi. Ancak son dakikada kendisi tarafından eklenen geçici bir maddeyle anayasa değişikliğinin 2017’den sonra yürürlüğe girmesi sağlanıyordu. Böylece Rafael Correa kendini bir sonraki başkanlık yarışından diskalifiye ediyordu, ama bir dönem dışarıda kaldıktan sonra başkanlığa dönme yolunu da açmış oluyordu.

Correa neden iktidarı bırakmaya karar verdi? Parti içerisinde lidere yakın siyasetçilerle yapmış olduğum görüşmelerden iki ihtimal çıkıyor. Birincisi, Correa’nın ailevi sebeplerden dolayı zaten başkanlığı bırakmaya karar vermiş olduğu. Bu böyle olsa bile – ki başkanın iktidar hırsı düşünüldüğünde çok da inandırıcı değil – Correa’nın neden yasal olarak kendini yarışa katılmamaya bağladığını açıklamaz. Correa taraftarları bu kararın partinin seçimi kaybetmesinden duyulan bir endişe ile alakalı olduğunu yadsımıyor. Bu durumda ikinci ihtimal Correa’nın seçimi kazanamayacağını düşündüğü için iktidarı bırakmış olması. Belki de, ancak yasal olarak elini bağlarsa sokaktaki muhalefeti tatmin edebileceğini ve partisine 2017 seçimlerini kazandırabileceğini düşündü. Popülaritesinin hızla düştüğü ve daha nereye kadar düşeceğinin bilinmediği bir dönemde bu kararı aldığını unutmamak gerekir.

MUHALEFET PARTİLERİ VE 2017 SEÇİMİ

İktidarın seçimleri kaybetme ihtimalini yaratmakta muhalefetin etkisi ne kadardı? 2016 başlarında, yani seçimlerden yaklaşık bir yıl önce, ülkenin iki büyük şehri olan Quito ve Guayaquil’de yapılan anketlerde en yüksek desteği alan muhalefet adayının desteği %30’un altındaydı. Muhalif sivil toplum ve sol partiler sokakta etkili olsa da, sandıkta büyük muhalefet partilerinin oluşturduğu tehlike sınırlıydı. Fakat hükümete ve başkana tepki anketlerde artıyordu ve olası bir ikinci turda bu tepkinin muhalefetin arkasına girmesi ihtimali doğuyordu. Üstelik Rafael Correa’nın adayı olmasını istediği Jorge Glas’ın desteği %30’un da aşağısındaydı. Adı yolsuzluk skandallarına karışmış olan Jorge Glas’ın seçimi kazanamayacağı kesin görünüyordu. Partinin yaptırdığı anketlere göre seçimi kazanabilmesi beklenen tek AP adayı, Correa’nın ilk hükümetinde başkan yardımcılığı yapmış olan Lenin Moreno’ydu.

Lenin Moreno o sırada Cenevre’de, Birleşmiş Milletler’de, ülkesini temsil ediyordu. Quito’dan uzakta olduğu için, Correa hükümetinde aktif olarak görev alan siyasetçilerin bulaştığı yolsuzluktan ve bunun yarattığı tepkiden nispeten uzak kalmıştı. Coğrafi mesafe aynı zamanda siyasi bir mesafe de oluşturmuştu. Lenin Moreno’nun Correa’ya göre daha ılımlı ve muhalefete daha yakın bir eğilimi vardı, ancak Correa’ya açıkça karşı çıkmayı pek göze almamıştı. Moreno’ya tam güvenememesine rağmen, seçimi başka türlü kazanamayacağını düşündüğü için Correa bu adaylığı kabul etti. Buna karşılık, popülaritesi çok düşük olan Jorge Glas’ı başkan yardımcısı adayı olarak dayattı. Bu şekilde belki Moreno’yu daha iyi kontrol etmeyi, hatta kısa zamanda onu aradan çıkarıp Glas’ı başkanlığa oturtmayı umuyordu. Belden aşağısı felçli olan Lenin Moreno’yu başkanlıktan uzaklaştırmak için kolayca bir sağlık bahanesi bulunabilirdi.

Lenin Moreno başkanlığı kıl payı kazandı. Şubat 2017’de yapılan birinci turda Lenin Moreno %39,4, ikinci sıradaki aday, zengin bankacı ve muhafazakar Guillermo Lasso ise %28,1 oy aldı. Üçüncü sıraya oyların %16,3’ü ile sağ eğilimli Partido Social Cristiano’nun adayı Cynthia Viteri yerleşti. Muhalif iki sağ adayın aldığı toplam oylar, Moreno’nun oylarını aşıyor. Bu iki sağ parti bir ittifak halinde, tek adayla seçime girmiş olsalardı, bir ihtimal seçimi birinci turda kazanabilirlerdi. Görüştüğüm gözlemciler böyle bir ittifakın yapılmamasını siyasi görüş farklılıklarından ziyade, kişisel farklılıklara ve rekabete bağlıyor.

Moreno, %0,6 daha fazla oy alabilseydi, birinci turdan başkan olarak çıkacaktı. Ekvador’daki seçim kanununa göre başkanlık seçiminin birinci turda kazanılabilmesi için birinci sıradaki adayın en az %40 oy alması ve ikinci sıradaki adayla arasında en az 10 puan fark olması gerekiyor. Moreno %40’ı bulamadığı için seçim ikinci tura kalmış oldu. Nisan ayında yapılan ikinci turda ise Moreno %51,2, Lasso %48,8 oy aldı. Sonuçta, muhalefetin Lasso arkasında birleşmesine rağmen, AP yine başkanlığı ve parlamentoda çoğunluğu kazanmıştı, ama 2017 seçimi bir güç gösterisi olmaktan çok uzaktı. Üstelik seçim sonuçlarının güvenilirliği hile iddiaları ile bulanmıştı. Tüm bunlara rağmen, hem seçmenler, hem de AP’de ve muhalefetteki siyasetçiler, Moreno hükümetinin Correa’nın kontrolü altında kalmasını bekliyordu.

İktidar değişiminden kısa süre sonra Correa ve Moreno arasında başlayan twitter atışmaları ilk başta danışıklı dövüş gibi algılandı bu yüzden. Ancak birkaç ay içerisinde tartışma kimsenin beklemediği siyasi bir savaşa dönüştü. 2017’nin sonuna gelindiğinde Correa’nın adamı olan başkan yardımcısı Jorge Glas görevden alınmış ve yolsuzluk suçlarından hapse atılmıştı. Correa’nın atadığı yüksek düzey bürokratların kaderi de aynı olabilir gibi duruyordu, hatta sayıştay başkanı ülkeden kaçmıştı bile. İktidar partisi Alianza Pais ise bölünmüştü ve milletvekilleri eski başkan ile yeni başkan arasında taraf seçmek zorunda kalmıştı. Yeni hükümet, Şubat 2018’de bir referandumla yasal başkanlık süresini tekrar iki dönemle sınırlayarak Correa’ya önemli bir darbe daha vurdu.

Bugün Correa siyasetten silindi diyemesek de, kısa süre önce elinde sımsıkı tuttuğu ülkenin kontrolünü kaybetti diyebiliriz. İktidar değişiminden sonraki süreç nasıl gelişti ve Correa neden devre dışı kaldı? İkinci yazıda 2017 seçimlerinden beri yaşanan bu süreçten ve bundan çıkarabileceğimiz derslerden bahsedeceğim.

-------------

* ABD Yale Üniversitesi Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi

** El Pais, 25 Mart 2018, “Emigracion desde Venezuela”,
https://elpais.com/elpais/2018/03/23/media/1521802782_039219.html