Mehmet YEŞİLTEPE


F tipinde alternatifin yerine vakit tüketmeyi koymak

sistemi yeniden üretmektir.

Kişiyi dışarıya veya çözüme değil tükenişe yakınlaştırır.

Böyleleri için tutsaklık kayıptır.

Sistem ise bu kaybın yerine konulacakların toplamıdır.

“Nefret, hayal gücünün yetmediği yerde başlar” diyen

Graham Green'den ilham alarak söylersek

Tecrit, hayal gücünün yetmediği yerde başlar.

Bu nedenle hücrenin metrekaresinden daha büyük olabilmeli

tutsağın ufku ve düşsel menzili...

Bilinir ki felaket zamanları sınıfsal bakışın üzerini örtmeye, çaresizlik üzerinden rıza oluşturmaya uygun zamanlardır. Tam da bu bağlamda dikkat edilirse salgın koşulları giderek ağırlaşırken soruna uygun gerekli tedbirler alınmıyor; ama “Evde Kal, Kendi OHAL'ini Uygula” kampanyaları/yönlendirmeleri yapılıyor. Tabii tarif ettiğimiz bu kapsama çalışma yaşamının emekçileri girmiyor. İnsanlar adeta azarlanarak evde tutulmaya çalışılırken, sosyal mesafeden vb. bahsedilirken işe giden milyonların bu tanım/önlem içindeki yeri konuşulmuyor.

Fiili/gönüllü karantina, daha önce de belirttiğim gibi insanlara evlerinde de olsa tutsaklık hissi veriyor; F tipi koşullarıyla benzerlik yaşanıyor. F tipinde yazılmış yukarıdaki satırlarda da geçtiği gibi (gönüllü de olsa) yaşanan tecritle baş etmek kolay olmuyor; insanın düşsel menzili, yaratıcılığı sınanıyor.

YABANCILAŞMA VEYA HİPNOZ HALİ

İnsanlar evlerine kapanmaya ikna edilmiş ve tek gündeme odaklanmışken, Türkiye'de kayyumlar atanıyor, ihaleler yapılıyor, başkanın yetkisi artırılıyor. Dünya adeta bir salgın haberiyle tutsak düştü, evlere hapsoldu. Ortak sorun algısıyla insanlar etkisizleştirildi. Anlık kesitte de olsa itiraz/alternatif tedavülden kalkmış gibi görünüyor. Gerçekte “Kendi OHAL'ini Uygula” demek, kendi başının çaresine bak demektir. Daha da önemlisi sanki İstanbul'da her gün 4,5 milyon çalışan işe gitmek zorunda bırakılmamış gibi Sağlık Bakanı “İstanbul'u evde tutamıyoruz” serzenişinde bulunuyor. Adeta tarih kitaplarından fırlamış bir gündemin içinde, hipnoz olmuş halde muktedirlerin insafına kalmış etkisiz bir konumdayız.

Bugüne dek yaşatılan toplumsal tahribatlar, parçalanma ve dağılmalar, sadece kolektif hareket etme bilincine değil kolektif hissetme, toplumsal empati eğilimine de zarar verdi; bu türden refleksleri önemli oranda köreltti. Sınıflı toplum ürünü olan ve toplumsallıkta yoksullaşma olarak da tanımlanabilecek bu durum, insanları daha bireysel davranışlara, daha dar sınırlara yöneltiyor. Ve sonuçta yabancılaşmamış insanlığın ürünü olan doğruluk, güzellik, erdem gibi değerlerin de etkilendiği bu bozulmanın çapı sanıldığından da büyük boyutlara vardı. Bugün eğer salgının boyutu, olup bitenler, muhtemel tehditler vb. sayılarla açıklanıyor, sayılar üzerinden ölçülüyor ve bu insanları birer sayıya çevirmiş haldeyse nedeni aynı bozulmadır, aynı yabancılaşmadır.

Eğer tek tek her insanı ve bir arada tüm toplumu ölümüne tehdit eden bir felaket karşısında dahi insanları bir araya getiremiyor; iktidarın akıl ölçülerini zorlayan (ama gerçekte sermayenin ölçülerine uyan) Kanal İstanbul ihalesi, Kuzey Marmara Otoyolu ihalesi, sendikal çalışmaların askıya alınması, “İstikrar paketi”nde halkın/sağlığın ihtiyaçlarının yer almaması vb. karşısında toplumu harekete geçiremiyorsak, aynı nedenledir; bugüne dek bu toplumsal niteliklerin aşındırılması, bozulması sebebiyledir.

Gerçeklik ile o gerçekliğin bedelini ödeyen kişi arasında (anlama, kavrama ilişkisinde) bir kopma söz konusu. Örneğin işsiz, işsizliğin nedenlerine, yoksul ise yoksulluğun nedenlerine yoğunlaşmak yerine anlama ve hareket çabasını bireysel sınırlarda tutuyor.

Virüs karşısında risk grubunda sayılan yaşlıların, yoksulların veya zayıf bünyelilerin adeta gözden çıkarılması normalmiş gibi yansıtılıyor, kanıksanıyor ve kanıksattırılıyor. Nedenler değil, sonuçlar tartışılıyor. Zorunluluklar insanlara esaretin meşru gerekçesi gibi gösteriliyor.

Eğer insanların aklı, ruhu, vicdanı teslim alınmamış olsaydı, mücadele dinamikleri bu denli aşındırılmış ve toplumsallık dağıtılmış olmasaydı; örgütlü bir toplum olunabilseydi; hastalardan hasta beğenmek, hatta hastaneye bile götürülmeyeceğine, hiçbir sağlık hizmetine erişemeden kimlerin öleceğine karar vermek nasıl bu denli tepkisizlikle veya zayıf/parçalı tepkilerle karşılanabilirdi?

KRİZ DE ÖNLEMLER DE "BİLDİK" SINIRLARI AŞTI

Dünya ekonomisinden yansıyan veriler bildik krizlerde rastlanacak boyutları aştı. 2. Dünya Savaşı sonrasındaki düzen ve düzensizlikte ilk kez bu boyutta bir daralmanın yaşandığından söz ediliyor. Sorun bu boyutlardayken, yeniden paylaşım ikliminde krizler iç içe geçmişken alınan önlemler de gerilme ve çatışma enstrümanları da olağan sınırları aşıyor.

ABD ve FED, olup biteni sınıfsal bağlamda anlamak için en doğrudan izlenim alabileceğimiz, ölçüm yapabileceğimiz noktalar. FED, mart ayında faizleri sıfırladı ve parasal genişleme programını yeniden devreye soktu. Ayrıca daha önce denenmiş olandan daha kapsamlı biçimde doğrudan gelir desteği kararı alındı. Buna göre her bir ABD vatandaşı 1000 dolarlık çek alacak.

Avrupa'da da benzer uygulamalar, arayışlar var. Almanya çok önemsediği denk bütçe uygulamasına son vereceğini açıkladı ve 600 milyar doları aşan bir kredi destek paketi uygulamaya konuldu. Fransa da bunun yarısına yakın bir paketi uygulamaya koydu. AB Merkez Bankası da ilk kez ortak bir borçlanma enstrümanı çıkarılabileceğini tartışıyor.

Çin'de koronavirüs sebebiyle yaşanan krizin bir oranda kontrol altına alınması, ekonomisi açısından önemli olsa da dünya ölçeğindeki durgunluk çeşitli biçim ve oranlarda Çin'i de etkileyecektir. Özetle dünya ekonomisinde mevcut tablo, duran ekonominin canlandırılması için savaş ekonomisini çağrıştıran yöntemlerin uygulanmakta olduğunu gösteriyor.

Türkiye'ye gelince, faiz indirimi yapan MB'nin açıklamaları ile Erdoğan'ın “Ekonomik İstikrar Kalkanı” başlıklı önlemler paketine dair açıklaması dünya ekonomisindeki krizin Türkiye için bir “fırsat” olarak değerlendirildiğini gösteriyor.

Erdoğan'ın bu bağlamda yaptığı “Çin’deki salgın dönemi Avrupa başta olmak üzere tüm dünyayı üretim konusunda alternatifler aramaya itmiştir. Üretimde alternatif denince de ilk akla gelen yerlerden biri Türkiye olmaktadır.”

“… artık hiçbir şeyin eskisi gibi gitmeyeceği, gidemeyeceği de açıkça ortadadır. Küresel ekonomik, siyasi ve sosyal düzende köklü değişiklikler yaşanması muhtemel yeni bir döneme giriyoruz. Türkiye’nin bu fotoğrafı özellikle kendi içinde avantajlı bir yerde durdurarak oraya bunu döndürmesi şarttır.” biçimindeki değerlendirmeler yeni sömürge gerçekliğinden uzaktır.

İdlib'e dönük Bahar Kalkanı'nın tam olarak ne amaçladığının muğlaklığı ve sonuçlarının başarısızlığı gibi ekonomiye dair İstikrar Kalkanı da belirli oranlarda sermayeye kalkan olsa da istikrar ihtimalinin ne kadar uzak olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üretim konusunda Çin'in alternatifi olma iddiası ise pek kimsenin ciddiye almayacağı bir düşten ibaret.

Dünya ölçeğinde mevcut konjonktürde iktidarların ekonomi politiği, eğer zapturapt altına alınmış bir halkı gerektiriyorsa bugün üstelik OHAL ilan etmeksizin bu olağanüstü kapatılmanın, hareketsizliğin ve hatta kendi içine dönüp beden sesini “hastalanma” kaygısıyla dinleme edilgenliğinin tam da bu ihtiyacı karşıladığı görülmelidir.

Krizin tüm ağırlığına ve özgünlüğüne rağmen sermayenin panik ve çaresiz olduğunu, kapitalizmin bittiğini, artık yeni bir sistemin kurulacağını söylemek en hafif deyimle kapitalizmi bilmemektir.

Bugün sermaye sahipleri, savaş zamanlarında olduğu gibi anı yönetirken geleceği de dikkate almakta, çok köklü çıkışlar bulamasalar da geleceği kurgulamaya en azından emekçiler lehine değil sermaye lehine sonuçlar için kafa yormaktadırlar. Deyim yerindeyse virüsten korunma pratiği düzenin devamını koruma yolunda toplumsal uysallığı da oluşturmaktadır. Orta sınıfların disipline edilmesi, esnek çalışmanın yaygınlaşması, kitlelerin yönetiminde toplu itaat, virüse karşı önlem ve kontrol eşliğinde gerçekleşen sonuçlardır. 

“Pandemi sonrası nasıl bir dünya?” tartışmaları şimdiden hız yapmış, komplo teorileri ile sesli düşünmeler iç içe geçmiş durumda. Başka bir yazı gerektiren bu konuda şimdiden tarihler, süreler vermek, kesinlemeler yapmak doğru değil ama zaten yerinden oynamış olan taşların daha da dağılacağını, sürecin yeni gerilimleri, saflaşmaları vb.  beraberinde getireceğini söyleyebiliriz.

NE/NASIL YAPILMALI?

Koronavirüs pandemisi, kapitalizmin/emperyalizmin insanlık ve doğa karşıtı niteliğine dair çarpıcı verilerden biridir. İnsanlık, kamusal olan tüm uygulamaları özelleştiren, eğitimi, sağlığı ticarileştirip piyasanın kurallarını hakim kılan, insan değil kar eksenli sistemin sonuçlarıyla yüzleşiyor. Bu yüzleşme, farkındalık ve teşhir için önemlidir. Ancak sürecin kendiliğinden çözüm üretmesi veya yüzleştiğimiz kapitalist sertliklerin/kalınlıkların incelmesi beklenmemelidir. Benzer şekilde, kriz durumlarında birlikte hareket etmek, toplumsal bilinçle sorumluluk almak, gerçekçi ve sonuç alıcı bir dayanışma pratiği örmek toplumda “kendiliğinden” ortaya çıkmıyor. Bu niteliklerin hem toplumsal hafızada canlı tutulması hem de gündelik hayatta yeniden üretilmesi gerekiyor. Bu da ancak kamucu hedefler, ilerici değerler etrafında şekillenen örgütlü bir toplumla mümkündür. Son 40 yıldır devlet eliyle sol/sosyalist ve hatta bir oranda da cumhuriyetçi siyaset üzerinde kurulmuş abluka, bu türden kriz dönemlerinde bir avuç egemen hariç toplumun bütününün aleyhine işliyor.

Mevcut durumdaki anlık tablo yanıltmamalıdır. İnsanların bu gidişata uzun süre rıza göstermesi olası değildir. Bu bağlamda bir taraftan virüse karşı önlem alırken diğer taraftan itirazın büyüyeceği sürece yoğunlaşmak, bugünden uygun biçimlerde rol almak ve adım adım sorumluluk üstlenmek gerekiyor.

Evde olanlar, sorunların sebeplerine dair daha kapsamlı biçimde bakmayı, daha derin görmeyi ve insanın değerler dünyasına yoğunlaşmayı sağlayacak çalışmalar yapabilirler. Örneğin “Neoliberalizmin bireyinin, kendisini kurtaracak kolektif eylemin risklerini göze alacak kadar özgür olmadığını” söyleyen Zygmunt Bauman'ın Bireyselleşmiş Toplum'unu, “Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz.” diyen Paulo Freire'nin Ezilenlerin Pedagojisi'ni, “Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.” diyen Viktor Frankl'ın İnsanın Anlam Arayışı'nı veya “Sessiz kalarak seyretme, kamusal hayatın tek yolu haline nasıl geldi?” diye soran, 1978'de Kamusal İnsanın Çöküşü'nü, 1998'de ise Karakter Aşınması'nı yazan Richard Sennet'i okuyabilirler.

Bu süreçte yapılabilecekler hanesinde yer alması gerekenler içinde sosyal ilişkileri, dayanışmayı, moral paylaşımını güçlendiren, çözümsüz/yalnız olunmadığını hissettiren etkinlikler de olmalıdır. Bugün bu alanda ilk etapta haberleşme ağları üzerinden atılacak yaratıcı adımlar yarın koşullara bağlı olarak pratik bir duruşun, itirazın ve birlikte hareketin zemininin oluşmasına katkı sağlayabilir. Oscar Wilde, “Hayalci ay ışığında yolunu bulan insandır, cezası da şafağı başka herkesten önce görmesidir.” diyor. Bugün bu anlamda şafak ufuklu duruşlara, söz ve dokunuşlara ihtiyaç var.