Veli BEYSÜLEN


"Sosyal Devlet Nedir, Nasıl Ortaya Çıktı?" yazı serimize devam ediyoruz. Önceki iki bölümde sosyal devletin ortaya çıkışı ve 1970’li yıllara kadar dünyadaki gelişimini ele almış, bu yazımda, dünyada uygulanan farklı sosyal güvenlik sistemi modelleri ile işçi sınıfının kazanımlar elde etmesinden dolayı kâr oranları düşen sermayenin, buna son vermek üzere geliştirdiği, kapitalizmin başka bir evresi olan yeni liberalizme (neoliberalizme) geçişini işleyerek konuyu ele almaya devam edeceğimi belirtmiştim.

Kuşkusuz diğer birçok alanda olduğu gibi, sosyal devlet uygulamasında da, ülkeden ülkeye ya da etnik, dini, ekonomik gelişmişlik, coğrafi yakınlık, hukuki ve demokratik gelişmişlik gibi kriterlerle birbirinden farklı olan ülke grupları arasında, farklı sosyal güvenlik uygulamaları hayata geçirildi. Tüm bunların yanı sıra, her devletin sosyal devleti uygulamayı bir gereklilik veya zoraki bir uygulama olarak görmesi de modeli seçmesinde belirleyici, önemli bir etkendir. Nitekim tüm bu etkenlerin belirleyiciliğinde, dünyada genel anlamda üç değişik sosyal güvenlik modeli öne çıkmıştır.

Bu modellerin birincisi; sistemi sosyalist dünya görüşünün zorlaması ile gönülsüzce uygulamaya koyan ABD, İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi, sermayenin etkin olduğu ülkelerde uygulanan “Liberal Sosyal Devlet" modelidir.  Bu modelin en önemli özelliği, bireyin sosyal desteklerden yararlanmasını zorlaştırıcı, hatta mümkünse bunu önleyici özelliğe sahip olmasıdır. Zira bu modeli uygulamaya koyan anlayışa göre, işsizliğin veya gelir düşüklüğünün nedeni, sosyal yardımlardan yararlanan bireylerin tembelleşmeleri ve iş beğenmemeleri ya da becerilerini geliştirmemeleridir. Dolayısıyla sosyal yardımlardan yararlandırmak mümkün olduğunca zorlaştırılmalıdır ki insanlar çalışmak zorunda kalsınlar. Yani bu sistem insan merkezli olmaktan çok, ticari mantık üzerine oturtulmuştur. İkinci model; Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Belçika gibi ülkelerde uygulanan, “Muhafazakâr Sosyal Devlet" modelidir. Aslında bu model, liberal sosyal devlet modelinin kısmen yumuşatılmış halidir. Yine piyasa odaklı olan bu modelde sosyal yardımlar da cimridir. Sosyal sigorta sistemi üzerinden devletin bütçeden aktarımından ziyade prime dayanan bir yapısı olan sistem, aileye yardım üzerine kurgulanmıştır. Ancak bu sistemde de sosyal desteklere hak kazanmak, liberal sosyal devlet modelindeki kadar olmasa da, kısmen zorlaştırılmıştır. Nitekim ailenin tükenmişliğe yaklaştığı ya da tamamen eridiği durumlarda, devletin lütfü şeklinde yardım verilmektedir. Üçüncü model; İsveç, Danimarka, Norveç ve Finlandiya, yani İskandinav ülkelerinde uygulanan "Sosyal Demokrat modeldir." Bu model, toplumun tüm bireylerini sisteme dahil eden ve insanın ihtiyaçlarını, piyasanın ihtiyaçlarından önde tutarak bireyleri piyasanın olumsuz etkilerinden korumayı esas alan bir modeldir.

Evet, yukarıda kısaca değinmeye çalıştığım sosyal devlet modellerinden de anlaşılacağı gibi, sistemi uygulamaya koyan devletin insana bakışı, modelin belirlenmesinde belirleyicidir. Bu nedenle ülkede yaşayan tüm insanları kapsayacak şekilde, onların hem refah düzeylerini yükseltmeyi hem de görünmeyen risklere karşı korunmalarını esas alan model oldığu gibi, insanı değil piyasayı esas alan ve piyasanın gereklerine göre insanları hayatta tutarak çalışabilir olmalarını sağlamayı amaçlayan model de mevcuttur.

Bir devletin sosyal olmasının bir diğer belirleyeni ise, sosyal devlet harcamalarıdır. Ancak burada dikkate alınması gereken husus bireylerin ödedikleri primlerden yapılan harcamadan ziyade, devletin Gayrisafi Yurtiçi Hasılası'ndan (GYH) sosyal devlet harcamalarına aktardığı kaynaktır. Uluslararası standartlarda bir devletin sosyal devlet olmasının kıstası, o devletin GYH’sinin asgari %3’ünü sosyal devlet harcamalarına ayırmasıdır.

Sosyal devletin farklı modellerinin uygulandığı kapitalizmde, 1973 yılında yaşanan büyük petrol krizinin ardından ciddi bir istikrarsızlık kendisini hissettirmeye başladı. Bu nedenle özellikle 1970’li yılların ortalarından itibaren, devletin ekonomik alandan çekilmesi yönünde tartışmalar hız kazandı. Buna ek olarak, sistemin başından itibaren sosyalist sistemin baskısından dolayı, zoraki olarak bünyesine monte ettiği sosyal devletin tasfiyesi de ciddi bir şekilde tartışılmaya başlandı. Tartışmaların merkezinde, sosyal devletin bütçe üzerinde yük oluşturduğu, bu nedenle yatırımları engellediği tezi vardı. Sosyal devletin tasfiyesini isteyenlerin ileri sürdükleri gerekçe ise; çalışkan ve becerikli insanlardan toplanan vergilerin, tembel ve işe yaramaz insanlara aktarılmasının adil bir uygulama olmadığı yönündeydi. Daha açık bir ifade ile sistem ideologları, 1970’li yılların ortalarından itibaren, devletin ekonomik faaliyetlerden çekilmesi ve sosyal devletin tasfiyesi gibi alt gelir gruplarını koruyucu olan iki noktadan, 1930’lu yıllardan itibaren uygulanan refah devletine yüklenmeye başladılar.

Bu tartışmaların hız kazandığı süreçte, İngiltere’de 1979 yılında Margaret Thatcher, ABD’de ise 1981 yılında Ronald Reagan iktidara geldiler. Yani yeni liberal bireyci akım, merkez kapitalizmin iki önemli ülkesinde iktidarı eline geçirmiş oldu. Böylece, önceki yıllarda sisteme itibar kazandıran sosyal devletin tasfiyesine hız verildi. Zira 1970’li yılların sonundan başlayarak kapitalizmin yaşadığı derin ekonomik ve siyasi kriz, sistemin yeni arayışlara yönelmesine yol açtı. Nitekim ulusal sınırları yatırım yapmalarının önünde engel gören tekeller, devletin, yatırım yapmanın ve gelişmenin önünde engel olduğu yönünde güçlü bir kampanya yürütmeye başladılar. 1980’li yılların başında ABD Başkanı Ronald Reagan, eline tutuşturulan kâğıttan, “Söz konusu sorun devlet, o zaman devletten kurtulalım” sözlerini okumuştu. Bunun anlamı, devletleri saf dışı bırakmak ve kararları, muafiyetlerle kamuya hesap vermek zorunda olmayacak tekellere bırakmaktı. Aynı süreçte, İngiltere Başbakanı olup Reagan’la birlikte yeni liberal anlayışın hayata geçmesinin öncüllerinden olan İngiltere Başbakanı Margaret Teatcher ise, “Bireylerin içinde bir şekilde hayatta kalacakları bir topluma doğru yol almalıyız” diyordu. İki liderin o gün söyledikleri, sosyal devletin tasfiye edilmesi ve ulusal devletlerin, toplumlarının mağdur kesimlerini piyasaya ezdirmeme yönündeki müdahalelerine son verilmesiydi. Zira bu anlayışa göre bireyler hayatta kalmayı, devlet desteğine ihtiyaç duymadan kendi yetenekleri ile başarmalıydılar. Tüm bunlar, kapitalist sistemin, azgın doğa, kaynak ve emek sömürüsüne dayanan aşaması olan yeni liberalizme geçişin adımlarıydı.

Görüldüğü gibi, 1980’li yılların başında dünya çapında hayata geçirilen yeni liberal programın iki ana hedefi vardı:

Birincisi, ulusal devleti ekonomik faaliyetlerden çekerek başta gümrük duvarları olmak üzere, ulusal devletlerin, yabancı sermayenin yatırım yapmasının önünde engel görünen tüm hukuki ve idari tedbirlerini kanuni mevzuattan temizlemekti. İkincisi ise; önemli kaynak aktarımına dayanan sosyal devletin tasfiyesiydi. Çünkü sermaye, bu kaynağın ucuz kredi olarak kendisine aktarılmasını istiyordu.

Bu hedef için öncelikle sermayenin ülkeden ülkeye geçişini kolaylaştıran pek çok düzenleme hayata geçirildi. Böylelikle dünyanın el değmemiş bölgeleri, uluslararası sermayenin yatırım alanı haline getirildi. Birçok ülke, içine düşürüldüğü ekonomik krizden çıkış için, uluslararası sermayenin finans kuruluşları tarafından kredi vermenin ön koşulu olarak dayatılan yeni liberal ekonomi programını uygulamaya koymak zorunda bırakıldı. İlk etapta, ulus devletlerin yüksek gümrük duvarları ve içerde yasama organı ile yargının elinde bulunan denetim mekanizmaları bertaraf edildi. Bununla birlikte uluslararası tekelci sermaye, tek tek ülkelerdeki ulusal sermayeyi yuttu. Bunun sonucu, emperyalist ülkelerin desteğini arkasına alan büyük tekeller, bütün ülkelerde yatırım yapma olanaklarına kavuştular. Adına küreselleşme denen bu süreçte, sermaye emek sömürüsü ile daha çok kazanım elde etmek için yatırımlarını, emeğin örgütlü olmadığı, ağır çalışma koşullarının hüküm sürdüğü ülkelere kaydırdı. Bu da yetmedi, Türkiye gibi ülkelerde uluslararası tekellerin yatırım yapmalarının önünde engel teşkil eden kamu yatırımları kısıtlandı. Kamunun elinde olup ülke halkına ucuz mal ve hizmet sunan kurumlar kapatıldı veya özelleştirme adı altında yabancı sermayeye peşkeş çekildi. Böylece ulus devletler iktisadi faaliyetlerden çekilmiş oldu. Kuşkusuz bu politika sonucu, temel bir insan hakkı ve sosyal devletin temel görevlerinden olup, devlet tarafından tüm yurttaşlara, parasız ve eşit verilmesi gereken eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi en temel hizmetler bile şirketlerin yatırım alanına dönüştürüldü. Önceki yıllarda ulusal devletlerce uygulanan, devletin müdahalesine açık karma ekonomik model ortadan kaldırıldı.

Elbette devletlerin üretim ve hizmet faaliyetlerinden çekilmeleri, kamunun istihdam olanaklarını da ortadan kaldırdı. Kamu istihdamının ortadan kalkması, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin baş aktörü olan örgütlü kamu işçisinin sıfırlanmasına yol açtı. Yani yeni liberal modelle, emekçi milyonlar sadece sosyal devlet uygulamalarını kaybetmediler, özel sektörün, baskıyla örgütlülüğü engellemesinden kaynaklı, esnek, kuralsız ve ucuza çalışmaya da mahkum oldular. Zira alabildiğine globalleşmiş olan sermaye yatırımlarını emeğin hakkını almak için ayağa kalktığı ülkelerden, ucuz emeğe ulaşabileceği ülkelere kaydırdı. Bu nedenle, sermayenin ülkeden çıkmasının yol açacağı ekonomik tahribatı göze alamayan ulusal devlet hükümetleri, örgütlülüğü baskı altına alan düzenlemeleri hayata geçirdiler. Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde baskıcı yönetimlerin iş başına getirilmeleri de uluslararası sermayenin bu politikasının sonucudur. 

Görüldüğü gibi, sosyal devleti tasfiye amacıyla 1980’li yılların başından itibaren dünya genelinde uygulamaya konan yeni liberalizm de, alt gelir grubuna mensup yurttaşlar, sosyal devletin kendilerini piyasanın acımasız saldırısından koruma kalkanının yanı sıra örgütlülükten de yoksun kaldılar.

Sosyal devlet yazı serimiz, Türkiye’de sosyal devletin gelişimi ve uygulanması ile devam edecek. Hoşça kalın, sağlıklı kalın.