Mehmet EMİN AKTAR


ARTI GERÇEK- Çağdaş toplumların en önemli özelliklerinden birisi toplumun örgütlü olmasıdır ve örgütlü olarak tepkilerini, taleplerini dile getirmesidir. Bu sadece siyasal düzlemde değil tabii ki, mesleki düzlemde ve farklı alanlarda aynı düşünceyi bir araya getiren, aynı cinsiyete sahip olanlar vesaire; yani birçok kişi farklı biçimde, farklı gerekçelerle bir araya gelip ortak taleplerini dile getiriyorlar. Bu bir dernek, platform, vakıf, sendika ya da bir meslek örgütü olabilir. Bu açıdan bakıldığında kimisine katılmak zorunlu, meslek örgütleri gibi, ama kimisinde de gönüllülük esasına dayalı olarak insanlar bir araya geliyor. 

Özellikle son 5 yılda, yani 15 Temmuz sonrasında Türkiye'de sivil topluma yönelik son derece ağır baskılar gelişiyor. Önemli ölçüde sivil toplum örgütü kapatıldı. Binlerce, on binlerce sivil toplum örgütü, dernek, vakıf kapatıldı. Birçok kişi bundan dolayı soruşturmalara uğradı. Geriye kalanlar da örneğin tabip odası, meslek odaları gibi, ki unların bulunması yasda gereği zorunlu olduğundan bunların kapatılması mümkün değildi. Bunlara yönelik de suskunlaştırılması, sessizleştirilmesi için baskılar uygulandı. 

İşte barolar üzerinde çoklu baro uygulaması istendi, yasal değişiklik yapıldı ve bu açıdan da baroların sesi önemli ölçüde kısıtlamaya çalışıldı. Bu önemli ölçüde başarılamadı. Aslında barolar bu toplumda belli bir direngenliği, belli bir itirazı da dillendirmeye başladılar. Peki, ne oldu son zamanlarda, sadece bununla yetinilmedi. 

Örneğin tepki gösteren bu tip kurumları bir başka yerle, yasa dışı merkezlerle, başka iktidar odaklarıyla ilişkilendirerek toplum gözünde farklı bir algı yaratarak bunlar üzerinde toplumsal bir baskı oluşturmak ve onları toplumdan dışlamak gibi bir çaba içine girdi. Bunu kim yaptı? İktidar odaklı medya yoğun olarak yaptı ve bunu yaparken de aslında hiçbir ilkeye de uymadı. 

Son günlerde, özellikle bayram süresince Afyon, Ankara ve Konya'da üç ayrı yerde Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar meydana gelince bölgemizdeki 15 baro buna karşı bir çağrı yaptı ve bu saldırıları kınadı. Bu konudaki gerekli soruşturmaların yapılmasını siyasi iktidar başta olmak üzere her kesimin duyarlılık göstermesini ve tepki göstermesini dile getirdi. Onun üzerine ne oldu? İktidara yakın bir medya kuruluşu, bir gazete, adı gazete, gerçek anlamda kendini hiçbir etik kurala bağlı hissetmeyen bir yayın bu baroları hedefe oturtarak kendince topluma yönelik bir algı oluşturmaya çalıştı. 

Bu ırkçı saldırılara yönelik olarak Kürt illerindeki barolar dışında kimse tepki göstermezken, bu baroları hedefe koyan medya saldırısı karşısında 48 baro birlikte açıklama yaptı. Yani karşısında daha gülü bir tepkiyi, başlı başına algı yaratmaya dönük bu itham edici, suçlayıcı ve hiçbir etik kurala bağlı olmayan haber, karşısında daha güçlü bir direnci, tepkiyi de doğurmuş oldu.  

Bununla yetinmedi. Son günlerde özellikle belli vakıfların, fon sağlayan vakıfların belli medya kuruluşlarına, sivil toplum kuruluşlarına yardım yaptıkları ve bunların da bu projelerle belli yayınlar yaptıklarına yönelik suçlayıcı açıklamalar yapıldı. Bu ilk kez olmuyor. Dünyanın her yerinde sivil toplum örgütleri belli alanlarda çalışırken, tartışırken çok güçlü finansman desteği olmayan medya kuruluşları da bu tür belli alanlarda çalışan fon kuruluşlarından destek almak suretiyle habercilik yapmakta, sivil toplum örgütleri de değişik alanlarda çalışmalar yapmaktadır. 

Peki bunu sadece sivil toplum mu yapıyor? Hayır. Kamu kurumları da yapıyor. Örneğin, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, birçok bakanlık AB fonlarından ya da değişik fon sağlayıcılarından yararlanarak önemli projelerin finansmanını bu şekilde sağlayarak gerçekleştiriyorlar. Bu açıdan aslında fon sağlayan sivil toplum kuruluşlarını davranışı devlet kurumları açısından bakıldığında son derece kolaylıkla anlaşılabilir ve kabul edilebilir durumdadır. 

Kaldı ki, itirazın nedeni, neden fon sağlandığından öte, yaptıkları çalışmaların niteliğidir. Bu açıdan bakıldığında iktidar medyası bu kuruluşların fon sağlamanın ötesinde susturulması gerektiğine, bunların çalışma yapmaması gerektiğine ilişkin vurgu yapıyor. Örneğin, iktidara yaın, iktidarın istediği yönde çalışmalar yapan ve son derece yaygın çalışmalar yapan, çok fazla kişiyi bünyesinde bulunduran belli kuruluşlar var, araştırma kurumları var. Bu araştırma kurumlarının çok daha büyük fonlar sağladıkları ve bu fonlarla çalışmalar yürüttükleri biliniyor. 

Kaldı ki, fon sağlayıcılar açısından da bakıldığında, fon desteğiyle çalışma yapan kurumların tümü aslında bu çalışmaların belli fonlarla desteklendiği çok açık biçimde gerek web sayfalarında gerek de hazırlıklarını kamuoyuyla paylaştıkları çalışmalarda ve raporlarında bunu yazmaktan ve çok açıkça belirtmektedirler. Kaldı ki bunun için hem İçişleri Bakanlığı'na hem de bulundukları illerin denetleme masasına son derece açık ve şeffaf biçimde bu faaliyetleri yürütüyorlar. 

Peki, buradaki asıl mesele ne? Barolardaki gibi sivil toplum örgütlerinin iktidar dışında, iktidardan hoşlanmadığı alanlarda belli talepleri raporlaştırarak kamuoyuyla paylaşıp bu konuda etkinlik sağlamalarını engellemek. Temel amaç bu aslında. Yoksa kimin fon sağladığı meselesi değil. Kaldı ki buna ilişkin olarak uluslararası kuruluşlardan yardım aldığınızda, fon sağladığınızda zaten bu konuda gerekli bakanlık izinlerini sağlamak zorundasınız. Bakanlık izni almadan hiçbir kuruluş kendi başına uluslararası bir fon sağlayarak çalışma yapamaz. 

Bu gerçekliğin bilinmesine rağmen son günlerde özellikle iktidar medyasının, bu yöne ilişkin çalışma yapan gerek medya kuruluşlarını ve gerekse sivil toplum kuruluşlarını hedefine koyarak ve bunlarla çalışma yapan kişilerin özel bilgilerini de çarşaf çarşaf hiçbir etik kurala bağlı olmaksızın paylaşmak suretiyle aslında suç işlemektedirler. Ama bunu yaparken de adeta çok büyük bir hizmet yaptıkları gösterisine girişerek, bu tür bir dil kullanarak bir algı yaratmaya çalışmaktadırlar. 

O açıdan bakıldığında 15 barodan 48 baroya ulaşan tepkiler gibi bu tepkileri çok daha güçlü bir şekilde örgütlemek, buna karşı duruşu ortaya koymak gerek.