Devrimci sinema sanatçısı Yılmaz Güney 83 yaşına girdi. Adana'da başladığı hayat yolculuğu, Avrupa'da sürgünde son bulan Güney 36 yıldır aramızda değil. Eserleri ve toplumcu bakış açısı ise her geçen zaman diliminde etkisini sürdürmeye devam ediyor.

Güney'in doğum gününde eşi Fatoş Güney anlattı. "Gittiğimiz Çukurova’da farklı bir boyuta geçtim ve hayata O’nunla birlikte aynı yöne bakmaya başladım" ifadeleri ile Fatoş Güney, "Sinema, O’nun için nefes almak, su içmek kadar elzemdi; hayatta var olma nedeniydi. Fikirleri ve inançları uğruna sinema yapardı" dedi.

'O TÜRKİYE GERÇEĞİDİR'

"Yılmaz Güney’i unutulmaz yapan tılsım nedir" sorusunu cevaplayan Fatoş Güney, "Hayatınızda O’nu yakından hiç görmemişte olsanız, sadece  beyaz  perdede görmüş olmanız, yaptıklarını duymuş olmanız bile  güzel, insanlık adına umut verici bir olay. Çünkü O, bir  “Türkiye gerçeği’’dir" cevabını verdi.

Yılmaz Güney'in sürgüne gitmek zorunda kaldığını ifade eden Fatoş Güney, "Türkiye’de ki, Türk, Kürt ve diğer azınlıklardan insanların azımsanmayacak bir bölümü, bu gerçeği bizzat görmüş,  yaşamış ve  yeni nesillere aktarmışlardır ve de Türkiye Sineması durdukça aktaracaklardır. Ülkesi  toprağı  halkının  bağrından çıkmış, onları sarsmak, acı gerçekleri gözleri önüne sermek, onları  uykularından uyandırmak için eserler vermiş, O’na engel olmak isteyenlerle mücadele etmiş, kendi  hayatını, şanını, şöhretini, kazanabileceği  büyük paraları hiçe saymış, bu uğurda henüz 20 yaşında komünistlik suçlamasıyla hapse girmiş, provokasyonlara  uğrayarak hayatının en verimli on yılını hücrelerde geçirmiştir. Hapishanelerde mücadelesine devam etmek için, dışarıdaki arkadaşları vasıtasıyla çıkardığı ‘’ Güney’’ isimli dergisinde yazdıklarından ötürü 100 yıl ceza almasının ardından, sürgüne gitmek zorunda kalmış ve yine hapishanelerde başlamış olan kanser hastalığı, kasıtlı olarak göz ardı edilerek ve tedavisi engellenerek ölmesi sağlanmıştır. İşte bütün bu saydığım etkenler O’nu bir efsane haline getirmiş, yüz binlerin, milyonların gönlüne ve kalbine işlemiştir" dedi.

'SİYASAL ÇALIŞMALARI SANATINI İKİNCİ PLANA ATTI'

Fatoş Güney eşinin sinema ilişkisine dair, "Yılmaz her şeyden önce bir sinemacıydı" cümlesi ile birlikte siyasi çalışmalarına verdiği önemi ise eleştirerek, "Sinema, O’nun için nefes almak, su içmek kadar elzemdi; hayatta var olma nedeniydi. Fikirleri ve inançları uğruna sinema yapardı. Sanatın sanat için değil,  halk için yapıldığına inanırdı.Ama asla politika yapmak için sanatını  konuşturmazdı; film aynı zamanda sanatsal olmalıydı. Sloganlar filmi bozardı. Ama siyasal çalışmaları, özellikle hapishane yıllarında sanatını ikinci plana atmasına neden oldu. Genel değerlerin dışında,  o gün olan birçok şey, geçerliğini yitirdi. Uğruna uzun süre mücadele verdiği Sovyet Sosyal Emperyalizmi yıkıldı, dünya konjonktürü değişti, değişiyor. Bunlar için ayırdığı vakitleri, birkaç tane daha senaryo ya da roman yazmaya ayırsaydı, bugün geride yine ölmez eserler olacaktı" şeklinde konuştu.

Fatoş Güney aile ilişkilerini ise, "Bir eş ve baba olarak tabii ki, bizlere ayıracak vakti sınırlıydı. Zaten yanımızda olabildiği süre çok azdı. 16 yıllık evliliğimizin on yılı ayrı geçmişti. İlk tutuklandığında oğlumuz Yılmaz henüz altı aylıktı. Ancak sürgünde hep birlikte olduğumuz süre ise 3 yıldı. Şimdi  düşünüyorum da, önemli olan birlikte olma süresinin niceliği değil, niteliği önemliydi. Biz bu süreleri, yani hapishanedeki 10-20 dakikayla sınırlı ziyaret saatlerini bile çok dolu, çok duygulu, çok anlamlı geçirdik.  Yani  bir sürü insanın, bir ömür yaşayıp da duyamayacağı, hissedemeyeceği şeyler yaşadık ve gördük. Bunlar herkese nasip olmayan,  çok kıymetli manevi hazinelerdir" olarak niteledi.

'BİR KAMYONET ÇİÇEK GÖNDERDİ'

Fatoş Yılmaz, "Âşık Yılmaz Güney, insanı uçururdu" sözleriyle başladığı Yılmaz Güney'in sevgisini ise, "Çiçeklere, hediyelere boğardı. Fransa’da bir gün, gönlümü almak için, eve bir kamyonet dolusu çiçek göndermişti. Gece yarıları çalışmak için gittikleri şehirlerden, beni yanına almaya gelirdi. Beni, en güzel, en özel hissettirirdi. Genelde insanlara davranışları bile bambaşkaydı. Bir işçi kadına, kendini kraliçe hissettirir,  yediden yetmişe insanlara ‘’Bacım, kardeşim’’ diye hitap eder, sıcacık sarılır, onları hoş  tutmaya, isteklerini mutlaka yerine getirmeye, gönüllerini kazanmaya çabalardı. Sırasında paltosunu tutan adama 500 lira verir,  cebinde para varsa hepsini dağıtmış olarak eve gelirdi.

Sıra dışı bir adam olduğunu anlamıştım. 16-18 yaşlarının pembe hayalleriyle evlenmiştim. O, 32 yaşındaydı. Tabii ki, yaşımın arzuladığı beklentileri tam olarak bulamıyordum. Ama olgundum, durumunu hemen kavradım. Benim  ‘’aptal’’ beklentilerime, daha doğrusu çocukça istemlerime ayıracak vakti yoktu. Ben de, gittiğimiz Çukurova’da farklı bir boyuta geçtim ve hayata O’nunla birlikte aynı yöne bakmaya başladım" şeklinde anlattı.(Son Haber)