M.Nilgün ERCAN*


Sağlığımızı korumak amacıyla içinde bulunduğumuz karantina döneminde, gündelik yaşantımızı ancak dijital teknoloji aracılığıyla sürdürmeye çalışırken bu yazı yersiz görülüp, tepki çekebilecektir. Diğer yandan, yaşantımıza hiç olmadığı kadar girdiği bu günlerde dijital teknolojiyi çeşitli yönleriyle sorgulamanın tam da sırası denilebilir. 

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en zengin 25 kişisinin, küresel salgına rastgelen 23 Mart-22 Mayıs arasında servetlerini toplamda 255 milyar dolar arttırdıkları, bunların arasında başı Facebook kurucusu ve CEO’su Zuckerberg’ in çektiği, Amazon’un kurucusu ve CEO’su Bezos’ un da aynı dönemde en çok kazananlardan biri olduğu medyada yer alıyordu. Bu haberlerin çıkmasından kısa bir süre önce, Kanadalı gazeteci ve aktivist Naomi Klein, New York Valisi Cuomo’ nun koronavirüs ile ilgili televizyon programına katılan, Google’ın ana kuruluşu Alphabet’ in hissedarlarından, eski Google CEO’su Eric Schmidt’ in ileri sürdüğü görüşlerden hareketle, The Intercept sitesinde 8 Mayıs 2020’de yayımlanan yazısında dijital teknoloji firmalarının gerçekleştirmek istediği dünyayı sorguluyordu: Virüsten korunmak amacıyla zorunluluk olarak ortaya çıkan, “Telesağlık, uzaktan eğitim” vb. yöntemlerin ve dijital teknolojinin kalıcı olarak yaşamlarımızın her alanına nüfuz edebileceği bir dünya.  Daha az öğretmenin, daha az doktorun ve sürücünün istihdam edildiği; “yapay zekâ” ile işleyeceği iddia edilen, ama depolar, veri merkezleri, içerik kontrol sistemleri, çalışma şartları kötü olan elektronik atölyeleri, lityum madenleri, endüstriyel çiftlikler gibi hastalıktan ve hiper sömürüden korunmasız yerlere tıkılmış on milyonlarca isimsiz işçiyi bir araya getiren bir gelecek. Her hareketimizin, her sözcüğümüzün, her ilişkimizin hükümetlerle teknoloji devleri arasındaki benzeri görülmemiş işbirliği sonucunda izi sürülebilir, izlenebilir ve veri madenciliğine açık olduğu bir gelecek… COVID-19 salgını dijital teknoloji şirketlerinin yeni gerekçeler bulmasını da sağlamaktaydı. Örneğin, araç park etme teknolojisi satan bir şirketin CEO’su “İnsansız, temassız teknolojiye doğru belirgin bir canlanma var. İnsanlar biyolojik tehlikedir; makinalar değil.” diyebiliyordu. 

Klein, şirketlerin teknolojiyi pazarlama konusundaki davranışlarına da dikkat çekmekteydi: Dijital teknoloji içinde bulunduğumuz salgın döneminde insanların sağlığını korumanın önemli bir aracı olarak sunulmaktaydı. Buna karşılık, bir süre önce, aynı teknoloji şirketlerinin üst düzey yöneticilerinin yer aldığı, ABD Kongresine ulusal ve ekonomik güvenlik açısından yapay zekâ alanındaki ilerlemeler ve ilgili teknolojiler konusunda tavsiyeler veren Yapay Zeka hakkında Ulusal Güvenlik Komisyonu (NSCAI) tarafından hazırlanan sunum esas olarak Çin ile olan rekabet yarışına odaklanmaktaydı. Çin’in yapay zekâ alanındaki yatırımlarına, ABD’nin bu konuda rekabet üstünlüğünü kaybedeceği tehlikesine dikkat çekiliyor, bu alana ayrılan kamu kaynaklarının hızla arttırılması talep ediliyordu. Aksi takdirde medikal teşhis, sürücüsüz araçlar, dijital altyapı, “akıllı şehirler” ve elektronik ortamda yapılan ticaret gibi konularda Çin’in ABD’yi geride bırakması riski vardı. 

Teknoloji devlerinin salgın nedeniyle uzaktan eğitim gibi olağan dışı uygulamaları kalıcı hale getirme girişimleri tepki de görüyordu. New York eyaleti Birleşik Öğretmenler Sendikası başkanı, New York eyaletinin Bill Gates Vakfı ile ortaklık kurması karşısında şunları söylüyordu: “Eğer eğitimi yeniden tasavvur edeceksek, eyalet kapsamında daha fazla sosyal görevli, zihinsel sağlık danışmanı, okul hemşiresi, sanat derslerini zenginleştirme, ileri düzey dersleri ve okul mahallerinde daha küçük sınıf ölçekleri ihtiyaçlarının karşılanması ile başlayalım.” Bir grup ebeveyn ise, şayet salgın nedeniyle bir “uzaktan eğitim deneyi” içinde yaşıyorlarsa, bunun sonuçlarının ciddi ölçüde endişe verici olduğunu, okulların kapandığı Mart ortasından beri, ekran bazlı öğrenimin köklü eksikliklerini daha iyi gördüklerini belirtiyordu.  

Dijital teknoloji günümüzde çeşitli şekillerde ve çeşitli vaatlerle yaşantımıza giriyor: Yaşamı kolaylaştıran, özgürlük açısından yeni olanaklar sağlayan, esnek bir yaşam tarzını getiren uygulamalarının yanı sıra, örneğin enerjide yenilenebilir kaynaklara, akıllı şebekelere doğru dönüşüm sürecinin bir parçası olarak “çevreci” ve “yeşil büyüme” ile birlikte sürdürülebilir kalkınmanın aracı; pandemi sürecinde olduğu gibi yaşamı, eğitimi, kısmen sağlık hizmetlerini güvenli şekilde sürdürmenin, karantina nedeniyle kaybedilen sosyal ilişkileri devam ettirmenin yöntemi…Çok göz önüne çıkarılmayan yüzü ise askeri faaliyetlerdeki geniş kullanım alanları, giderek yaşamımızı cendere içine alacak olan “güvenlik” uygulamaları. Nitekim, Silikon Vadisinin köklerinin ABD’de askeri ileri araştırma projeleri için geliştirilen teknolojilere dayandığı bilinmekte. Sosyolog Zygmunt Baumann orijinal basımı 2004 yılında yapılan “Iskarta Hayatlar” kitabında, sosyal devlet taahhüdünün içinin boşalması ve sona ermesiyle devletin uluslararası ölçekte şirketlerin çıkarlarını daha fazla koruyan, ülke içinde baskı ve militarizasyonu arttıran bir yönde dönüştüğünü, büyümekte olan “ıskarta insan” yığınları karşısında ayrımcı politikaların katılaştığını, toplumsal sistemin “normal işleyişinin” tehlikeye girmemesi için güvenlik önlemlerinin arttırıldığını belirtmekte;  esasta sosyal nitelikli olan sorunların kriminalize edildiğini, bireysel korkuların da kaşınarak daha fazla güvenlik elemanı, daha çok güvenlik kamerası, sıkı denetimle “güvenlik” meselesi üzerinden devlet otoritesine yeni bir meşruiyet formülü icat edildiğini yazmaktadır. Dijital teknoloji kitle gözetiminde sağladığı olanaklarla bu çerçeveye denk düşmektedir.  

Kaldı ki, günlük rutinimizde elimizin altındaki tuşlara basmak gibi gayet basit bir eyleme indirgenmiş olarak kullandığımız teknolojinin bu noktaya gelene kadar geçirdiği süreci pek de aklımıza getirmiyoruz. Dijital Emek ve Karl Marx kitabında ayrıntılı olarak üzerinde durulduğu gibi, Afrika’da  kölelik koşullarında çalıştırılan insanlar tarafından çıkarılan madenler, Çin’de ve Silikon Vadisinde fiziksel ve psikolojik açıdan sağlıksız ortamlarda, düşük ücret, uzun çalışma saatleri ile yapılan imalat, Hindistan’da düşük ücretlerle yürüyen yazılım sanayisi, veri tabanlarına dayalı hizmet sektörünün bir örneği olarak çağrı merkezlerinde güvensiz, istikrarsız, standartlaşmış koşullarda verilen emek, Silikon Vadisinde sektörün aristokrasisi denilebilecek, yüksek ücretler alan ama çalışma zamanı ile boş zamanı birbirine karışmış, stres içindeki emek sahipleri ve nihayet hedefli reklamcılığa dayalı, ticari  sosyal medya platformlarında sadece enformasyonu tüketmeyen aynı zamanda kullanım değeri de yaratan üretken kullanıcılar, kişisel verilerin metalaşması; tüm bu sömürü sürecinin üzerinde büyüyen teknoloji devleri…

Dijital teknolojinin yeni pazarlar bulma arayışı içinde toplumsal-bireysel yaşamın her alanına nüfuz etme girişimlerini her yerde görmek mümkün. Örneğin, ülkemizin kentleri sosyo-ekonomik, kültürel ve hatta siyasal ayrışmayla malul iken, altyapısı yetersiz birçok kentimiz ve temel hizmetlerden yoksun birçok kentlimiz varken, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayımlanan 2020-2023 Ulusal Akıllı Şehirler Stratejisi ve Eylem Planı gibi çalışmaları nasıl açıklayabiliriz. Bu tür planlar ve uzantısındaki uygulamalar, genellikle temel ve öncelikli ihtiyaçlarımıza cevap vermek yerine, ilgili alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin pazarlarını genişletme amacına hizmet etmektedir. Ekosistem paydaşlığı, yenilikçi yaklaşımlar, bilgiyi ekonomik, sosyal ve çevresel faydaya dönüştürebilme kabiliyeti ile sürdürülebilir kalkınma gibi parlak sözcüklerle dolu, esasta sistemin temel mantığına uygun olarak sermaye birikiminin sürdürülebilirliğini sağlamaya yarayan, rekabet gücü, marka değeri gibi piyasa temelli politikaların gözde kavramlarını araya serpiştiren, AB terminolojisine dayalı belgede, “şehir yönetimi, enerji, ulaşım, altyapı gibi birçok hizmete yatay olarak destek veren” bilgi teknolojilerinin yer alması hiç şaşırtıcı değildir.  

Bir diğer şaşırtıcı olmayan husus da güvenlik konusunun “Akıllı Güvenlik; teknolojiyi kullanarak, şehirlerde mevcut güvenlik hâline karşı oluşabilecek tehditlere yönelik olarak vatandaşları korumak ve kriz yönetimini sağlamak için tasarlanmış, şehir güvenliğinin ölçümlenmesi ve etkinliğinin sağlanması işlevlerinin bütünüdür.” şeklinde belgede yerini almasıdır.

Akıllı kentin yanı sıra akıllı insan da unutulmamış, “akıllı insan” olma ölçütleri arasında, “bilişim teknolojisini hayatına dahil etmiş” olmak sayılmıştır. Bu tanımlamanın aynı zamanda ideolojik bir müdahale ve biçimlendirme niteliği taşıdığı da görülebilir.   

Tahmin edileceği üzere, mesele teknoloji ve teknolojik gelişme karşıtlığı değildir. Sistemin, dijital teknoloji üzerinden krizden çıkmak ve sermaye birikiminin sürdürülebilirliğini sağlamak için önemli bir dinamik yakaladığı görülmektedir. Mesele, önümüze esnek bir yaşam tarzı, yaşamı kolaylaştırma, ilerleme, verimliliği arttırma, çevreyi koruma gibi vaatlerle sunulan ve sanayiden kentlerimize, özel yaşantımıza kadar her alana nüfuz etmekte olan dijital teknolojinin hiç de temiz olmayan diğer yüzünü ve bu teknoloji üzerinden yürüyen sermaye birikim sürecini her yönüyle görmek ve sorgulamaktır. Konunun sadece bir boyutu olarak, salgının dijital yöntemlerle gözetimi/kontrolü sırasında kullanılan teknolojik yöntemler ve toplanan verilerin kötüye kullanılma potansiyeli taşıdığına ve etik sorunların oluştuğuna dair düşünceler şimdiden ortaya çıkmaya başlamıştır. 


* Kimya mühendisi-Naomi Klein, “Screen New Deal”, The Intercept, 8 Mayıs 2020
- Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar, çeviri: Osman Yener, Can yayınları, 2018
- Christian Fuchs, Dijital Emek ve Karl Marx, Çevirenler: Tahir Emre Kalaycı ve Senem Oğuz, Nota Bene Yayınları, 2015