Altılı Masanın anayasa taslağı

Türkiye’de yaşam insanı “mükemmel iyinin düşmanıdır” ifadesini kabule zorluyor.

“Mükemmel iyinin düşmanıdır” ifadesi günlük yaşam için büyük ölçüde doğrudur ama nedense anayasa taslakları için bu ifadenin yerindeliği konusunda tereddütlerim mevcuttur.

Anayasaların bir toplumsal uzlaşma metinleri olduğu konusunda da çok ciddi tereddütlerim vardır, anayasalar iki alanı düzenlerler, birincisi ve en önemlisi temel hak ve özgürlükler meselesidir, ikincisi ise devletin teşkilat yapısı (teşkilat-ı esasiye) yani mesela parlamenter sistem-başkanlık sistemi gibi konuları ama temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti evrensel standartlarda benimsendiği ölçüde teşkilat hukuku önemini bir ölçüde yitirir, hukuk devleti tıkır tıkır işliyor ise parlamenter sistem-başkanlık sistemi tercihi tali bir siyasal tercihtir ancak.

Anayasaların kanımca uzlaşmaya kapalı alanı temel hak ve özgürlükler meselesi olmalıdır, temel hak ve özgürlüklerin standartları bellidir, temel hak ve özgürlüklerde uzlaşma aranamaz, her uzlaşma arayışı ve neticesi standartlarda düşme anlamına gelecektir, örneğin temel insan haklarında uzlaşma ne demektir?

Gelelim Altılı Masanın Pazartesi günü sunduğu, basına da tüm ayrıntıları ile yansıyan anayasa değişiklikleri taslağına.

Ukalalık yapmak istemiyorum, yaşadığımız bu kabus günlerinde doğrusu insanın içine bir ölçü de olsa umut saçan bir taslak.

Hiç girilmeyen alanlar var, umarım bu alanlar da seçimler sonrası yapılacak yepyeni bir anayasa ile düzenlenir, düzeltilir; tüm bu öneriler yaşama geçirilebilse bile hala ve hala Anayasanın başlangıcında 1982 Anayasası yazacak, bu ibare bile tek başına çok büyük bir sorun, hatta utanmamız gereken bir durum.

Yapıcı eleştirileri sürdürmeliyiz

Bu aşamada muhtemelen hepimize düşen görev bu taslağın daha kâmil bir aşamaya gelmesi için yapıcı eleştirilerimizi sürdürmek.

Ben bazı konularda önkabulleri olan birisiyim, senelerdir Anayasanın ikinci maddesinde yazan Cumhuriyetin temel niteliklerini (demokrasi, laiklik, hukuk devleti, sosyal devlet) çok önemsediğimi yazarım ama şunu da söylerim, Anayasanın 118. Maddesinde Milli Güvenlik Kurulu varsa demokrasi, 136. Maddesinde de Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) varsa, Başkan Ali Erbaş’ın felaket profilinden ve uygulamalarından tamamen bağımsız olarak, kurumsal anlamda laiklik yok demektir.

Taslakta zaten 136’ya (DİB) hiç girilmemiş, umarım birilerinin aklında vardır da çok geç olmayan bir vadede DİB’in çok yanlış finansman biçimine el atılır.

Taslakta Anayasanın 118. Maddesine (Milli Güvenlik Kurulu-,MGK) girilmiş ama öneriler kanımca son derece yetersiz, hatta, kimse alınmasın, çok anlamsız.

Neden anlamsız diyorum, çünkü MGK’nın anayasal bir kurum olarak statüsünü korumasının hiçbir anlamı yok, parlamenter sisteme İnşallah geçebilirsek, Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ülkenin ciddi bir güvenlik meselesi ile karşı karşıya kaldığını düşünürlerse Genelkurmay Başkanını, kuvvet komutanlarını, MİT Başkanını, ilgili bakanları ve gerekli gördükleri bürokratları hemen toplantıya çağırabilirler, bu güvenlik bürokratları Başbakana ya da bir bakana bağlı bürokratlardır, çağrıya, MGK anayasal bir kurum olmasa bile, icabet etmeme gibi bir durum söz konusu olamaz, gerekli sekreteryal işleri de Başbakanlık yürütür.

Bir demokraside neden MGK anayasal bir kurumdur, anlamak zordur demiyorum, mümkün bile değildir.

Sayın Meral Akşener işler arzu edildiği gibi giderse yeni parlamenter sistemin ilk başbakanı olma arzusunu izhar etmiştir, hayırlısı ama acaba Sayın Akşener Anayasa 118’de yazan ve MGK’da alınan kararların Bakanlar Kuruluna BİLDİRİLECEĞİ ifadesini içine sindirebilecek midir?

Başında Cumhurbaşkanı bile olsa, içinde bürokratların olduğu bir kurumun (MGK) aldığı kararların TBMM’den güvenoyu almış bir Bakanlar Kurulu’na bildirilmesi demokrasinin ruhuna ve lafzına aykırıdır.

Artık, bu son yaşanan rezilliklerden sonra, demokrasi ve hukuk devletinde “bize göre olmaktan”, isterseniz de “mış” gibi yapmaktan vazgeçmemiz gerekmektedir.


Eser Karakaş: Kadıköy Saint Joseph lisesi muzunu. 1978’de Boğaziçi Üniversitesi İİBF’den mezun oldu. Doktorasını 1985 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde yaptı. 1996’dan itibaren İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nde profesör olarak ders verdi. Bahçeşehir Üniversitesi İİBF’de Dekanlık yaptı. 2016 yılında 675 sayılı KHK ile ihraç edildi. 2008 yılından itibaren Strasbourg Üniversitesi Science Po’da misafir öğretim görevlisi olarak bulunuyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar