“Dünya 5’ten büyüktür” diyerek yıllardır seçmenlerinin beğenisini kazanan Recep Tayyip Erdoğan, karşısında 10’u görünce, matematiği de pek bilmediğinden olsa gerek, fena halde attan düşmüşe döndü ve çuvalladı.

Erdoğan karakterinde insanların söylediklerinden cayması, deyim yerindeyse, tükürdüklerini yalaması kolay iş değildir. En başından lümpen kültürüne ve raconuna ters gelir.

Bugüne dek milletvekili olmuş ama siyasetten hiç anlamayan bisürü insan geçti bu meclisten. Neden milletvekili seçildiklerini detaylı bir şekilde yazmanın anlamı yok, sizler de zaten en az benim kadar biliyorsunuz nedenlerini. Ancak parti başkanı olarak Erdoğan kadar cahili geldi mi diye sorarsanız, yarışacakların olabileceğini ama Erdoğan’ı geçecek birisinin olmadığını söyleyebilirim.

Çok partili döneme geçtikten sonra Türkiye siyasetine ve liderlere baktığımızda gerçekten zeki, konuşabilinir parti başkanları ve bakanlar görüyoruz. Bana göre Alparslan Türkeş dışındaki liderlere baktığımızda Süleyman Demirel, İsmet İnönü, İhsan Sabri Çağlayangil, Turan Güneş, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan gibi zeki insanları görüyoruz. Bunları yazarken dünya görüşlerini dışında tutarak yazıyorum. Hepsinin mutlaka anımsayacağımız yada örnek vereceğimiz en az 5 konuşması yada söylediği bir tümce vardır.

Bu tip insanlar hangi partiden olurlarsa olsunlar, biyerde derin devleti rahatsız ediyorlar. Orada karşımıza Türkiye’ye has, devletin hükümeti yönetmesi çıkıyor ve bu insanlar onları rahatsız ediyorlar. 12 Eylül 80 darbesine kadar cumhurbaşkanlığının ve MİT’in askerin elinde olmasının nedeni de bu zaten, hükümet kontrolü devletin elinde olacak.

Sol şimdiye kadar 3 darbenin de sağ partiler iktidarında olduğunu sorgulamamıştır, Çünkü “Darbeler sola yapıldı” demek en kolay yanıt. Darbeler sonrası ve öncesi sola çok fena vurması bir doğrudur ama darbe için tek neden değildir. Oligarşinin darbe yapacak kadar korktuğu bir sol olsaydı Türkiye’de, en gaddar darbe olan 12 Eylül’ü 1 geçe, yani 13 Eylül’de bu kadar kolay teslim olunmazdı. Ve daha da önemlisi, gerçekten güçlü bir sol olsaydı, 12 Eylül Anayasası ve Kenan Evren’e %92 oy çıkmazdı, birileri birilerini bir şekilde eğitmiş olurdu. Biz bunların da özeleştirisini vermediğimiz ve nedenlerini masaya yatırmadığımız sürece sadece yerimizde sayar ve geçen yazımda da belirttiğim gibi, bizimle hiçbir bağlantısı olmayan Millet İttifakı’ndan umar bekleriz.

Ancak 12 Eylül darbesiyle beraber bence oligarşi ve derin devlet bir karar aldı ve bir anlamda yarı Amerika olmanın ilk adımını attı. Yarı Amerika dememin nedeni Demokrat Parti’yle Cumhuriyetçi Parti’yi birbirinden ayrı tutmamdan. 12 Eylül sonrası liderlerine baktığımızda Erdal İnönü ve Kemal Kılıçdaroğlu dışındakilerde ciddi bir düşüş olduğunu görüyoruz. Hepsi sanki oligarşi ve derin devletin istedikleri tipler. Turgut Özal’ı, Tansu Çiller’i, Mesut Yılmaz’ı, Yıldırım Akbulut’u, Devlet Bahçeli’yi, Binali Yıldırım’ı ve Recep Tayyip Erdoğan’ı genel kültürden bir teste tabi tutun, dersleri iyi olan bir lise talebesini geçemezler. Neden Amerika’yla benzettim, bu yazdığım simlerin karşısına Ronald Reagen’ı, Baba Bush’u, oğul Bush’u ve son olarak da Trump’ı koyun, çok fazla fark görüyorsanız bana yazarsınız. Ne ilginç değil mi, bu saydığım kişilerin iktidarında dünya siyaseti daha çok savaşı konuşuyor ve yaşıyor, aynı Türkiye’de yaşandığı gibi.

Oligarşi ve derin devlet daha kolay sözünü geçireceği insanları tercih etmeye başlıyor 12 Eylül sonrası. Doğal olarak bu isimler ABD’nin de son döneme kadar tercih ettiği isimler. O yüzden Özal seçilmeden Amerika’ya gidiyor ve sözüm ona zayıflamaya gittiği söyleniyor, Tansu Çiller de zaten orada ve Erdoğan hiçbir sıfatı olmadığı dönemde Beyaz Saray’da ağırlanıyor. Belki size komik gelecek ama bana göre bu dönemde İngilizce bilmeyen bir parti başkanı ve sonrasında başbakan seçmek bile yeteri kadar ayıptır.

İşte böyle cahil insanlar seçildiğinde Türkiye böyle günleri yaşamaya başlıyor. Kasımpaşa’da orta halli market müdürü olamayacak kişi başbakan ve arkasından başganımsı cumhurbaşkanı olunca böyle oluyor ve ağzına o an ne gelirse konuşuyor. Çünkü siyaset yok, diplomasi tünne, diyalog mafiş, ahlak hak getire, Allah’ı ona hem yürü ya kulum, hem de konuş bre pervasız demiş. Milaslıların çok sevdiğim bir deyişi var, “Etme cahil ilen sohbet küstürün, cam kırığınla götün silme kestirin” diye, ben son 30 yılı analiz ettiğimde, hep bunu anımsıyorum.

Erdoğan, 10 büyükelçinin açıklamasından sonra hepsini gönderme kararı verdiğini söyledi ama köylü kurnazlığı yaparak bu görevi dışişleri bakanına verdiğini de yapıştırdı açıklamanın arkasına.

Sonrası şöyle gelişti:

Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şaşkın bir şekilde büyükelçi ve dışişleri bakanlarıyla görüştü. Onların söylediği şu: “Kararınızı açıkladığınız anda biz de ülkemizdeki 10 büyükelçinizi geri göndeririz. Bu ekonomik ilişkilerimizi etkiler. Bizi de etkiler ama zaten zor durumda olan sizi batma noktasına getirir. Bizler ‘Diplomatik İlişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmesi'nin 41. Maddesi’ne göre hareket ettik ve söylediğimizden vazgeçmeyeceğiz.”

Çavuşoğlu- Sayın başganım, kendileriyle konuştum, 41’e göre söylemişler, sakınca yok.

Başgan Erdoğan- Desene dediğimize geldiler, 41 kere Maşaallah, affettim.

Dedim ya, bi affetmeyeydin de göreydin vehbinin kerrakesini.

Batı Erdoğan’ı fena zorlamaya başladı, bunun da ingilizcesi “Push the Erdoğan”