En derininimizdeki yaşama gücünü hafife almamak lazım. Kaldırımın çatlaklarında biten otları eminim görmüşsünüzdür. Hiç olmaz denilen pek çok yerden biter yaşam. Çatılardan, su oluklarından ve bazen de uçurum kenarlarından… Bu güce sonsuz saygım var. O yüzdendir ki Corona virüs hayatımıza ilk girdiği andan beri, yaşamla ilgili büyük bir tehdit olmasına rağmen, içimin bir tarafı “sorun yok, sakin ol” deyip durdu. O aşı illa ki bulanacaktı ki aslında oldukça kısa bir zaman sonra bulundu da gerçekten. Her birimiz tek tek bu büyük tehditle nasıl başa çıkacağımızı keşfettik gün be gün. Benim gibi işini gücünü evde de yürütebilenler ve okula evde devam edenler için büyük bir değişim oldu. Evin dışında iş, okul ya da sosyal mekanlarda kurulu tüm bir hayat, odalara hatta büyük oranda ekranlara sıkıştı. Hayatımızdaki tek değişim bu değil elbette nerede, nasıl, ne için yaşayacağımızı da oldukça sorguladığımız ve yanıbaşımızdaki ölüm gerçeğine aldırış etmeden yaşayamadığımız, bir yanıyla daha kıymet verdiğimiz bir kavrayışla tarihi bir dönemi yaşıyoruz hep beraber. Yer değiştirmeler, sıkılaşıp gevşeyen ilişkiler ve yeniden tasarladığımız yeni bir hayat. Bu hareketlilik içinde bir süre daha kalacakmışız gibi. Hem ziyadesiyle kayıpla hem de “merhaba” dediğimiz pek çok yenilikle de. Mekan bağı kuvvetli olan biri olarak, tüm bu süreçte en merak ettiğim ve en heyecanla takip ettiğim değişen mekan algımız oldu. Bununla ilgili tüm sorularımı Klinik Psikolog ve Dans Hareket Terapisti Doç Dr Zeynep Çatay’a sordum. İyi okumalar dilerim.

Pandemiyle beraber özellikle evde çalışan ve eğitim gören kesimin mekan algısı epey değişti. Siz hem klinik psikolog olarak hem de dans hareket terapisti olarak bu değişen mekan algımızla ilgili neler söylemek istersiniz. Deneyimleriniz ve gözlemleriniz neler? Ve belki de şuradan başlamak lazım; mekan bizi nasıl belirliyor?

Pandemiyle birlikte mekan ve zamanın bizi ne kadar belirlediğini daha iyi anladığımızı söyleyebiliriz sanıyorum. Okul ve çalışma mekanlarının eve taşınmasıyla birlikte, pek çok insan zaman ve mekan algısının kaydığını aktarmaya başladı. Zamanı bir yandan çok yavaş akan, bir yandan da nereye gittiğini algılayamadığımız bir kavram olarak yaşantılamaya başladık. Konuştuğum pek çok kişi günlerin ve haftaların nereye gittiğini anlamadığını aktarıyor. Mutfakta kahvaltı ettikten sonra yan odaya geçip bilgisayardan toplantıya ya da derse katılma deneyimi hem mekan hem de zaman için daha önceden sahip olduğumuz ayraçları kaybetmemize yol açtı. Özellikle farklı deneyimler, haller arasındaki geçiş alanlarını kaybetmek zorlayıcı bir olgu. Bir deneyimden diğerine geçiş için ihtiyaç duyduğumuz zaman aralığı, bir yerden diğerine gitme, bir mesafe katetme deneyimi kayboldu. Bu geçiş alanları aslında bir önceki deneyimi bir miktar da olsa işlemek, bir sonrakine hazırlanmak için ihtiyaç duyduğumuz aralıklar. Deneyimleri sindirmek, hafızaya kaydetmek için de aslında mekansal işaretler çok önemli. Örneğin bir toplantıyı, orada konuşulanları hatırlarken, çoğu kez  içinde olduğumuz odaya, kimin nerede oturduğuna dair pek çok detayı da hatırlıyoruz. Buradaki çeşitliliği kaybettiğimizde deneyimler daha az hatırlanır oluyor. Zaman, mekan ve dolayısıyla deneyimler dokusunu ve derinliğini bir miktar yitiriyor diyebiliriz.

Park yürüyüşlerini saymazsak dış dünyayı daha çok ekranlar aracılığıyla deneyimliyoruz. Ekranın uzakları yakın ettiğinin hakkını teslim ediyoruz elbette ama dış dünya-ekran ilişkisini hakkında neler söylemek istersiniz?

Ekran üzerinden buluşmak gerçekten de pek çok olanak da sağladı. Daha önce içinde yaşadığım kentte oturanlarla kısıtlı olan pek çok toplantı, seminer vs’ ye artık dünyanın farklı yerlerinden katılım olabiliyor. Belki de pandeminin bir kazanımı, aynı gezegeni paylaştığımızı bize hatırlatmak oldu. Tabi şu anda olduğumuz safhada, farklı ülkelerdeki koşulların ve kaynaklara erişimin eşitsizliği çok yakıcı ve çarpıcı bir diğer gerçek. Bilgisayara ve internet bağlantısına erişim konusunda da büyük eşitsizlikler var elbette. Dış dünya bağlantısını ekranlar üstünden sürdürebilenler için de ilginç bir yeni gerçeklik ortaya çıktı. Çevrimiçi varoluş ve etkileşim hali ne kadar yakınlığa izin veriyor, birbirimize ne kadar temas edebiliyoruz herkesin zihninde aktif olan sorular. Genel bir deneyim ekran üstünden etkileşimi sürdürmenin çok yorucu olduğu. Bu da aslında günlük etkileşimde söz dışı kanallardan ne çok bilgi edindiğimizin altını çiziyor. Etkileşimin çok önemli bir kısmı aslında söz dışı, diyaloğun çok önemli bir kısmı da birbirimizle kendiliğinden kurduğumuz senkron ilişkisi. Ekran üstünden etkileşimde senkron bozuluyor, Zamanlamamızı birbirimize göre ayarlarken sürekli tökezliyoruz. Ayrıca zihnimiz bir çırpıda algılayamadığı söz dışı işaretleri çıkarsamak için ekstra çaba harcıyor. Ruth Feldman isimli bir gelişimsel psikoloğun laboratuarında yaptığı yeni bir araştırmada, ergen ve ebeveyn çiftlerinin iki ayrı koşulda- yüz yüze ve ekran üstünden- bir konu üstünde tartışmalarını istemişler ve bu sırada beyin dalgalarını ölçmüşler. Buna göre ekran üstünden tartışan çiftlerin beyinlerinde çok daha yoğun bir aktivite gözlemlenmiş. Ekran üstünden etkileşimin niye bu kadar yorucu olduğunu açıklayan önemli bir çalışma.

Günlük etkileşimde birbirimizin duygusunu bizim bedenimizdeki yankısı, rezonansı üstünden algılayabiliyoruz. Ekran üstünden yürüttüğümüz hem sözel terapi hem de beden terapisi çalışmalarında bu rezonansın yine de yakalanabileceğini görüyoruz çünkü duyu kanallarımız birbirine geçişli bir şekilde işliyor. Örneğin birisinin ses tonunundaki çökkünlüğü ve yavaş ritmi beden duruşundaki yansıması doğrudan zihnimizde canlanıyor. Ancak bu bütünleştirme için çok daha fazla dikkat ve çaba gerekiyor. Ve elbette günün sonunda aynı mekanı paylaşamamak önemli bir kayıp.   

Ev mekanının kullanımına bağlı olarak ve elbette evin olanaklarına da bağlı olarak eve yüklediğimiz anlamlar ve evi yaşayışımız da değişti doğal olarak. Örneğin artık hepimizin kamuya açmak üzere tasarladığımız arka planları, hibrit kıyafet seçimleri üst beden gömlek vs iken alt beden pjama, eşofman gibi ya da ilk zamanlarda özellikle kendi ekmeğini, yemeğini yapmak gibi deneyimler bize neler kattı ya da bizden neler götürdü. Kısacası dar alanda kısa paslaşmalar ruhumuzu nasıl etkiliyor, ne düşünüyorsunuz? Ve nelere dikkat çekmek istersiniz?

Büyük şehirlerde yoğun tempoda yaşayan pek çok kişinin özellikle ilk zamanlarda evlerine tekrar kavuşmaktan dolayı oldukça mutlu olduğunu biliyorum. Pandeminin ilk aylarında belirsizliğin verdiği kaygıya rağmen bir yandan da evde olmak pek çok kişi için tatmin edici bir deneyim oldu. Elbette burada ev koşulları çok belirleyici. Kalabalık bir aile olarak yaşamak da tek başına yaşamak da çok zorlayıcı. Özel alan, çalışma alanı ayrımı da kayboldu. Diğer taraftan kendimize ve birbirimize karşı daha kabullenici olduk sanıyorum. İş toplantısı sırasında odaya giren çocuklar, havlayan köpekler vs. birbirimizin hayatına açılan pencereler gibi oldular. Ancak süreç uzadıkça klostrofobi duygusunun arttığını gözlemliyorum. Eve kapanma deneyimi gittikçe daha az benimsenen ve daha çok kaçma hissi tetikleyen bir olgu oldu. Burada da eşitsizlikler ve keyfilikler sürece sahip çıkmanın önünde engel.  

Ekranda kendi görüntümüzü görmek bana ilk başlarda çok tuhaf gelmişti. Bu kendine bakma haline ilişkin neler söylemek istersiniz?

Bu gerçekten algı ve bilgi işleme süreçlerimiz açısından çok zorlayıcı. Zihnimizde kendi sesimizi, kendi görüntümüzü, kendi bedenimizi algılama süreçlerimiz diğer insanlara dair uyaranları algılama kanallarından farklı işliyor. Ekranda kendi görüntümüzle sürekli karşı karşıya olmak dikkatimizi çalan, görmezden gelmekte zorlandığımız bir uyaran. Sürekli bir geribildirim hattı oluşturuyor diyebiliriz. Sanırım deneyimle bunu da gözardı etmeyi bir parça öğrenebiliyoruz ama her zaman dikkatimizden çalıyor. 

Tüm ailenin evde çalıştığı/okuduğu bir ortamda değişen aile dinamikleri için neler söylemek istersiniz?

Koşulların çok zorlayıcı olmadığı aileler için birlikte daha çok zaman geçirmek çok değerli bir deneyim oldu. Öte yandan herkes içinde olduğu gelişimsel döneme göre farklı açılardan zorlandı. Genel olarak sıkışık ve gürültülü ortamlar stres düzeyimizi arttırıyor. Pandeminin özellkle kadınlara, annelere yükü çok fazla oldu. Okul çağında çocuğu olan ve çalışan annelerde müthiş bir tükenmişlik var. Bu dönemde aile içi şiddetin de arttığını biliyoruz. Pandemi sırasında ev pek çok kişi için daha da güvensiz bir alan haline geldi. Dış dünyanın da virüs yüzünden güvensiz olduğu bu dönemde bunu kaldırmak hiç kolay değil. Pandeminin çocuk ve ergenlerin ruh sağlığı üstündeki etkisinin de çok büyük olduğunu biliyoruz. Türkiye’deki rakamlar tam olarak nasıl bilmiyorum ama Amerika Birleşik Devletleri’nde ergenler arasında kaygı şikayetlerinin %30 oranında arttığını biliyoruz önceki senelere göre. Aynı şekilde kendine zarar verme davranışlarında belirgin bir artış var. Her şeyin belirsiz olduğu bir dünyada büyümek ve değişmek çok tekinsiz bir deneyim.   

Son olarak bedeni ev olarak tanımlayan bir ekol var -ki ben de onlardanım- hareketle ilişkimize dair neler söylemek istersiniz? Şimdi daha da teknolojik olan bu çağda bedenimizde fiziksel ve ruhsal neler değişiyor ve neye dikkat etmemiz gerekiyor?

Pandemi yüzünden eve kapanma deneyimi hareket etmenin ve bedenimizle aktif bir ilişkiyi sürdürmenin ne kadar yaşamsal olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı oldu. Tüm dünya bu kadar belirsiz bir sürecin içindeyken ancak bedenimizle ilişkiye geçerek bir tür köklenme, şimdi ve burada olma deneyimi yaşayabiliriz. Kaygılar bizi çoğu kez içinden çıkamadığımız sarmallara hapsediyor. Buradan dışarı adım atmanın ve bir miktar sakinleşme deneyimini bulmanın en iyi yollarından biri nefesimizle ve bedenimizin sınırlarıyla temas etmek. Bedenimiz aslında hem kendimizi yatıştırmak, düzenlemek hem de canlandırmak için müthiş bir bilgiye sahip. Önemli olan onu dinlemek, önünü açmak bir de bu sürece farkındalıkla eşlik etmek. Marcia Plevin ile dans terapisinde bedenlenme üstüne yaptığımız bir çalışmada bedenlenme deneyiminin hareketle kendini ifade etme ve hareketin yankısını algılama süreçleri arasındaki geribildirim döngüsü üstünden büyüdüğünü gözlemledik. Evde kapalı geçirmemiz gereken günlerde de bir şekilde bedenimizle ilişkiye geçebildiğimiz bir pratiğin varlığı çok önem kazandı.

Çevrimiçi deneyimler hayatımızda daha çok yer tuttukça bedenimizden kopma riskimizin büyüdüğünü söyleyenler var. Bence daha çok farklı bir bedenlenme deneyimine doğru evriliyoruz. Aynı mekan ve zamanda olma deneyimleri ve bir arayüz üstünden etkileşimde olma deneyimleri kaçınılmaz olarak bir arada varolacak artık hayatımızda. Öte yandan bilgisayar oyunları ya da sanal gerçeklik platformları beden algısı açısından yeni gerçeklikler ortaya çıkarıyor. Bu platformlarda insanlar kendilerine farklı bedenler tanımlayabiliyorlar ya da farklı duyumsamalar yaşamaya çalışıyorlar. Hayal edilen ve somut algılanan beden iç içe geçiyor. Bu platformların cazibesi somut bedenimizin sınırlarından kurtulmak ya da anında tatmine ulaşma vaadi gibi görünüyor. Bu çabalar tabii bizi bedenin sahip olduğu kaynakları gerçekten kullanabilmekten uzaklaştırma riskine sahip.


Klinik Psikolog ve Dans Hareket Terapisti Doç Dr Zeynep Çatay