Ayasofya tartışmalarında dini ve hukuki konulara girmeyi pek beceremem, her iki alanda da uzmanlığım olduğu söylenemez.
Ancak, Ayasofya meselesinin dini ya da hukuki bir konu olduğunu da pek zannetmiyorum.
Zaten, Prof. Metin Günday gibi çok önemli bir hukukçudan da öğreniyoruz ki, Danıştay 10. Dairesinin kararı hukuken de çok ama çok sorunlu; zaten, basındaki haberler şayet doğruysa, Danıştay 10. Daire kararının 10 Temmuz günü saat 14.53’de açıklanması kararın hukuki olamayacağının bir kanıtı gibidir.
Yürütme de, Cumhurbaşkanlığı makamı da diyebilirsiniz, yaptığı tuhaf açıklamalarla, mesela Fatih’in vakfiyesinde yazıldığı söylenen beddua meselesini öne çıkararak hayret verici işler yapmıştır; Erdoğan, bu kararla Fatih’in bedduasından kurtulduklarını ifade etti ama herhalde bu bedduadan kurtulamayan da 1934 Bakanlar Kurulu kararından dört sene sonra vefat eden başka bir Cumhurbaşkanı oldu böylece. 
Ayasofya’nın müze statüsünden çıkarılarak ibadete açılmasının ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesinin en vahim sonuçları İstanbul şehrimizin, dünyanın şahsi görüşüme göre en önemli şehrinin, değeri üzerinde olumsuz olacaktır.
Ayasofya müze iken kesilen bilet paralarını asla kastetmiyorum.
Ayasofya ilk siyasi fırsatta tekrar müzeye çevrilmelidir; hatta, bu doğru kararın Kariye’yi ve Zeyrek’teki Pantakrator’u da kapsaması gerekecektir.
Bu üç eski Bizans kilisesi dünya kültürel mirasının en önemli abideleridir, müze olarak korunması Türkiye ve İstanbul için yaşamsal önemi haizdir.
Kariye’deki mozaikler birer dünya şaheseridirler; doğrudur, üstleri kapatılmamıştır ama bu mozaiklerin bir müzede saklanması, sergilenmesi çok daha doğrudur.
Zeyrek’teki Pantakrator’a girdiğinizde ibadete açık Cami bölümünde zemin doğal olarak halı ile kaplıdır ama halının bir bölümünü kaldırdığınızda altından çok önemli Bizans eserleri görünmektedir.
Pantakrator’un ibadete açık olmayan yerinde ise zaten zemin altında Bizans imparatorlarının mezarları bulunmaktadır.
İstanbul kendi geçmişine ve kimliğine yakışmayan bir biçimde kendini dünyaya kapatmaktadır.
Bizim sözde muhafazakarlar ve ulusalcı sosyal demokratlar Sultanahmet Meydanının kazılıp Bizans Hipodromunun tüm görkemiyle dünyaya açılmasına da karşı çıkmaktadırlar.
İstanbul’un fethinin üzerinden 567 sene geçmiştir ama hala birileri bu muhteşem şehrin artık kalıcı bir biçimde bizim mülkiyetimizde olduğuna, bu muhteşem kentin kendilerine kaldığına inanamamaktadır ve bu mülkiyeti gereksiz gösterilerle kanıtlamaya çalışmaktadırlar.
Aslında sergilenen tam bir özgüven problemidir. 
Hipodromla ilgili öneriler karşısında hem sözde muhafazakarlar hem de sözde sosyal demokratlar “bu şehrin Bizans geçmişini neden öne çıkarmak istiyorsunuz?” gibi saçma sapan sorular sorabilmektedirler.
Ayasofya’nın müze statüsünden çıkarılmasının altında da bence aynı halet-i ruhiye, aynı mantıksızlık yatmaktadır.
İstanbul’u gerçekten sevenlerin aklında Sultanahmet ve Aksaray meydanları arasında mevcut Bizans’ın mermer caddesini turizme açmak fikri de vardır ama bugün rüzgar içe kapanma yönünde esmektedir; Laleli’de Koska Helvacısının oraya gidin, Mermer Caddeyi görebilirsiniz.
İstanbul’un senede en azından elli milyon turist, üstelik zengin turist çekmemesi Türkiye yöneticilerinin büyük bir ayıbıdır.
İstanbul için bu elli milyon turist eşik hedefinin altında gelir elde etme kaygısı da yatmamaktadır bende, bu gelir olsa olsa bir yan üründür.
Ana hedef İstanbul’un bir tarihi dünya merkezi olduğunun ortaya çıkarılmasıdır.
Sultanahmet Meydanı’nda Yerebatan’ın girişinde duran ve artık kimsenin de bilmediği, ilgilenmediği Milion Taşı (Sıfır Taşı) Bizans döneminde bu noktanın dünyanın merkezi olduğu anlamında dikilmiştir.
Türkiye yöneticileri maalesef İstanbul’a ilişkin bu muhteşem iddianın gereklerini de yerine getirmekten çok uzaktırlar.
“Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü de zannedildiği gibi İtalya Roma için değil Bizans-İstanbul için kullanılmıştır ve yolların çıktığı nokta da sembolik olarak Sultanahmet’teki bu Milion taşıdır.
Hem İstanbul (M.S. 300 diyelim) hem Ayasofya (M.S. 537) yaklaşık on asır Bizans’tır, yaklaşık beş asır Osmanlı’dır, bir asırdır da Cumhuriyet’tir.
Bu tarihin tamamı artık bizim tarihimizdir, bir döneme ayrıcalık tanımak dangalaklıktır.
Süleymaniye ne kadar bizim ise 1453 öncesi Ayasofya da o kadar bizimdir.
Bu şehrin evrensel kültürel mirası da hem bizimdir hem dünyanındır.
Bize düşen en asil görev bu kültürel mirası tarihine uygun biçimde değerlendirmek, dünyanın hayranlığına olduğu gibi sunmaktır.
Ayasofya’daki tasvirlerin üzerlerinin vakit namazlarında bile olsa örtülmesi İstanbul’a iyilik değildir.
İslam dininin gereklerini, inançlarını tartışamam, şayet tasvirler önünde namaz kılınmaz deniyorsa öyledir derim ama o zaman o tasvirleri günde beş vakit örtmek yerine o yeri İslami ibadete açmamak daha doğrudur. 
Güfte Behçet Kemal Çağlar, beste Münir Nurettin; “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar” 
Küçük bir değişiklik yapalım: “İstanbul’u tüm tarihiyle, her dönemiyle, her inancıyla, her taşıyla sevmeyen İstanbul’dan ne anlar”.