ABD protestoları dünya ölçeğinde etki uyandırdı. Bu tip yaygın protestolar yeni değil ABD’de. Wall Street’i İşgal Et hareketini hatırlayalım. Avrupa’da en tipik olanı Sarı Yelekliler’dir. Türkiye’de Gezi protestoları bu minvaldir. Davos protestoları ile başlayan ve Porto Alegre’da alternatif küreselleşme hareketine dönüşen anti kapitalist dalgayı hatırlayalım… Tarihçi Geoff Eley’in dediği gibi “Çeşitli krizlerde demokratik yurttaşlığın devreye girdiğini, büyük patlamalar yaşanabildiğini görüyoruz.” Anti-kapitalist niteliği oldukça zayıf protestolar da var, kapitalizmin kalbine saldıran “Wall Streeti işgal et” gibi politik niteliği belirgin protestolar da. 

Çok kimseye erken ve saçma gelebilir ama şu tartışma yapılıyor: Acaba sınıf mücadelesinin yerini bunlar mı alıyor? Ya da; “sınıf mücadelesi esastır” ilkesini terk ederek ırkçılık-karşıtı, feminist vb. mücadelelere dalan Batı Solu’nun şimdi yeniden doğrudan doğruya kapitalizmi hedef alan eylemlere döndüğünü, bu anlamda da “yeniden sınıf mücadelesine dönüldüğünü” düşünen Çek filozof Zizek haklı olabilir mi? Sınıf mücadelesinin yeni biçimi bu mudur?

Tabi bu eylemleri, kaçış ve kaypaklıkla damgalayan görüşler de var. Örneğin Zerzan, “Ekolojiden tutun da feminizme kadar tük tek gündemli davalar ve bu davaların hizmetinde olan militanlık, sistemin sadece aşırılıkları karşısında değil, bir bütün olarak kendisiyle köklü bir kopuşa gitme gerekliliği karşısında yan çizmekten başka bir şey değildir” diyor. (Gelecekteki İlkel)

Bir başka önemli soru: Bugün dünyada iktidarları sıkıştıran demokrasi talebi, genellikle küçük burjuvaziden geliyor. Proletarya nerede? Bütün ülkelerde işçi hareketi, sendikacılık neden zayıflıyor? Demokrasi ve özgürlük açığı bu kadar büyükken, işçiler kitleler halinde işlerini kaybederken, küresel refahın bölüşümündeki adaletsizlik her zamankinden daha derinden hissediliyorken, servetler oldukça dar bir azınlığın elinde toplanırken ve birkaç milyar insan açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşarken… Mücadele nerede? Durumun eziciliğini azaltan yeni yollar mı bulundu? Bu tahammül artışı nerden kaynaklanıyor? 

Dünyanın birçok yerinde adaletsizliklere, eşitsizliklere, baskıya karşı ses getiren aktivist eylemler, protestolar patlarken, neden sosyalist partiler eriyorlar? 21. yüzyıl, 20. yüzyıldan farklı bir “zaman ruhu”nun afyonik etkisinde uyuştu mu? 

Wallerstein gibi önemli düşünürler, “2011 eylemlerini bir dünya devrimi hareketi” olarak görüyor. Wallerstein’e göre “Bu yeni devrimci dalga, 1968 dünya devriminin mirasçısı, doğrudan izleyicisidir.” Gerçekten de modern anlamda yeni tip bir sınıf mücadelesi ile karşı karşıya olabilir miyiz? 

Konu; sosyologlar, aktivist, sosyalist teorisyenler arasında önemli bir tartışmadır. Bu tartışmalarda kafama yatan sonuçlardan uzak olduğumu söylemeliyim. Ancak toplumlarda, derin, kuşatıcı ve güçlü bir olgunlaşmanın ilerlediği görülüyor. Yeni bir sınıfın ön aldığı dikkat çekiyor: Prekarya!

Bundan sonra kapitalistlere karşı mücadele; doğa, çevre, demokrasi, özgürlük, eşitlik savunuculuğu, gelir adaletsizliklerine, sömürüye karşıtlık üzerinden gelişerek, giderek daha az sayıda şirketin elinde toplanan kaynakları topluma iadeye zorlayarak… Acaba yeni bir kurucu mücadeleye gidebilir mi? Çünkü aktivist talepler son sonuçlarına götürüldüğünde… Başka bir ifade ile aktivist taleplerin “tam” gerçekleşmesi kapitalizmi dışlıyor. Mesela kadın hakları, özgürlükleri… Kaba bir bakışla kapitalistin, üretim tarafında kadını da erkeği de emek potansiyeli olarak gördüğü, her ikisi karşısında da nötr bir duruşta olduğu ya da ittir kaktır olabileceği düşünülebilir. Ama bu nokta kadın ve erkeğin eşitlendiği bir nokta değil. Çünkü tüketim tarafında, moda ve kozmetik gibi yüzlerce milyar dolar dönen endüstrilerden sağladıkları büyük kazançların artarak devamı için eşitsizliklerin dini, kültürel, sosyolojik temellerini büyük bir tutkuyla koruyup kışkırtıyorlar. Üretim tarafında kadına iş ve yetki veriyorlar ama tüketim tarafında erkek beğenisine göre “güzellik” ticareti yapıyorlar. Zenginlik güzel kadınları elde etme olanağı sağlıyor. Ama bizatihi bu amacın gerçekleşmesi için oluşan piyasa, insanı metalaştırarak kadın sorununun en iltihaplı tarafını oluşturuyor. İşte bu nedenle kadın haklarının “tam” gerçekleşmesi bakımından aşırılıkları törpülenmiş, adam edilmiş bir kapitalizm dahi seçenek değil. Öyleyse bugün kendisini genellikle “kapitalizm karşıtı” olarak konumlamayan kadın hareketi taleplerinin “tam” gerçekleşmesini nerede aramak gerekir? 

Ya da vicdani retçiler? Aslında tanıdık bir fikre, “dünya barışı”nı savunan bir fikre yakın olduklarını söyleyebilir miyiz? 

Şimdi… Spontan protestolar, aktivist hareketler birleşme ve eyleme geçme konusunda daha müsamahakâr koşullara, daha geniş bir onay meşruiyetine sahipler. Örgütlü, partili muhalefetin işi o kadar kolay değil. Sosyalist teori, sömürü noktasından hareket ederdi. Toplumsal çelişkilere odaklanır, sınıf çatışmasını geliştirmeye çalışırdı. Aktivistler bu noktadan hareket etmiyorlar. ‘Politik iktidar programlarından’ değil, günlük sorunlardan yola çıkıyorlar. Bir bütün olarak hükümetleri hırpalayan, devirmeye çalışan eylemler örgütlemeye, gizli teşkilatların harekete geçirdiği devrimci isyanlar gerçekleştirmeye çalışmıyorlar. Herhangi bir sosyal hak veya bir çevresel felaket, insan hakları ve doğa için harekete geçiyorlar. Herhangi bir dereyi, tepeyi, denizi, bir hayvan veya bitki türünü, bir tarihi savunmak için eylem yapıyorlar. Bu yaklaşım, dereler, nehirler, otlaklar, meralar ve ormanlarla aynı coğrafyada yaşayan, bu doğa varlıkları üzerine bir ekonomi kurmuş insanlarla bağ kurabilmelerine yol açıyor. Aktivist “çevre”yi koruyor, köylü deresini! Kolları çemrenmiş gömlekler, kotlu, sırt çantalı kızlar; küpeli, kirli sakallı, kirli tişörtlü oğlanlarla gelenek köylüsünün yan yana gelebildiğini görüyoruz.

Kaz Dağlarını traşlayan altıncılara karşı mücadele ederken, sosyalizm bayrağı açmıyorlar. Ancak çevreyi mahveden şirketlerle dövüşürken sosyalist militanlar kadar inançlı davranıyorlar. Şematik olarak bakıldığında kapitalizmin sembolü ‘şirket’le meseleleri var. Onları kâr uğruna, kazanç uğruna acımasız işler yapan kurumlar olarak görüyorlar. Sistemik bağlantılarını seziyorlar ama her zaman anti kapitalist bir pozisyonları olmayabiliyor. Olabiliyor da tabi. Wall Street'i İşgal Et, politik niteliği en yüksek aktivist eylemlerdi.

Bu eylemlere, ‘gösteri özgürlükleri’yle ilgili temel haklara dayandıkları için kriminal suçlamalar yöneltmek kolay değil. Kamuoyu yankısı açısından bakıldığında ise çok etkililer. Mesela, şirketlerle savaşan çevrecilerin eylemleri, çıkar saikleriyle lekelenmiyor. İthamlara cevapları güçlü oluyor. Üç kişilik eylem gruplarıyla ülke çapında, bazen dünya çapında sempati yaratabiliyor, doğrudan meşruiyet içinde karşılanabiliyorlar. Tablo düşündürücü, soru işaretleriyle dolu.