Irkçılık bir hastalık mıdır? (3) Psikanalizin konusu insandır
Dolayısıyla ırkçılık yalnızca nefretten değil, aynı zamanda yerini kaybetme korkusundan beslenir... Sorun ötekinin varlığı değil; ötekinin boyun eğmeyen, minnet duymayan ve eşitlik isteyen bir özne olarak ortaya çıkmasıdır
İnsana ait olan hiçbir şey psikanalizin dışında değildir. Her duygu, her davranış, her ilişki biçimi—kısacası insanın kurduğu tüm iç ve dış dünyalar—psikoanalitik düşüncenin ilgi alanına girer. Bu nedenle ırkçılığın psikanalizin konusu olmaması zaten düşünülemez. Psikanaliz, başlangıcından itibaren yalnızca bir iyileştirme tekniği olmamıştır. O, bir çözümleme biçimi olduğu kadar bir teşhir pratiğidir de. Aynı zamanda kışkırtıcı bir yön taşır; kültürün temellerini oluşturan örtük kabulleri ve çoğu zaman görünmez kılınmış yalanları açığa çıkarır. Bu anlamda psikanaliz, topluma ve kültüre ayna tutar. Toplumsal yapıları, iktidar ilişkilerini, modernitenin yarattığı kırılmaları, kapitalizmin ruhsallık üzerindeki etkilerini ve dinin özneyle kurduğu bağı görünür kılar. Bu yönüyle psikanaliz, aynı zamanda güçlü bir kültür eleştirisidir. Bireyin iç dünyasını izole bir alan olarak değil, tarihsel ve toplumsal güçlerin kesiştiği bir düğüm noktası olarak kavrar. Tam da bu nedenle psikanalizi yalnızca bir terapi yöntemi ya da teknikler bütünü olarak görmek, onu etkisizleştirmek anlamına gelir. Psikanalizi kliniğe hapsetmek, onun eleştirel kudretini bastırmanın en incelikli yollarından biridir. Oysa psikanaliz, yalnızca semptomları değil, semptomları üreten dünyayı da sorgular.
Bugün ırkçılık üzerine yürütülen tartışmalarda dolaşıma giren kavramlara ve bu kavramları mümkün kılan ruhsal dinamiklere bakıldığında, psikanalizin çoktan tarif etmiş olduğu mekanizmalarla karşılaşırız: bölme, yansıtma, inkâr, düşmanlaştırma, narsistik yaralanma, yüceltme, değersizleştirme, kolektif narsizm ve bunlara eşlik eden savunular. Irkçılık, çoğu zaman dışarıya yöneltilmiş bir nefret değil; içeride taşınamayanın dışarıya sürülmesidir. Bu nedenle psikoanalitik perspektifi dışarıda bırakarak ırkçılığı anlamaya çalışmak, yalnızca yüzeyde kalmak değildir; aynı zamanda onun nasıl üretildiğini, nasıl yeniden üretildiğini ve neden bu kadar dirençli olduğunu görmeyi de imkânsız hâle getirir.
Bununla birlikte ırkçılık son derece karmaşık ve çok katmanlı bir olgudur. Bu nedenle onu yalnızca psikanalizle anlamak, açıklamak ya da önlemek mümkün değildir. Sosyoloji, ekonomi, tarih ve siyasal bilimler, ırkçılığın oluşumunu ve yeniden üretimini farklı düzlemlerde ele alır. Irkçılık, yalnızca bireysel ruhsallığın değil, aynı zamanda yapısal eşitsizliklerin, tarihsel kırılmaların ve politik süreçlerin de ürünüdür.
Bu bağlamda psikanaliz, tek başına açıklayıcı bir çerçeve sunmaktan ziyade, tamamlayıcı bir rol oynar. Onun katkısı, bu yapısal süreçlerin özne düzeyinde nasıl içselleştirildiğini, nasıl duygulanımsal biçimler aldığını göstermektir. Ancak burada psikanalize yönelik eleştirel bir mesafeyi korumak da gereklidir. Psikoanalitik bilgi büyük ölçüde klinik deneyimden, yani belirli bir çerçevede, çoğu zaman “hastalık” kategorisi içinde değerlendirilen bireylerle yapılan çalışmalardan türetilmiştir. Bu durum, psikanalizin “normal” olarak kabul edilen toplumsal koşullarda ortaya çıkan hırçınlık, saldırganlık ya da ırkçı tutumların nasıl geliştiğini anlamada sınırlı kalmasına yol açabilir.
Psikanalize eleştirel bakmak da gerek
Dolayısıyla psikanaliz, ırkçılığın derinlik yapılarını anlamada güçlü kavramlar sunarken, bu olgunun toplumsal dolaşımını, kurumsal biçimlerini ve tarihsel sürekliliğini tek başına açıklayamaz. Irkçılığı anlamak, disiplinler arası bir bakışı; psikoanalitik içgörü ile toplumsal bilimlerin sunduğu yapısal analizleri birlikte düşünmeyi gerektirir. Irkçılıkla mücadelede psikologların, psikanalistlerin ve genel olarak ruh sağlığı alanında çalışanların bu konuya zaman ayırmaları ve sistematik biçimde araştırma yürütmeleri son derece önemlidir. Çünkü bu sayede, ırkçı tutumların ardındaki psikodinamik süreçleri, bireyleri ırkçılığa yönelten içsel gerekçeleri ve bu tutumların beslendiği ruhsal örgütlenmeleri daha derinlikli biçimde anlayabiliriz.
Bu tür bir anlayış, yalnızca bireysel düzeyde değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde de müdahale imkânları açar. Örneğin çocukların ırkçı tutumlar geliştirmemesi için ebeveynlik biçimlerinin, erken dönem ilişkilerin ve sosyalleşme süreçlerinin nasıl yapılandırılması gerektiğine dair yeni perspektifler sunar. Böylece mesele, sadece mevcut ırkçılıkla baş etmek değil, aynı zamanda onun oluşumunu önleyebilecek koşulları da düşünmek hâline gelir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Irkçılığı bir “hastalık” olarak ele almak, ırkçı bireyleri sorumluluktan muaf tutmak ya da meseleyi yalnızca tedaviye indirgemek anlamına gelmez. Bu yaklaşımın amacı, “ırkçılar terapiye gelsin” gibi dar bir çerçeve kurmak değildir. Aksine, bu çaba, ırkçılığın nasıl üretildiğini anlamak, hangi koşullarda güçlendiğini analiz etmek ve bu doğrultuda etkili mücadele ve önleme stratejileri geliştirmekle ilgilidir.
Burada bir başka temel mesele daha ortaya çıkar: Irkçı bireylerle çalışmak ya da terapötik süreçte ırkçı tutumlarla karşılaşmak, psikolog ve psikanalist için özgül bir zorluk alanı yaratır. Çünkü ırkçılık yalnızca bilişsel bir önyargı değil; çoğu zaman belirli savunma mekanizmalarıyla örülmüş, fail konumunu içeren bir ruhsal örgütlenmeye işaret eder. Bu örgütlenmede “öteki”, değersizleştirilen, dışlanan ve üzerine yansıtılan bir nesne hâline gelir.
Irkçılık kişide narsistik dengenin korunmasına hizmet eder. “Öteki”nin aşağılanması ya da dışlanması, öznenin kendi kırılganlığını inkâr etmesine ve üstünlük duygusunu sürdürmesine olanak tanır. Ancak bu noktada terapötik alan için asıl zorluk başlar. Psikoterapi geleneği büyük ölçüde mağdurla, travmatize olmuş olanla çalışmaya yatkındır. Oysa burada terapist, fail konumunda olan bir özneyle karşı karşıyadır. Bu durum, terapistin etik konumunu ve duygusal dayanıklılığını sınayan bir gerilim yaratır. Irkçıları terpistin bağrına basması zordur. Terapist, hastanın ırkçı söylemleri karşısında öfke, tiksinti, reddetme ya da mesafe koyma isteği hissedebilir. Bu tepkiler insani olarak anlaşılırdır; ancak terapötik sürecin sürdürülebilmesi için bunların fark edilmesi ve işlenmesi gerekir. Aksi takdirde terapist ya hastayı yargılayan bir konuma kayar ya da savunma olarak duygusal biçimde geri çekilir.
Bu nedenle burada ihtiyaç duyulan şey, sıradan bir empati değil, profesyonel empatidir. Bu empati, faille özdeşleşmek ya da onun eylemlerini meşrulaştırmak anlamına gelmez. Tam tersine, terapistin kendi duygusal tepkilerini tanıyabildiği, onları düzenleyebildiği ve buna rağmen hastanın iç dünyasını anlamaya çalışabildiği reflektif bir konumdur. Profesyonel empati, aynı zamanda terapistin sınırlarını korumasını da içerir. Amaç, ırkçılığı tolere etmek değil; onun hangi ruhsal ihtiyaçlardan, hangi yaralanmalardan ve hangi savunma düzeneklerinden beslendiğini anlamaktır. Ancak bu anlayış üzerinden, ırkçılığın yeniden üretimini kırabilecek bir müdahale alanı açılabilir. Dolayısıyla ırkçı özneyle çalışmak, yalnızca klinik bir mesele değil; aynı zamanda etik, toplumsal ve politik boyutları olan bir yüzleşmeyi gerektirir. Terapist burada hem insan olarak etkilenir hem de mesleki konumunu korumak zorundadır. Bu ikili konum, psikanalitik çalışmanın en zor ama aynı zamanda en dönüştürücü alanlarından birini oluşturur.
Psikoanalizin Yetersizliği
Birkaç hafta önce Eva von Redecker’in yeni kitabı “Dieser Drang nach Härte – Über den neuen Faschismus” (Sertliğe yöneliş: Yeni faşizm üzerine, 2026) yayımlandı. Von Redecker bu çalışmasında, ırkçılığın psikolojik dengeyi patolojik bir biçimde kurduğunu ileri sürer. Bu anlamda ırkçılık, yalnızca yanlış bilgiye dayanan bir düşünme biçimi değil; daha derinde işleyen bir ruhsal örgütlenme tarzıdır. Eğer ırkçılık yalnızca yanlış bilgilenmenin bir sonucu olsaydı, gerçekliğin sunulmasıyla bu tutumun değişmesi beklenirdi. Örneğin işsizliğin nedeninin yabancılar olmadığını verilerle göstermek ya da Kürtçe türkü söylemenin herhangi bir tehdit oluşturmadığını anlatmak, ırkçı tutumları dönüştürmeye yeterli olurdu. Oysa deneyim bunun böyle işlemediğini gösterir. Irkçı özne, çoğu zaman gerçeklikle karşılaştığında tutumunu değiştirmez; aksine bu gerçekliği reddeder, çarpıtır ya da değersizleştirir. Bu noktada düşünmenin kendisinin bir savunma sistemi olarak işlediğini görmek gerekir. Psikanalizde “reaksiyon oluşumu” olarak adlandırılan savunma mekanizması burada belirleyici bir rol oynar. Irkçılığı yanlışlayan her bilgiye otomatik bir karşı tepki verilmesi, bu savunma örgütlenmesinin tipik bir göstergesidir. Dolayısıyla ırkçılıkta yalnızca dışsal veriler değil; aynı zamanda derin psikolojik mekanizmalar etkindir.
Von Redecker ayrıca, faşizmin insanları örgütlemedeki başarısını, şiddeti olumlamasıyla açıklar. Günümüzde “medeni olmak”, şiddetten vazgeçmek ve şiddetten kaçınmakla özdeşleştirilir. Ancak gündelik hayatta yaşanan çaresizlik, etkisizlik duygusu ve süreğen mağduriyet deneyimleri, bireyde bastırılmış bir şiddet eğilimi biriktirir. Irkçılık, tam da bu noktada, bu şiddete meşruiyet ve yönelim kazandırır. Benzer bir şekilde Matthias Quent de “Keine Macht der Ohnmacht” (Çaresizliğe güç vermemek, 2026) adlı kitabında, faşizme giden yolu bireyin yaşadığı çaresizlik deneyimi üzerinden açıklar. Ona göre faşizm, bir anlamda çaresizliğin güce dönüştürülmesi, yani güçsüzlük duygusunun kolektif ve saldırgan bir biçimde telafi edilmesidir. Bununla birlikte psikanalizin sunduğu açıklamalar, ırkçılığı anlamak ve önlemek için tek başına yeterli değildir. Eğer öyle olsaydı, başka bilim dallarına ve farklı kuramsal çerçevelere ihtiyaç duyulmazdı. Oysa ırkçılık, yalnızca ruhsal süreçlerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir olgudur. Quent, bu tartışmayı farklı bir boyuta taşıyarak, ırkçı söylemlerin yalnızca bireysel psikolojiyle değil, aynı zamanda algı rejimleriyle de yakından ilişkili olduğunu vurgular. Ona göre ırkçı özne, içinde yaşadığı çağı çoğu zaman olduğundan çok daha karanlık, tehditkâr ve çöküş hâlinde tasvir eder. Bu karanlık şimdi anlatısı, geçmişin idealize edilmesini mümkün kılar. Böylece “kaybedilmiş altın bir çağ” fantezisi kurulurken, bugün bir kriz ve bozulma dönemi olarak temsil edilir. Bu anlatı aynı zamanda güçlü bir duygusal bağ üretir. Irkçılık, yalnızca dışlayıcı bir ideoloji değil; aynı zamanda grup içi aidiyeti pekiştiren bir duygulanım örgütlenmesidir. “Tehdit altındayız” duygusu, bireyleri birbirine bağlayan, ortak bir korku ve öfke zemini yaratır.
Quent bu noktada George Gerbner’in “Acımasız Dünya Sendromu” (Mean World Syndrome) kavramına atıfta bulunur. Gerbner’e göre medya tüketimi arttıkça bireyler dünyayı olduğundan daha tehlikeli, daha şiddet dolu ve daha güvensiz bir yer olarak algılama eğilimi gösterir. Günümüzde medya ve özellikle dijital platformlar bu algıyı daha da yoğunlaştırmaktadır. İnsanlar, dünyayı nesnel gerçekliğinden ziyade sürekli dolaşımda olan korku, tehdit ve kriz imgeleri üzerinden deneyimlemeye başlar. Bu bağlamda dijital platformların rolü belirleyicidir. Örneğin YouTube gibi mecralarda milyonlarca içerik üreticisinin varlığı, bilgi ile kanaat, gerçek ile kurgu arasındaki sınırların giderek bulanıklaşmasına yol açmaktadır. Bu kadar kalabalık ve denetimsiz bir iletişim alanında, neyin doğru neyin yanlış olduğunun ayırt edilmesi zorlaşır. Tam da bu belirsizlik ve karmaşa ortamında, ırkçı söylemler kendilerini “basit”, “anlaşılır” ve “kesin” açıklamalar olarak sunar. Karmaşık toplumsal sorunlara indirgemeci ve net cevaplar verir: suçlu bellidir, tehdit bellidir, çözüm bellidir. Bu nedenle ırkçılık, yalnızca bir nefret ideolojisi değil; aynı zamanda belirsizlik karşısında bir yönelim, bir anlamlandırma aracı olarak işlev görebilir. Başka bir deyişle, ırkçılık bazı öznel deneyimlerde bir tür “ruhsal düzenleyici/dengeleyici” işlev üstlenir. Karmaşık, çelişkili ve belirsiz bir dünyada, bireye sahte de olsa bir açıklık, kesinlik ve yön duygusu sağlar. Bu yönüyle ırkçılık, yalnızca dış dünyayı değil; aynı zamanda öznenin içsel karmaşasını da organize eden bir yapı hâline gelir.
Nitekim Heinrich Geiselberger, kısa süre önce yayımlanan makalesinde (“Der vergessene Quadrant”, içinde: Oben rechts, 2026), sermayenin konumunu dikkate almadan faşizmin anlaşılamayacağını vurgular. Bu bağlamda Trump ve Berlusconi gibi figürleri örnek gösterir. Benzer şekilde Türkiye’de de TÜSİAD ve MÜSİAD gibi ekonomik ve toplumsal aktörler bu tartışmaların dışında düşünülemez. Dolayısıyla ırkçılık, tek bir nedene indirgenemeyecek; çok boyutlu, çok etkenli ve farklı düzlemlerde işleyen bir olgudur. Bu yönüyle yalnızca bireysel psikopatolojiye indirgenemez; aynı zamanda ekonomik, politik ve kültürel dinamiklerle iç içe geçmiş bir yapı olarak ele alınmalıdır.
Sosyal medyada sıkça karşılaşılan bazı haberler bu dinamiği görünür kılar: Kürtçe türküler söylenen bir düğünün polis ya da jandarma tarafından basılması, sokakta Kürtçe şarkı söyleyenlere yönelik toplumsal tepkiler ya da bir grev sırasında halay çeken gençlerin dağıtılması… Bu tür müdahaleler yalnızca “düzen sağlama” ya da “güvenlik” gerekçeleriyle açıklanamaz; aynı zamanda ötekinin neye layık görüldüğüne dair daha derin bir zihniyeti açığa çıkarır. Öteki, çoğu zaman mutsuzlukla, geri kalmışlıkla, “barbarlık” ya da “feodallik” gibi olumsuz imgelerle ilişkilendirilir. Bu çerçevede ötekinin eğlenmesi, görünür olması, kamusal alanda neşesini ifade etmesi bir tür sınır ihlali olarak deneyimlenir. Çünkü eğlenmek, yalnızca bireysel bir eylem değil; aynı zamanda var olma, görünür olma ve eşitlik iddiasıdır. Tam da bu noktada özgül bir duygulanım devreye girer: haset. Burada söz konusu olan yalnızca “benim sahip olmadığım bir şeye başkası sahip” duygusu değildir; daha derin bir biçimde, başkasının haz almasına tahammül edememe hâlidir. Ötekinin neşesi, öznenin kendi yoksunluk duygusunu keskinleştirir ve bu nedenle tehdit olarak algılanır.
Renate Salecl, “Die Tyrannei der Freiheit” (Özgürlüğün tiranlığı, 2014) adlı çalışmasında, çağdaş ırkçılığın önemli bir boyutunun tam da bu noktada ortaya çıktığını belirtir: Özne, kendisi dışında kalan grupların hazlarına, eğlencelerine ve özgürlük pratiklerine öfke duyar. Bu öfke, yalnızca bir ahlaki yargı değildir; aynı zamanda derin bir haset dinamiğini içerir. Bu nedenle mesele yalnızca “ben eğlenemiyorum” değildir; daha radikal bir biçimde “ben eğlenemiyorsam, kimse —özellikle de ötekiler— eğlenmemeli” şeklinde kurulur. Başkasının eğlencesi reddedilir, bastırılır ya da cezalandırılır. Böylece ötekinin neşesi, yalnızca bir yaşam pratiği olmaktan çıkar; müdahale edilmesi gereken bir tehdit, ortadan kaldırılması gereken bir fazlalık hâline gelir. Irkçılığın bu boyutu, onun yalnızca nefretle değil; aynı zamanda haz, haset ve yasaklama arzusu ile de iç içe geçtiğini gösterir. Ötekinin yaşamına, diline ve varoluşuna yönelen müdahale, çoğu zaman onun acı çekmesini değil; onun mutlu olma ihtimalini ortadan kaldırmayı hedefler.
Irkçılık eşitlik talebine tepkidir…
Irkçılık çoğu zaman yalnızca “farklı olana” tepki değildir; daha derinde, eşitlik talebine verilen bir tepkidir. Irkçılık, çoğu zaman yalnızca bir yabancı düşmanlığı değil, aynı zamanda eşitlik talebine karşı geliştirilen savunmacı bir tepkidir. Almanya’da özellikle 1980’li yıllarda fiilen kabul gören bazı siyasal ve toplumsal tutumlar, bunu açık biçimde gösteriyordu: işte, konutta ve toplumsal kabulde öncelik önce Almanlara, sonra Avrupa’dan gelenlere, ardından da Almanlarla kültürel ya da ekonomik bakımdan daha “yakın” görülen gruplara tanınıyordu. Bu yakınlık çoğu zaman evrensel bir insanlık ölçütüne değil; zenginlik, teknolojik gelişmişlik, dinsel akrabalık ya da kültürel benzerlik gibi hiyerarşik kriterlere dayanıyordu. Bu nedenle örneğin bir Japon göçmen, ekonomik gelişmişlik ve “uyumluluk” varsayımı üzerinden bir Türk’ten daha kolay kabul görebiliyordu; Latin Amerika’dan gelenler ise kimi zaman dinsel yakınlık üzerinden daha “anlaşılır” sayılıyordu. Burada söz konusu olan şey kültürel farkın kendisi değil, farkların hiyerarşik olarak düzenlenmesidir. Türklerin Almanca öğrenmesi, eğitim yoluyla yükselmesi ve kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi de benzer biçimde ırkçı tepkileri azaltmamış, aksine birçok durumda artırmıştır. Çünkü sorun çoğu zaman yalnızca “yabancılık” değildir; asıl sorun, aşağıda konumlandırılan grubun yukarıya doğru hareket etmesi, yani eşitlik talep etmesidir. Irkçılık, ötekine ancak kendisine ayrılmış sınırlar içinde kaldığı sürece tahammül eder. O kişi hizmet eder, uyum sağlar, minnet duyar, sessiz kalırsa “iyi yabancı” olabilir. Ama hak talep ettiğinde, eşitlik istediğinde, temsil istediğinde, söz söylediğinde çatışma başlar.
Bu dinamik Türkiye’de Kürtlere yönelik tutumlarda da açık biçimde görülür. Sünni Türklüğün belirlediği sembolik alan içinde kalan, sisteme itiraz etmeyen, Türkçe konuşan ve “vatanına milletine faydalı” olduğu düşünülen Kürt figürü daha kolay kabul görür. Buna karşılık Kürtlüğünü siyasal, kültürel ya da kolektif bir eşitlik talebiyle görünür kılan özne hızla tehdit olarak kodlanır. “Kürtlerin neyi eksik, bakan bile olabiliyorlar” türü söylemler de tam burada işlev görür. Çünkü bu cümle, eşitliği tanıyan bir cümle değildir; tersine, yapısal eşitsizliği inkâr ederek talebin meşruiyetini zayıflatır. Birkaç istisnai örnek üzerinden kolektif eşitsizliğin üzeri örtülür ve sorunun kendisi görünmez kılınır.
Bu yüzden hoşgörü kavramı da masum değildir. Hoşgörü, çoğu zaman demokratik eşitliğin değil, hiyerarşinin yumuşatılmış dilidir. Çünkü hoşgörü eşitler arasında işlemez; hoş gören her zaman kendisini üstün, merkezî ve belirleyici konuma yerleştirir. Güçsüz olan hoş görmez; hoşgörü gösterebilen, sınır koyabilen ve kime ne kadar alan açacağını belirleyebilen taraftır. Bu nedenle “Almanların Türklere hoşgörüsü”nden söz edilebilir de bunun tersini düşünmek neredeyse imkânsızdır. Aynı şekilde egemen çoğunluğun Kürtlere “tahammülü”nden söz edilir, ama Kürtlerin Türk çoğunluğa hoşgörüsünden değil. Çünkü hoşgörü dili, eşit yurttaşlığın değil, asimetrik bir güç ilişkisinin dilidir.
Dolayısıyla ırkçılık yalnızca nefretten değil, aynı zamanda yerini kaybetme korkusundan beslenir. Ezilenin görünmesi, konuşması, hak istemesi ve eşitlik talebinde bulunması, ayrıcalıklı olanın narsistik düzenini bozar. Irkçı tepki tam da bu bozulma anında sertleşir. Sorun ötekinin varlığı değil; ötekinin boyun eğmeyen, minnet duymayan ve eşitlik isteyen bir özne olarak ortaya çıkmasıdır.
Sığınmacılar… En alttakiler…
Toplumdaki hiyerarşi sadece “yukarıdakileri” değil, aynı zamanda “aşağıdakileri” de üretir — çünkü aşağıdakiler olmadan yukarıda olma hissi kurulamaz. Almanya’daki toplumsal hiyerarşi, yalnızca ekonomik ya da hukuki bir düzen değil; aynı zamanda duygulanımsal bir yerleşimdir. Bu yapıda en son gelenler, yani göçmenler, çoğu zaman en alt basamakta konumlandırılır. Ancak göçmenler kendi içinde de hiyerarşik olarak ayrışır: Sığınmacılar ve yurttaşlık haklarından yoksun olanlar en alt sırada yer alır; onların üzerinde ise daha yerleşik, ekonomik ve hukuki statüye sahip göçmen gruplar bulunur. Bununla birlikte bu yerleşim sabit değildir. Eğer bu gruplar içinde eğitimli, sermaye sahibi ya da kültürel olarak “uyumlu” görülen bireyler varsa, bunlar görece hızlı biçimde üst sıralara tırmanabilirler. Bu durum, hiyerarşinin katı bir yapıdan ziyade seçici ve geçirgen bir düzen olduğunu gösterir. Ancak bu geçirgenlik evrensel bir eşitlik ilkesine değil; belirli normlara, beklentilere ve çoğu zaman örtük ayrıcalık mekanizmalarına bağlıdır.
Fakat asıl kritik olan, bu yapının en alt katmanlarının işlevidir. En altta yer alan gruplar, yalnızca dışlananlar değildir; aynı zamanda üstte olanların kendilerini üstte hissedebilmelerinin koşuludur. Özellikle alt ve orta sınıf Almanlar için bu hiyerarşi, kırılgan bir üstünlük hissini stabilize eder. Kendi ekonomik ya da kültürel yetersizlikleriyle yüzleşmek yerine, “en azından yabancı değilim” diyebilme imkânı sunar. Böylece hiyerarşi, maddi eşitsizlikleri telafi eden bir narsistik düzenek hâline gelir. Tam da bu nedenle eşitlik talebi destabilize edicidir. Çünkü eşitlik, bu yapay sıralamayı bozar ve bireyi kendi gerçek konumuyla yüzleşmeye zorlar. Artık kişi yalnızca “Alman” olduğu için sahip olduğu sembolik bonuslara güvenemez; aynı alan içinde göçmenlerle rekabet etmek durumunda kalır. Bu da ayrıcalığın görünmez olduğu bir düzenden, becerilerin görünür olduğu bir düzene geçiş anlamına gelir. İşte bu geçiş, birçok kişi için tehditkârdır.
Bu noktada devreye kolektif narsizm girer. Kişi, bireysel olarak yeterli hissetmediğinde, ait olduğu grubun üstünlüğüne sığınır. “Sadece Alman olduğu için” kendini üstün hissetme ihtiyacı, aslında kaybedilen ayrıcalıkların telafisidir. Üstünlük artık bireysel başarıdan değil, kimlikten türetilir. Böylece hiyerarşi yeniden kurulmaya çalışılır—ama bu kez daha savunmacı, daha kırılgan ve çoğu zaman daha saldırgan bir biçimde.
Benzer bir dinamik Türkiye’de Kürtlerin eşitlik taleplerinde de görülür. Kürtler, kendilerine tanınan sınırlı ve koşullu alanın dışına çıkıp eşit yurttaşlık talep ettiklerinde, bu yalnızca politik bir talep olarak değil, mevcut hiyerarşiyi tehdit eden bir hamle olarak algılanır. Çünkü eşitlik, ayrıcalığın görünmezliğini ortadan kaldırır.
Suriyelilerin gelişi ise bu hiyerarşide yeni bir alt katman oluşturmuştur. İlginç olan, bu duruma verilen tepkinin yalnızca egemen gruptan değil, daha önce hiyerarşide aşağıda konumlanmış gruplardan da gelmesidir. Türkler ve Kürtler arasında Suriyelilere yönelik ortak tepkinin bir boyutu da buradadır: En altta konumlandırılan yeni bir grup, diğerlerine göreli bir “yukarıda olma” hissi sağlar. Bu, hiyerarşinin yeniden dengelenmesidir—ama eşitlik yönünde değil, aşağıya doğru bir kaydırmayla. Yani, ırkçılık yalnızca dışlama değil; aynı zamanda bir yerleşim, bir sıralama ve bir duygulanım ekonomisidir. İnsanlar bu yapıda sadece başkalarını konumlandırmaz; aynı zamanda kendi kırılgan benliklerini de bu sıralama içinde sabitlemeye çalışırlar. Ve bu yüzden eşitlik, yalnızca politik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik sarsıntıdır.
Irkçılık sağlıklı mıdır?
Günümüzde ırkçılık, klasik anlamıyla “ırk” kategorisine indirgenebilecek bir olgu olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır. Daha çok, bir grubun farklılığına —dil, inanç, yaşam tarzı, cinsel yönelim ya da kültürel aidiyet gibi— dayanarak eşit kabul edilmemesi biçiminde ortaya çıkar. Bu anlamda ırkçılık, biyolojik olmaktan ziyade kültürel ve toplumsal farklılıklar üzerinden işleyen bir dışlama ve hiyerarşi kurma pratiğine dönüşmüştür. Bu bağlamda Kürt düşmanlığı, Alevi karşıtlığı ya da LGBTİ+ bireylere yönelik dışlayıcı ve aşağılayıcı tutumlar, farklı görünümler alsalar da aynı yapısal mantığa dayanır. Ortak olan nokta, ötekinin eşit bir özne olarak tanınmaması; farklılığın, değersizleştirme ve dışlama gerekçesi hâline getirilmesidir. Bu nedenle bu olgular, farklı biçimlerde tezahür eden ırkçılık türleri olarak düşünülebilir.
Irkçılığın üzerine inşa edilen siyasal biçimlerden biri olan faşizm ise tarihsel olarak yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Irkçılık sonunda on milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine sebep olmuştur. Burada mesele yalnızca “yanlış düşünceler” değil; aynı zamanda insan hayatını doğrudan tehdit eden, şiddeti meşrulaştıran ve eşitliği ortadan kaldıran bir örgütlenme biçimidir. Bu açıdan bakıldığında ırkçılık ve onun siyasal uzantıları, “sağlıklı” ya da “doğal” olarak değerlendirilebilecek tutumlar değil; aksine hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yıkıcı sonuçlar doğuran yapılardır.