Eren ailesinin 43 yıllık 'kayıp' öyküsü: Arabamız emniyetin bahçesindeydi buna rağmen Hayrettin burada yok dediler

İkbal Eren, ağabeyi Hayrettin Eren’in gözaltında kaybedilme öyküsünü anlattı. Aile, Hayrettin'in kullandığı arabayı emniyetin bahçesinde görmesine rağmen, kolluk "Hayrettin Eren burada yok" diyerek gözaltıyı inkar etti.

Ezgi YILDIZ


İSTANBUL - Cumartesi Anneleri/İnsanları, 27 Mayıs 1995'ten bu yana her cumartesi günü Taksim’deki Galatasaray Meydanı'nda oturma eylemi yaparak, gözaltında kaybedilen yakınlarını ve cinayette yer alan faillerin yargılanması talebini haykırıyor.

Cumartesi Anneleri/İnsanlarından İkbal Eren, 21 Kasım 1980 yılında Saraçhane’deki Haşim İşcan Geçidinde gözaltına alınarak kaybedilen ağabeyi Hayrettin Eren’in öyküsünü anlattı.

ikbaleren.jpg

‘ASLINDA O GÜN NİYETLERİ BELLİYMİŞ AMA BİZ ANLAMAMIŞIZ’

İkbal Eren, ağabeyi Hayrettin’in Ahmet isimli arkadaşıyla buluşmak üzere gittiği yerden babasına ait araçla gözaltına alındığını ve beraberinde beş arkadaşının da olduğunu söyledi.

Ailesinin haberi alır almaz Karagümrük Karakolu’na gittiğini anlatan Eren, buradaki görevlilerin kayıtlara bakarak ‘Hayrettin Eren, Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü’ dediğini söyledi. İkbal Eren, ardından belirsizleşmeye başlayan gözaltı sürecini şöyle anlattı:

“Tabii annem ve babam hemen Gayrettepe’ye gitti. Fakat, Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’nde aileme ‘Hayrettin Eren burada yok’ denilmiş. Aynı gün içerisinde karakola tekrar gitmişler. Annem ‘siz bizi emniyete gönderdiniz ama orada olmadığını söylüyorlar’ dediğinde ise karakoldakiler, ‘Biz almadık ve göndermedik’ diyerek inkara başlamış. Yani iki üç saat öncesinde gözaltı defterine bakarak söylediklerini inkar ettiler. Gözaltı defterinde o sayfa yoktu. Aslında o gün niyetleri belliymiş, ne yapacakları belliymiş ama biz anlamamışız. Süreç bizim için böyle başladı.”

ARABAYI GÖREN ANNE ELMAS EREN: İNKAR ETSELER DE OĞLUM ORADAYDI

İkbal Eren annesi Elmas hanımın, oğlunun akıbetini öğrenmek amacıyla hastanelere, karakollara gittiğini fakat sıklıkla Hayrettin Eren’i Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne sorduğunu anlattı. Anne Elmas Eren emniyetten her seferinde ‘burada yok’ yanıtını aldı.

İkbal Eren, annesinin bir başka gidişinde ise arabalarını emniyetin bahçesinde gördüğünü belirterek, “Annem ‘siz bana oğlun burada yok diyorsunuz ama arabamız burada’ deyince oradan tartaklanarak yere atılarak uzaklaştırıldı. Annemin söylemi, ‘Birkaç tane etrafı zincirle çevrilmiş araba bir alanın içinde duruyordu. Araba benim arabamdı. İnkar etseler de çocuğum oradaydı’ şeklindeydi” dedi.

Dönem şartlarında kendisinin ve kardeşi Faruk Eren’in de ‘risk taşıdığını’ ifade eden İkbal Eren ağabeyleri Hayrettin’i dolaylı olarak arayabildiklerini sözlerine ekledi. İkbal Eren, kendisinin de emniyet çevresinde dolaşıp arabalarını görmeye çalıştığını ifade ederek, “Arabamız buradaysa abim de burada, mesajını almak istiyordum ve nihayetinde ben de emniyet bahçesinde arabamızı gördüm. Ne kadar gittiysek de emniyet müdürlüğü Hayrettin Eren’i aldığını inkar etti” dedi.

‘AĞABEYİMİN FOTOĞRAFLARINI VERİYORDUK AİLELERE’

İkbal Eren, olağanüstü hal kapsamında gözaltı süresinin 90 gün olduğu, Hayrettin Eren’in de bu günlük sürenin ardından bir cezaevine sevk edileceğini beklediklerini daha fazlasını düşünmediklerini söyledi. İkbal Eren bu süre zarfında İstanbul’daki tüm cezaevlerini dolaştıklarını da sözlerine ekledi.

Eren, “Alındığı zaman başka bir isim söyleme ihtimaline karşı ağabeyimin fotoğraflarını veriyorduk ailelere. İçeride çocuklarınıza ‘burada böyle biri var mı yok mu’ diye sorun diyorduk. Ne yazık ki ona ait bir şeye rastlayamadık” dedi.

HAYRETTİN EREN’LE BİRLİKTE ALINAN ARKADAŞININ ANLATIMI

Eren ailesinin arayışları Hayrettin Eren’le birlikte alınan kişilere ulaşmaya çalışmakla sürdü. Hayrettin Eren’in siyasi çalışmalar yürüttüğünü söyleyen Eren, “Ağabeyim Fatih bölgesinde çalışan bir devrimciydi. El yordamıyla ilişkilerimizi kullanarak kimlerle alındığını öğrenmeye çalıştık ve öğrendik. Daha sonra onların ailelerine ulaştık ve ailelerini bulduk” diye anlattı.

İkbal Eren, Hayrettin ile birlikte alınan Ahmet isimli kişinin ailesine ulaştıklarında ağabeyinin nasıl gözaltına alındığına dair yeni bilgiler öğrendiklerini söyledi:

“Bu arkadaşının bir evi yoktu, eşi hamileydi. Ağabeyim onlara ev bulmuş. Ahmet’in arkadaşlarıyla kaldığı eve gitmiş ve Ahmet’e, randevu yerini ve saatini yazdığı bir not bırakmış. Ev basılınca not bulunuyor ve randevu yeri böylece öğreniliyor, bu bilgileri orada edindik. Hemen Ahmet’in gönderildiği Hasdal Cezaevi’ne gittik.

Burası askeri bir kışlanın binasından cezaevine çevrilmişti. Binanın dibine kadar gidip camdan mahkumlar ile görüşebiliyordunuz. Ahmet’i ilk kez burada gördük. Sesimizi duyurabildiğimiz kadar kendimizi tanıttık. Ondan ağabeyime dair bize bir şeyler anlatmasını istedik."

Sesi çok duyulamayan Ahmet’in kendilerine attığı sigara izmaritinin içindeki notta, "İki gün birlikte kaldık Gayrettepe’de. İki gün sonra bizden ayırdılar daha sonra görmedik onu" yazıyordu. Ahmet çıktığı her mahkemede "Birlikte alındık, birlikte yargılanmalıyız" diyordu ve hatta zaman zaman Hayrettin Eren için dilekçe veriyordu. Ancak, Ahmet’in dosyasında duran bu dilekçelere hiçbir yanıt verilmedi.

MEHMET AĞAR’DAN ELMAS EREN’E ‘OĞLUN NEREDE’ SORUSU

İkbal Eren Ankara’da öğretmenlik yaptığı sırada Faruk Eren’in gözaltına alındığı zamanlardan da bahsetti. O anları annesinin aktarımıyla anlatan Eren, şunları söyledi:

“Faruk’u Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne götürmüşler. Ardından Faruk’la birlikte bir ekip geliyor evi aramaya. Anne ve babamı da emniyet müdürlüğüne götürüyorlar. Annem orada Mehmet Ağar ile karşılaşıyor. Ağar, anneme ağabeyimi sormuş ‘Oğlun nerede? Biliyorsan söyle yoksa bir yerde gidecek’ demiş. Annem de ‘onu bana siz söyleyeceksiniz. Ben bilmiyorum ve oğlumu arıyorum’ demiş.”

Faruk Eren’in gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak Metris Cezaevi’ne götürüldüğünü söyleyen İkbal Eren, cezaevinde yakınları olan ailelerin sürekli Ankara’ya gittiklerini ve dönemin devlet başkanı olan Kenan Evren’in bulunduğu her yere giderek seslerini duyurmaya çalıştıklarını anlattı.

Aileler gittikleri her yerde Hayrettin Eren ile alakalı bir dosya bırakmış veya dilekçe yazmış: "Bu dilekçelerin hiçbirine cevap gelmedi. Sadece sıkı yönetim komutanlığından Kenan Evren imzalı bir yanıt geldi. Yanıtta ‘Hayrettin Eren gözaltına alınmamıştır, aranmaktadır’ yazıyordu. O da bizi tatmin etmedi."

‘SAVCI BABAMA ‘BU DAVADAN VAZGEÇ’ DEDİ’

İkbal Eren, Faruk Eren’in tahliye edilmesinin ardından Hayrettin Eren için yürüttükleri hukuk sürecinden söz ederken çarpıcı bir olayı da aktardı.

Eren, Sultanahmet’teki adliyeye bir dava dilekçesi verdiklerini bunun üzerine, savcının babasını makamına çağırdığını bu görüşmede kendisinin ve Faruk Eren’in de bulunduğunu söyledi. Eren, savcının babasına “Sen bu davadan vazgeç yoksa bu çocuklarından da olacaksın. Ben de bu koltuktan olacağım” dediğini ve bu anlara şahitlik ettiğini ifade etti.

‘DEVLET İŞİ OLDUĞUNDA AĞABEYİMİ BULUYORDU’

Eren bu dava açabilmek için ağabeyi Hayrettin’le birlikte alınan diğer dört kişiye ulaşmaya çalıştıklarını, bu kişilerden sadece noter kanalıyla kendilerine tanıklık beyanında bulunmalarını istediklerini söyledi. İkbal Eren anlatımını şöyle sürdürdü:

“Hepsi noter kanalıyla tanıklık etmeyi kabul etti ve birlikte alındıklarını beyan ettiler. Dava dilekçesini de bunlar üzerine vermiştik. Bu beş tanığa rağmen savcı babama ‘bu davadan vazgeç çocuklarından olursun’ demişti. Babam da ‘çocuklar benim çocuklarım ve benim tasarrufumda siz de görevinizi yapın’ demişti. Ama Hayrettin Eren’in gözaltına alındığı inkar edildiği için davayı açamadık. Sonrasında da dava zamanaşımına uğradı. Ülkedeki tüm hukuk yollarını tüketemediğimiz için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuru yapamamıştık.

Yani kısacası Hayrettin Eren bu ülkede kimlik olarak vardı ama fiziken yok oldu. Kimlik olarak vardı diyorum çünkü zaman zaman askere çağırıyorlardı ağabeyimi, seçim zamanı seçmen kağıdı geliyordu. Devletin işi olduğunda Hayrettin Eren’i buluyordu. Arabamız da yok olmuştu vergileri ödenmiyordu ama hiç bu sebeple kapımız çalınmadı. Çünkü o da inkar ediliyordu.”

’KÜÇÜCÜK BİR HABER DAHİ YAPTIRAMADIK’

İkbal Eren ve Faruk Eren’in seslerini duyurmak ve bir kamuoyu oluşturmak için haber yaptırmak istediklerini, bu girişimlerinin karşılıksız kaldığını şu sözlerle anlattı:

“Tek kanallı bir dönemdi. Sesimizi duyurabileceğimiz bir Cumhuriyet Gazetesi vardı. Faruk ve ben defalarca Cumhuriyet'ten kovulduk. Küçücük bir haber yaptırmak istiyorduk; ‘gözaltına alındı ama yok’ ama küçük bir haber dahi yaptıramıyorduk. Onlar kapıdan kovuyordu biz bacadan giriyorduk. Böyle kötü bir dönemdi.”

Eren basına seslerini İHD’de yaptıkları açıklamalarla duyurabildikleri söyledi. Gözaltında kaybetmelere ilişkin ilk haberi ise Yeni Gündem dergisinde Kürşat İstanbullu’nun yaptığını ifade etti.

Eren, söz konusu yazı sayesinde başka kayıpların da olduğundan haberdar olduklarını, “Üç kayıp hikayesinden söz ediliyordu. Yakın dönemlerde Gayrettepe’de kaybedilen; Nurettin Yedigöl, Hayrettin Eren, Süleyman Cihan’ı konu ediyordu. Böyle biraz daha gündeme oturmuştu. Biz dönem kötü olduğundan insanlarla iletişim kuramadığımız için gözaltında kaybetmenin de ne olduğunu bilmiyorduk. Bizden başka yakını kaybedilen kimse yok sanıyorduk, yalnız olduğumuzu düşünüyorduk. Ama bu yazıdan Cihan ve Yedigöl’ü öğrendik” ifadeleriyle anlattı.

‘ANNEMİN GALATASARAY’A GİTTİĞİ GÜN BİZİM İÇİN ÇOK YIKICIYDI’

İkbal Eren, 1990’lı yıllarda gözaltında kaybedilme haberlerinin arttığını 1995 yılında ise iyice gündeme oturduğunu belirtti. Eren, 27 Mayıs 1995’te Ocak ailesi, Karakoç ailesi ve diğer gözaltında kaybedilenlerin yakınlarının İHD’de planladıkları eylemle cumartesi günleri Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelerek gözaltında kaybedilmeleri ülke gündemine taşıdıklarını hatırlatırken, “Biz orada o kadar çok olduğumuzu gördük ki… O zamana kadar sadece çekirdek ailemizle verdiğimiz mücadeleyi kocaman bir aile olarak vermeye başladık” dedi.

anne-eren.jpg

Annesinin felçli babaannesine ve kendi kızına baktığından meydana çok sık gidemediğini söyleyen İkbal Eren, “Annem ilk Galatasaray Meydanı’na gittiği gün bizim için çok yıkıcı bir gündü. Biz Çerkes bir aileyiz, biraz ketumluğumuz vardır. Birbirimize pek derdimizi anlatmazdık. Ağlama kültürümüz yoktu. Birbirimizden kaçıyorduk belki de. Annem orada evlatlarını kaybeden başka aileleri de görünce artık boşalmıştı. Faruk o anları ‘Annemi ilk kez ağlarken gördüm oysa gözyaşını hiç göstermemişti bize’ diyerek anlatmıştı” dedi.

‘VAZGEÇMEDİK, VAZGEÇMEYİZ DE'

ikbal-eren.jpg

İkbal Eren, 700’üncü haftada buluşmalarında büyük bir devlet şiddetiyle karşılaştıklarını ve dönemim İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yasaklama kararını hatırlattı:

“Sadece engellenmekle kalmadık 80 küsür yaşındaki Emine anne ve onla birlikte 42 kişi gözaltına alındı. O günden sonra meydan hem Cumartesi Anneleri’ne hem de tüm İstanbul halkına kapatıldı. 700’üncü haftada şiddet gören arkadaşlarımız dava açmışlardı. Anayasa Mahkemesi iki ayrı hak ihlali kararı verdi. Biz de bu kararın ardından tekrar alana çıktık. Zaman zaman şiddet görerek bazen ters kelepçeli olarak gözaltına alındık ama vazgeçmedik, vazgeçmeyiz de."

İkbal Eren, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın geçtiğimiz günlerde Cumartesi Anneleri’ne ilişkin yaptığı açıklamadan söz ederek, “İçişleri Bakanı’nın nihayet dikkatini çekmiş sanırım yaşanılanlar. ‘Mağduriyetlerini gidereceğiz’ diye bir açıklama yapmıştı. Fakat biz mağdur değildik mağdur edilendik. Bakanın girişimiyle ve valilikle görüşmeler sonucunda sınırlı da olsa meydanda açıklamamızı yapıyoruz. Şimdilik 10 kişi ile sınırlandırıldık, karanfillerimizi bırakıp yine üç beş dakika ile sınırlandırılan bir açıklama ile tekrar meydana dönmüş olduk” ifadelerini kullandı.

NEDEN GALATASARAY MEYDANI?

İkbal Eren Galatasaray Meydanı’nın Cumartesi Anneleri için önemini ise şu sözlerle anlattı:

“Bize hep ‘İstiklal Caddesi güvenlik gerekçesiyle tüm basın açıklamalarına kapalıdır. O nedenle başka yerlerde olabilir istediğiniz yeri seçin size izin verelim’ diyorlardı. Ancak Galatasaray bizim için kayıplarımızla buluşma mekanımız. Bizim kayıplarımızın bir mezarı yok. Ben annemi ve babamı kaybettim onların mezarları var. Gidip onlarla dertleşebiliyorum. Ama ağabeyim ve bütün kayıplarımız için böyle bir yerimiz yok. Bu nedenle de biz Galatasaray’ı mezar yeri olarak seçtik. Kayıplarımızla orada buluşuyoruz. O fotoğrafları elimize aldığımızda, karanfilleri oraya bıraktığımızda sanki onlara gitmiş gibi düşünüyor ve hissediyoruz. Galatasaray bizim hafıza mekanımız, bu ülkenin de vicdanıdır. Neden bizi oradan uzaklaştırmaya çalıştılar? Bu hafızayı silmek için. Unutmak ve unutturmak için. Başka yerlerde yapılabilir miydi? Evet yapılabilirdi. Ama oradaki ruhu biz katamazdık. Benim annem Büyükçekmece Mezarlığında yatarken ben annemi Karaca Ahmet Mezarlığı’nda anmıyorum. Dolayısıyla andığımız yer orası bu yüzden vazgeçmedik ve vazgeçmeyeceğiz. Bunu yönetenlere de zannediyorum ki anlattık. Geçmişte olduğu gibi orada kitlesel olarak oturmak istiyoruz.”

Öne Çıkanlar