Ahmet Erhan şiirinde 'Ölüm ve Biz'in anlamı



Artı Gerçek

İnsanın ölüm karşısında en önemli ve temel sorunu (hala) yaşıyor olmasıdır.


Halim ŞAFAK


“Duygular zamanın ‘etidir’.” Sara Ahmed

“Hâfızam avut beni, beni kurtar ey şiir!” Ziya Osman Saba

BİR. İnsanın ölüm karşısında en önemli ve temel sorunu (hala) yaşıyor olmasıdır. Bu da acıyla ve çaresizce yaşamak ve bunu da ölümü tartışmaya dönüştürmek ve bir yandan da ölmeyi istemek/arzu etmek için yeterlidir. İnsan yaşadığı, kendini hayatta tuttuğu sürece bunun bir çelişki ve ikilem olarak var olmasına ve kendisini belirlemesine, bu yüzden de hayatla ölüm arasında gidip gelmesine, öyle yaşamasına izin verir.  Ahmet Erhan (8 Şubat 1958- 4 Ağustos 2013) bu durumu “İnsan hayatta bir tek ölüme doğar” diye açıklamakla kalmamış yine tam bir ikilemle hayatla ölüm arasında gidip gelen bir hayatı yaşamıştır.  

Ölüm yaşayan için ölenlerin/öldürülenlerin ona bıraktığı ve yaşadığı sürece duyması mümkün acı/acısı olduğu için paylaşması gerekir. Söz yazı ya da başka her hangi bir biçim bunun imkânı ve yoludur. Ahmet Erhan kendini hayatta tuttuğu/tutabildiği sürece yaşadığı ve duyduğu kendinin ve etraftan kalkınan ‘biz’in acılarını yazarak ifade etmeyi ve paylaşmayı benimsemiş ve bunu şiirinde kalıcı bir tavır haline getirmiştir.

Acının aynı zamanda haz verebileceğini/olduğunu unutmadan belirtirsek insan kendine öldürmeye yönelik bir şey yapmadıkça/yapamadıkça yani intihar etmedikçe, ciddi bir sağlık sorunu olmadıkça uzun bir süre bu acıyla ve duyurduklarıyla/yaptıklarıyla/yol açtıklarıyla yaşayabilirse de bu yaşamayı biraz da içtenlikle kendine ve dünyaya bakıp bakmadığının gittikçe büyüyen kuşkusuyla (“Bırakın genel olarak insan’a kendi yaşamımıza bile içtenlikle baktığımızdan kuşkuluyum ben.”, Şiir her zaman devrimci olmak zorundadır, Ahmet Erhan, ”Her Pazartesi” Edebiyat Konuşmaları, Hazırlayan: Ö.Karabulut, Ekin, Ocak 1996) başka bir sorun olarak ele alır ve kendini bu temelde de hayatta tutar, öldürmeye çalışır, ölümlerden alır, kendini sürekli yeniden yeniden oluşturur ve gerçekleştirir.  Şiir, ölüm ve öldürmeye karşı çıkmak kadar ikisine yönelik düşünce üretmenin imkânı haline gelir.

David Le Breton’a başvurarak belirtirsek insan bir zaman sonra fiziksel/ bedensel olanı da etki altına almasını/etkilemesini isteyebileceği/istediği ruhsallığın içinde yaşıyor olmanın bir sonucu olarak çoğunlukla söz konusu ikilemin acısına ulaşır ve o acıyla yaşamayı ya da ölmeyi her ikisini sorgulamayı, kabul etmeyi, reddetmeyi öğrenir. (Acının Antropolojisi, çeviri: İsmail Yerguz, Sel, 3.Baskı, Nisan 2015) Hayatını ya da sözünü/ yazısını/şiirini bunun asıl ya da değil alanlarından biri haline getirir. Tam da burada Ahmet Oktay’ın “Sabırla öğreniriz acının hikmetini” dizesi şairlerin acıyla kurduğu ilişkiye dönük hem tartışılabilir hem de kabul edilebilir bir açıklama olarak anlanabilir. (Orpheus ile Eurdike’den, söz acıda sınandı, ıslık, 2016)

Buradaki acı ölüm karşısında yaşıyor olmaktan ve bu yaşamaya bir şey yapamamaktan kaynaklanan ruhsal bir acıdır ve her zaman bedene yönelmeye, onu zorlamaya kendine dâhil etmeye hatta onu ele geçirmeye eğilimlidir. Bunun insanda ruhsal olanla bedensel olan arasında geçen bir çatışmaya yol açması kaçınılmazdır. İşte tam burada insan zihni ya da bedeni rahatlatmaya/ daha da rahatsız etmeye yönelik ve bireyliği de çoğaltmaya yarayan araçlara yani alkol ve sigara başta olmak üzere algı bozuculara başvurabilir. Böylelikle ruhsal olan var olmayı sürdürürken insan bedeni ve onun yaşadığı hayat verili olan karşısında zorluğa düşmesine ya da böyle bir ihtimale rağmen yaşar/yaşayabilir.

Ölüm ve düşüncesi ile kurulan ilişkilerin kimi zaman çok uzun bir hayata, yaşamaya neden olması yani ömrü uzatması da (Zygmunt Bauman’a göre ölüm düşüncesi doz doz alındığında insan hayatını uzatır. Ölümlülük, ölümsüzlük ve diğer hayat stratejileri, çeviri: Nurgül Demirdöven, Ayrıntı,2000)  ölüme / öldürülmeye dönük tanıklığın ve yasın sürdürülmesi ile ilgilidir. Bu yüzden Ahmet Erhan’ın tek şiiri  (Ahmet Erhan hep tek bir şiiri yazdığını iddia etmiş ve savunmuştur.) uzun sayılabilecek bir zamana yayılmış bir tanıklık ve kişisel bir yastır. Hepsinden önemlisi ölümden/ölümlerden dolayı bir yaşama ve hayatta kalma, kendini hayatta tutma ve bunu şiire ve yazıya dahil etmedir.

Kuşkusuz bu ölüm ve düşüncesine dönük ilgi ölünmedikçe yaşamanın önünde engel olmadığı gibi yaşadığımız sürece hayatı bunu tartışmakla geçirmemiz mümkün ve anlaşılabilir bir şeydir. Hatta Ahmet Erhan’ın şu dizesinde olduğu gibi ölme arzusuna rağmen “Sevgili Hayat… Öyle çok sevdim ki seni” bile diyebiliriz. Bu nerede ve kimle/kimlerle ve nasıl yaşanan bir hayat olursa olsun yalnızlık ve onun daha çok insanın kendine yönelen kötücüllüğünü fazlasıyla içerir. 

Ölüm ve düşüncesi ile kurulan ruhsal ilişki insanda daha çok kendine yönelik çatışma tam da John Holloway’ın belirttiği türden çığlık atmayı yani feryat etmeyi ve bunun sürekliliğini talep eder. (İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek, çeviri: Pelin Siral, İletişim, 3.Baskı, 2011) Buradaki çığlık Ahmet Erhan’ın hem hayatında hem de şiirinde çıkış noktası olduğu kadar kendimize/dünyaya, her ikisine duyurmak onun sesine ses vermemize kadar atılmayı sürdürülecek/sürdürülmüş bir eylemdir ve bu olmadığı için ölünceye kadar feryat edilmiş, çığlık atılmıştır. Bu çığlığın bu derece başka bir şiirde/şairde, insanda karşılık bulmaması, atılmaması ise yine David Le Breton’un belirttiği gibi insanın duyarlık eşiği ya da acıya dönük duyarlığı ve tepkisi ile ilgilidir. (Agy) Bu da Ahmet Erhan’ın acının son şairi olması ve daha fazla yalnız kalması, bırakılması, dışlanması ve anlanmaması için yeterlidir.

Acı ve atılan çığlık Ahmet Erhan için aynı zamanda bilinç ve bilinçlenme halidir. (Milattan Önceki Şiirler) Bu yüzden Ahmet Erhan “Ahmet Erhan’ın Devrimci Sarhoşluğu”nun yayımlanmasından (Varlık, sayı 1131, Aralık 2001) sonra 2002 yılında yazdığı bir şiirinde  “Devrimciyim, sarhoşum ve yalnızım” diye belirtir. Söz konusu dizenin yer aldığı şiirin adının “Alkol… Evet!” olması da yeterince anlamlıdır. Başka bir deyişle insan zamanla yalnızlığının ve acısının bilincine varır ve anlar. Bu bilince ulaşma da daha fazla yalnızlık/acı demektir. Hatta bu hayat “Yazın ömrüme bir tek/ömrüme şunu: /Yurdunda bir sürgün/Gibi yaşadı ancak”  denilecek kadar ağır yaşanmış bir yalnızlık haline gelebilir/gelmiştir.

Ahmet Erhan yalnızlığı ve onun duygusunu insanlara açılabilmenin nerdeyse tek şartı ve yolu olarak da kabul eder. Bu aslında şiir yazanın kendiyle baş başa ve yalnız kalması ile de ilgili bir durumdur ve hikayenin sonunda birileri şarttır. Bundan dolayı insan hayatı ya da yazdığı şiir/öykü/roman aynı zamanda okuru ve etrafı o yalnızlığa dahil olmaya çağırır. Ahmet Erhan’ın babası ona göre alkolden ve yalnızlıktan ölmüş olmasına rağmen böyledir. (Mersin)

Ölüm ve düşüncesi Ahmet Erhan ve şiirinde ayrılık da demektir. Ölenler, öldürülenler kadar yaşamakta olan insanlara ve canlılara, şehir ve mekanlara, doğaya kadar giden bir ayrılık ve yalnızlık yaşanmasına bağlı olarak toplumsallığı ihmal etmeyen duygusallığı önceleyen bir kişiselliğe de neden olur. Çünkü Sara Ahmed’in dediği gibi “duygular zamanın ‘etidir’.” (Duyguların Kültürel Politikası, çeviri: Sultan Komut, Sel, Nisan 2015) Bu ayrılık ya da kendini ayrı tutma/tutulma daha çok Ahmet Erhan’ın hayatı temellidir. Nasıl yaşıyor olduğundan kaynaklanan etrafın bir ayırma ve ötekileştirmesidir. Burada etrafın ya da insanların duyarlık eşiği yani duyarlılığı asıl belirleyicidir. Bunun karşısında Ahmet Erhan hayatını kendi başına ve birkaç kişiyle yaşamayı başka bir deyişle çekilmeyi/gitmeyi tercih etmiştir ama etrafı da, “biz”i de bir an olsun zihninden çıkarmamış, uzaklaştırmamıştır.

Buysa Ahmet Erhan için ilk şiirinden son şiirine anlanma ve anlaşılma, birlikte olma ve yaşama talebini izlek haline getirirken kendi demesiyle bir itiraz olarak alkol ve sigaranın da hayatında geniş bir yer tutmasını sağlamıştır. Bu onu hayata ve onu yaşamaya ancak düzenli algıyı gerileterek, (Artur Rimbaud bunu bütün duyuların düzeninin bozulması olarak anlıyor. Aktaran:  Ahmet Soysal. Rimbaud’nun Vedâları, Mistik Taç, MonoKL,2019) bozarak yaşayabileceği,  katlanabileceği ve yazabileceği gibi bir yere vardırır ki bunda da sonuna kadar haklıdır.  

Ne var ki onun bu itirazı her zaman tırnak içinde “sol” ya da sol kabul edilenin ve etrafın düzeniçi ve otoriter bulunabilecek tavırlarından dolayı Ahmet Erhan’ın hayatında da karşılık bulan pornografik bir olumsuzlama ve yalnız bırakılmaya, dışlanmaya neden olmuş, ölümü bile bunu değiştirememiştir. Burada ironik ve pornografik olan yüzeysel ve derinliksiz ama o derece de pornografik tartışmayı yürütenlerin ve ayırmayı yapanların nerdeyse hepsinin bir elinde Ahmet Erhan’ın yarım kalmış rakı bardağını, bira kutusunu tutuyor bir elinde de sigarasını tüttürüyor olmalarıdır.

Buraya kadar belirtilenlerden de anlaşılacağı üzere kendimizi hayatta tutarken, tutmaya çalışırken ölüm meselesinde, düşünce dışında asıl dert ettiğimiz ve karşı çıktığımız, yasını tuttuğumuz yaşıyor olmanın, tanıklığın zorunlu ve olması gereken sonucu olarak kendi ölümümüz değil başkasının ölümüdür ya da öldürülmesidir. Hatta başka canlıların ölmesi, öldürülmesi onlar için bir şey yapmak için kışkırtırken biz de kendimizi öldürmeyip bunun için hayatta tutarız.   Ama bu Giorgio Agamben’in belirttiği türden de sorunlu bir hayatta tutmadır. Sorunludur çünkü yaşamaktan çok ölmeye eğilimlidir. Bu bir biçimde ölüm üstünden bir başkasıyla ya da ötekiyle hem yaşanan hayata hem de edebiyat yapıtına yansıyan kalıcı olması mümkün bir ilişki kurmanın da nedenidir. 

Böylelikle insan hayatı şiir ya da düzyazı üzerinden ölümü ve öldürülmeyi kime ya da hangi canlıya yönelik olursa olsun yaşadığımız müddetçe tartışmamızı, karşı çıkmamızı, reddetmemizi ve bunun karşısında kendi ölümümüzü talep etmemizi ve yas tutmamızı da sağlar. Bundan dolayıdır ki Ahmet Erhan “Ölüm ölsün artık/Ben olayım son ölü” demekten kendini alamamış ölümü ölümün sona ermesi karşısında sunulan bir şey olarak da kabul etmiştir. (Yasa) 

Yaşanmakta olan hayatın da o sorunlu hayatta tutmanın/kalmanın bir sonucu olarak ölümle ancak kapanması mümkün olacak bir yara olması burada yapılması gereken başka bir tartışmadır. (Mersin, 2) Çünkü ölümle, öldürülenlerle kurduğumuz ilişki ve belirtiklerimiz, yaptıklarımız yine ölüm karşısında yaşıyor olmayı sorun olmaktan tam anlamıyla çıkarmayacağı/ kurtarmayacağı için hayatın yara ve sorun olarak değerlendirilmesi ve ölümün yine seçenek olarak orda bir yerde durması beklenmelidir.

Etrafa gelince… Şiirde/yazıda ölüm ve düşüncesi ile kurduğumuz ilişkiye bağlı olarak ölenlerden, öldürülenlerden, onların hayaletlerinden ve hayatta olanlardan/ kalanlardan John Holloway’ın demesiyle “kendimizle çelişkili”, “uyumsuz” ama “üçüncü kişiyi ortadan kaldıran” “biz” diyebileceğimiz bir etraf oluştururuz. (Kapitalizmin İçinde, Kapitalizme Karşı ve Kapitalizmin Ötesinde, çeviri: Utku Özmakas, İletişim,2017) Şiir ve şair için bu “biz” (ölüm, ölme, öldürülme karşısında) hem şiir yazan hem de okur için ayrıca bir etki, etkileme/etkilenme nedenidir. Bunu yaşadığımız sürece şiir ve şairle ilişki kurma, etrafına dâhil olma biçim ve nedenlerinden biri olarak kabul edebiliriz. 

Buradaki etki ve etkilenme daha çok izlek ve bunu ifade ediş temelli olacaktır. Bu noktada biçimsel ya da estetik olanın bu etki ve etkilenmenin çoğunlukla dışında kalacağını ve bunun etkilenen şairin özgünlüğü olacağını ve ifade etmesini güçlendireceği söylenebilir. Bunlarsa bizi doğrudan okuduğumuz şiirin ve şairin acıyla ve yine çaresizce etrafı ve “biz”den biri yapar.

Bunda hem bireyliğin daha ileride kişiselliğin ama ikisinden çok etrafın ölümünün/ öldürülmesinin etkisi oldukça fazladır. Etrafı ise sevgililer, çocuklar aile ve yakın akrabalar kadar hatta onlardan fazla arkadaşlar, Carol J. Adams’ın sözünü ettiği evrensel akrabalığa bağlı olarak daha başka canlılar oluşturur. (Etin Cinsel Politikası, çeviri: G.tezcan & M.E. Boyacıoğlu, Ayrıntı, 2013) Bu Ahmet Erhan’ın şiirinde insan temelinde ya da insan merkezli daha da genişlemiş kuşağını ve sonraki kuşakları kendine dâhil etmiştir. Kimi zaman akrabalık yanına etrafı da alarak Marshall Sahlins’in dediği gibi –bu bizde daha çok seksen ve sonrasında ve öldürme karşısında görülmüş ve yaşanmıştır-  bir dayanışmaya dönüşmüştür, en azından bu arzu edilmiştir. (Akrabalık Nedir? Ne değildir, çeviri: Asena Pala, Dipnot,2015)

İnsan temelli bakarsak etraf tekrarla yakın akraba ve hısımlarla sınırlanan ya da tek onlardan oluşan bir şey değildir. Altmışlı, yetmişli, seksenli yıllarda ve daha sonra etraftan/ arkadaşlardan epeyi bir insan zulüm görmüş, kaybolmuş,  ölmüştür. Ankara’da ya da başka bir şehirde, kasabada edebiyat dünyasını etraf kabul etmiş olanlar için bu dediğimiz Sivas katliamına ve sonrasındaki dünyadaki yine canlılara dönük katliamlara, ölmelere, öldürülmelere kadar uzanır.  

Metin Altıok, Behçet Aysan ve Asaf Koçak olmak üzere Sivas’ta öldürülen çoğu Ankaralı ya da Ankara’da yaşayan şair, yazar ve sanatçılarsa etrafa ve onun ölümüne yönelik ilgiyi daha da arttıran şiir ve yazıda çoğaltan başka bir olgudur.  “Üç çocuk daha öldü/ Yatağında üç kere daha sırtını döndü halk”, “Çağımın öksüzüyüm ben/Ölüyorsa bir çocuk uzaklarda/Beni ölüyor şimdi”  dizeleri öldürülenin halk karşısındaki yalnızlığını ya da yalnız bırakılmasını duyurması açısından vurucudur. Ahmet Erhan’ın yazdığı şiir bir dönem Türk ulusçuluğu ile kurmaya çalıştığı yer yer kurduğu sınırlı ilişkiye rağmen geçmişe dönük olmasa da en azından yaşadığı dönem temelli kapsayıcı hatta beynelmilel olmaya çalışmıştır denebilir.

Ölüm öncesinde sonrasında tüm ruhsallığına rağmen varolmayı her zaman tartışmalı hale getiren hayati bir olgudur/sorundur. Bu yüzden Cahit Sıtkı, Metin Altıok, Behçet Aysan, Ahmet Erhan, Adnan Satıcı, Emin Akdamar, Halim Şafak, Murat Esmer, Arsen Everekliyan gibi şairlerde ölüm ruhsallığına rağmen daha çok hayati ve büyük ölçüde de din dışıdır. Buradaki ruhsallık dinsel olanı hiçbir biçimde çağırmaz ve kendine dâhil etmez. Ahmet Oktay’ın “Cumhuriyet Dönemi şairlerinin ölüm izleğine yazınsal/ düşünsel gelenek içinden baktıkları, o çerçeveyi kıramadıkları ve bunu bireysel bir varoluş sorunu olarak görmedikleri söylenebilir.” saptaması bu şairler sayesinde biraz olsun tersine çevrilmiş ölümü bireysel/kişisel bir varoluş sorunu olarak bakılmaya çalışılmış ve bunun arzusu duyurulmuştur. (Cahit Sıtkı’da ‘Ölüm İlişkileri’, imkânsız poetika, Bütün Yapıtlarına Doğru 2.cilt Şiir Yazıları, ithaki, 2008) 

Ahmet Erhan’ın “Alacakaranlıktaki Ülke”si yayımlandığında insanlar uzun zaman genç yaşta ve onun ölümle kurduğu ilişkiyi anlamaya çalıştılar. (Yeni Türkü Yayınları, 1981) Edip Cansever gibi onu anlayanlar olduysa da çoğunluk verdikleri Behçet Necatigil ödülüne ve gösterdikleri yoğun ilgiye rağmen baştaki şaşkınlığın suskunluğa hatta uzak durmaya dönüşmesine izin verdiler. Seksenli yıllarda ve onun da katkısıyla “Alacakaranlıktaki Ülke” ve Ahmet Erhan yokmuş gibi davranmayı ve yaşamayı yani duymamayı tercih ettiler. Bundan sonrasında da yayınevlerinin ve ödül jürilerinin ve okurların ilgisine rağmen hiçbir şey olmadı, değişmedi. 

Ahmet Erhan hayatını kaybettiğinde yine çoğunluk bir zaman sonra kaybettiğimiz küçük İskender’de olduğu gibi anılarını yazmayı, söylemeyi tercih etti. Bu arada Ahmet Telli’nin “arkadaşların bir kısmı alkolizme ve Kemalizme savruldular” demesini de (Şair ve Okurları, Yasakmeyve, sayı 81, Temmuz-Ağustos 2016) sonunda sözü Sezai Sarıoğlu Ahmet Erhan’a getirerek eksiği tamamlamış oldu. (Herkes Aşağı İnsin!,Mesele, sayı 81, Eylül 2013) O gündür bugündür birkaç kişi onun hem okuru, hem de onun şiirinden az buçuk etkilenenler bu pornografik kuşatmayı söz ve yazıyla kırmaya ve geriletmeye en çok da Edip Cansever’in Ahmet Erhan ve şiiri için “Evlat ne çok bahsetmişsin, daha gençsin oysa kimden öğrendin ölümü?” demesini anlamaya, anlatmaya ve tartışmaya çalışıyor. Duymasını ve duyarlığını çoktan kaybetmiş insan ve onun teknolojik dünyası karşısında bu ne yazık ki uzun sürmesi mümkün bir tartışma ve mücadeledir.

Toparlarsam: Şiirlerinden, öykü ve yazılarından Ahmet Erhan’ın da bizimle aynı dünyada, ülkede aynı zamanlarda yaşadığını acıyla ve çaresizce biliriz. Söz konusu edilenin hem ülkenin hem de insanın alacakaranlığı olduğunu ama etkisinin bizden çok şair üstünde gösterdiğini duyar anlarız. Sonradan yayımladığı “öteki şiirler”  bireyliğini dışlamadan bunu toplumsal düzeyde gösterirken “Deniz, Unutma Adını” (Bilgi, 1992), “Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi” (Bilgi, 1996), “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” (Bilgi, 2001) gibi kitaplar yine bireyliğe/kişiselliğe bir şey yapmadan aynı dünyaya dönük toplumsallığı kuşağı ve yaşadığı dünya temelinde ele alırken ironik bir eleştiri de yöneltir, karşı çıkışı ve itirazı dillendirir. 

Sonrası yine kendine yönelen ama yaşadığı dünyanın toplumsal ve politik boyut ve düzeylerini atlamadan hayatına ve yaşadıklarına tabii dünyaya olup bitene bağlı olarak kişisel olanın yani yaşıyor olmanın sorun haline geldiği bir düzlemi fazlasıyla kişisel bir düzeyde yansıttığı için benzer bireylikleri de her anlamda etkilerken Ahmet Erhan kendi özgünlüğünü çoktan oluşturmuştur. Bu şiir ve hayatın tanıklığı ya da bir ucundan birlikte yaşanması Kuvvet Yurdakul, Devrim Dirlikyapan, Halim Şafak çok sonra Murat Esmer’in yazdığı şiirler üstünde az çok etkisi de olmuştur. 

Ahmet Erhan ve şiiri kişiselliğine ve izleklerine bağlı olarak özgünlüğünü biçimi de yanına alarak baştan beri korumuştur. Şiirin biçimsel yanı başka bir tartışma konusu olsa da Ahmet Erhan alacakaranlıktaki bir ülkede yaşayıp ölmenin duyurduklarını bireysel/kişisel olanı yani kendini merkeze alarak söz konusu ederken bunu aynı zamanda hem kuşağını hem de yaşadığımız dünyayı toplumsal bir duyarlılıkla başta belirtilen etraf tartışmasına bağlı olarak ele almış ve ısrarla anlanmayı arzu etmiş bunu da şiirlerine sorun olarak yansıtmıştır. Anlanmama dünyanın ortasında yaşadığı yalnızlığını çoğaltırken bir uçtan da etrafa ve yaşadığı dünyaya yönelik çok boyutlu bir eleştiriyi de geliştirmiştir. 

Ahmet Erhan ve şiiri düpedüz dünyanın oluşturduğu bir biz’e, çığlığına dâhil olma, çığlık atma, ses verme, yasını etme/tutma ve mücadele etme çağrısıdır ve her seferinde bir şey demeden/yapmadan geçilmiştir. Ahmet Oktay’ın “insan etrafıdır” demesinin anlamı Ahmet Erhan ve şiiriyle somutlanmıştır, karşılık bulmuştur. Ahmet Erhan’ın hayatında ve şiirinde ‘biz’in ve etrafın hem hayat hem de ölme/öldürme karşısında belirtilmeye çalışan anlamları da bünyesinde bulundurduğu en azından bu satırların yazarının bu düşüncede olduğunu da yazabiliriz. 


*Yazıda alıntılanan ve söz konusu edilen dize ve şiirler ‘Buz Üstünde Yürür Gibi’den alınmıştır. (Seçme Şiirler, Everest, Haziran 2006,İstanbul)

 

BAĞLANTILI HABERLER